SİNEMA PERDESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SİNEMA PERDESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2012 Perşembe

Rahmetli Yılmaz Güney, Adana şivesi ile konuşurdu.


Çetin Başaran
Doğum Tarihi: 1940
Bir zamanların Türkiye vücut geliştirme şampiyonu olan Çetin Başaran, Yeşilçam’ın unutulmaz aktörlerinden ve Türk sinemasına yıllarını vermiş emektar oyuncularından biridir. 1940 Mudanya doğumlu olan sanatçı, İlkokulu bitirdikten sonra İstanbul’a gelir.
Çetin Başaran, Yeşilçam’la tanışmasının öyküsü şöyle anlatıyor;
“13 yaşında Eminönü’nde işportacılık yapıyordum. O zaman zabıtalar olmadığı için polisler tezgahlarımızı kaldırıyordu. Beni de bir türlü yakalayamıyorlardı. Bir ay peşime düştüler ama yine başarılı olamadılar. Çok kızıp teşkilat kurmuşlar. O zamanlar tanesi beş liraya jarse gömlek satıyordum. Polisleri görünce koşmaya başladım, bu sefer hazırlıklı oldukları için beni iki koldan sardılar. Korku içinde Galata Köprüsü’nden aşağıya attım kendimi, bir buğday motorunun içine düştüm. Rastlantıya bakın, yönetmen Osman Seden oradan geçiyormuş, benim cesaretime hayran kalıp arkadaşlara kartını bırakmış. Önce önemsemedim. Daha sonra ekonomik sıkıntılar başlayınca, kapısını çaldım.”
İlk filmi Sadri Alışık’la oynadığı İftira’ydı daha sonra Ayhan Işık, Eşref Kolçak, Yılmaz Güney, Ekrem Bora, Fikret Hakan la birçok filmde oynadı. Tarzan filminde ise başrol oynadı.
Oyuncu bu film ile ilgili anısını şöyle anlatıyor;
“O zamanlar yokluk içindeydik. Bizim çalıştığımız firmalar ikinci, üçüncü sınıf firmalardı. Firma sirke para verip fil’i kiralayamadı. Ben gittim sirk’e bakıcı ile güzel bir diyalog kurdum adam sağ olsun bana filleri, maymunları verdi. Bunu yapmakla da üzerine büyük bir risk aldı. Eğer ki çekimlerde bu hayvanlara bir şey olsaydı yanmıştı bu arkadaş. Buna benzer türlü imkansızlıklarla Tarzan filmini çektik. Bu filmin devamını getiremedik. Fil yok, maymun yok, para yok. Şimdi stüdyoda da bu hayvanları ayarlayabiliyorsunuz.”
Genelde kötü adamı oynayan sanatçı, bu rolleri nedeniyle sokakta ne gibi olaylarla karşılaştığı sorulduğunda ilginç bir anısı anlatmış:
“Rahmetli Yılmaz Güney ile ‘Yabancı Düşman’ adlı bir filmde oynuyoruz. Filmde Yılmaz Güney’in annesi Aliye Rona. Ben de bu filmde kötü adamı oynuyorum. Annesine tarlada tecavüz edip öldürüyorum. Filmin galasını yapmaya gittik Adana’ya. Film başladı benim sahne geldi. Sinemanın içinde küfürlerin bini bir para… Yılmaz güney, Erol Taş, ben locada oturuyoruz. Sinemanın içinde peş peşe 4-5 el silah sesleri duyuldu. Makinist ışıkları yaktı filmi durdurdu. Beyaz perde de 5 tane kurşun deliği. Adam beyaz perdedeki beni vurmuş. Rahmetli Yılmaz Güney, Adana şivesi ile konuşurdu.. “Ağam şöyle geri gel, bu seni görmesin buraya da ateş eder” dedi, beni geri çekti. Adam gözümüzün önünde beyaz perdeden beni vurdu. Bu olayı gazeteler bile yazdı. Gazeteler – Türk sinemasının kötü adamı Tarzan Çetin’i dün akşam beyaz perdede vurdular- diye başlık atmıştı.”

Civan Canova

.::Civan Canova: “Keşke o derece dağıtmasaydım” diye düşünürüm hala… Öte yandan, o derece dağıtmasaydım, şu anki “beni” oluşturabilir miydim acaba?”::

1) Çocukluk yıllarınızdan kısaca bahseder misiniz? Sanata ilginiz hangi yaşlarda başladı?
Civan Canova: Sinemanın büyüsü benim jenerasyonumdaki çoğu çocuğu etkilemiştir. Hayatımızın bir parçasıydı filmler. Sinema salonları televizyondan daha cazipti, çünkü ülkemize henüz gelmemişti televizyon. On iki, on üç yaşlarımdaki halimden söz ediyorum. Evimize televizyon 1970 yılında girdi. Bir daha da hiç çıkmadı. Bin iki yüz liraya almıştı anneannem, Almanya’dan bir tanıdık vasıtasıyla gelen siyah beyaz, Grundig televizyonu. 1970 sonrası, sinemanın büyüsü, giderek yerini başka şeylere bıraktı. Kokusunu hala özlemle hatırladığım o salonlarda, seks filmleri oynatılmaya başlanmıştı benim ilk gençlik yıllarımda. Sinema vitrinleri, üçüncü sınıf porno dergilerini çağrıştıran tuhaf afişlerle kaplanmıştı artık. Kız arkadaşlarımızla önünden geçerken utanarak başımızı çevirirdik. Belki yapımcılarına iyi para getiriyordu bu filmler ama bana soracak olursanız bir neslin ahlak erozyonuna uğramasına neden olmuştur. Sonra eğitim ve kültür seviyesi de giderek düşmeye başladı maalesef. Neyse ki bazı ustalar azimle doğru filmler yapmayı sürdürmüşlerdi. Bunların başında da Yılmaz Güney geliyor elbette. Bir yanda bol etli, sevişmeli, içeriksiz filmler, öte yanda Yılmaz Güney’in, Atıf Yılmaz’ın, Şerif Gören’in, Zeki Ökten’in, Yavuz Özkan’ın ve daha birkaç yönetmenin çabaları. Benim meslek hayatımdaki ilk şansım Mahir Canova’nın oğlu olmaktı. Tiyatro dünyasının içine doğdum. Tiyatroya saygıyı, disiplini babamdan öğrendim. İkinci şansım da Kartal Tibet olmuştur. O da annemin ikinci eşi ve kardeşlerimin babasıdır. İlkokul yıllarında, elinde Karaoğlan kılıcıyla koşturmak her çocuğa nasip olmaz. Babam beni oyun provalarına, Kartal ağabeyim ise film setlerine götürürdü. Babam ayrıca Radyo Çocuk Saati’nin de yönetmeniydi. Hafta sonları radyo evine giderdik, canlı yayına. Arada ben de iki üç cümlelik roller oynardım. Böyle bir çocukluk süreci geçiren birinden de doktor, hukukçu ya da mühendis çıkmaz kuşkusuz. Ve hayatımdaki üçüncü şansım Yılmaz Güney’i tanımak ve onun “Arkadaş” filminde rol almak oldu. 1974 yılıydı. On dokuz yaşımdaydım.
2) Sinema ve dizi kariyeriniz öncesinde sağlam bir tiyatro geçmişiniz var. Okul yıllarınızdan ve oyunlarınızdan bahseder misiniz? 
Civan Canova: Ankara TED kolejini bitirdim. Sonra da konservatuara girdim. Konservatuara girmeyi çok önceden hesaplamıştım zaten. Hatta sırf bu yüzden İktisat fakültesini kazandığım halde, iki ay sonra kaydımı sildirdim. Çünkü babam istemiyordu tiyatrocu olmamı. Bunu alenen söylemese bile, tavrıyla ve benin geleceğimle ilgili söyledikleriyle belli ediyordu. Tiyatroda başarılı olamazsanız çok mutsuz olursunuz. Başarı ise görecedir. Genelde tiyatrocular pek beğenmezler meslektaşlarını. Merkezde hep kendileri vardır. Çocukluğumdan beri gözlemlediğim bir durumdur bu. Tiyatro yapmak mutlu eder insanı ama tiyatro gerisi pek de mutlu geçmez çoğunlukla. Sanırım babam da benim mutsuz olmamı istememişti. Ama vazgeçmeyeceğimi anlayınca kabullendi. Oysa aynı duyguları kendi babası da ona yaşatmış. Laf aramızda ben de çocuğumun tiyatrocu olmasını istemezdim. Konservatuara girdikten sonra babam hocam oldu. Çok değerli hocalarımız vardı. Cüneyt Gökçer, Bozkurt Kuruç, Semih Sergen, Yücel Erten, Sönmez Atasoy, Can Gürzap, Muammer Çıpa, Özdemir Nutku gibi. Hepsi çok özel insanlardı ve ustalarımız olarak deneyimlerini aktardılar bizlere. Bizler de elimizden geldiğince onlardan kendimize, kendimizce birer sentez oluşturmaya çalıştık.
3) Sinema kariyeriniz nasıl başladı? Hatırlıyorsanız, ilk set gününüzü anlatır mısınız?
Civan Canova: İlk set günümü çok iyi hatırlıyorum. 1974 yılının temmuz ayıydı. Yazlığımızın bulunduğu Kumburgaz’da çekiliyordu film. Yani öyle evden çıkıp ekiple buluşmak, servis arabasına binmek falan yoktu. Setçi ağabeylerden biri eve ya da kumsala gelip haber verirdi çekim var diye. Ben de kalkıp sete, yani iki ev öteye giderdim. Oyun gibiydi yani. Hatta bu işi profesyonel olarak yaptığımı, filmin bitiminde Yılmaz ağabeyin, “Git yazıhaneden paranı al.” demesiyle anlamıştım. İlk günkü sahne şöyleydi; Evin hizmetkârı Halil (yani ben) bahçe hortumunu takarken, uzaktan kendisini izleyen Azem’i (yani Yılmaz Güney’i) görür, tedirgin olur. Bir süre bakar ve aynı tedirginlikle eve döner. Benim tedirgin bakmamama imkân yok zaten. İlk kez kamera karşısındayım ve kameranın arkasında Yılmaz Güney, asistanı Şerif Gören ve onların arkasında da bütün mahalle. Annem, anneannem, Kartal ağabeyim,  arkadaşlarım ve en önemlisi kız arkadaşım… Titreye titreye oynadım artık. Benim o halim, filmdeki karakterin olması gererken haldi zaten. Başka bir sahnede dezavantaj olabilecek durum, rol sayesinde avantaj haline geldi. Sonra alıştım sete. Kamera önünde olmaktan haz almaya başladım. Hala da çok haz duyuyorum oynarken. Normal ve insani şartlarda elbette… Yoksa şu anki dizi setlerinin şartlarından, değil haz almak, o şartlarda oynamak bile bir mucize.
4) Tiyatro kökenli genç bir oyuncu olarak, sinemada ne tür zorluklarla karşılaştınız?
Civan Canova: Çok zor şartlarda çalışılıyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde, bırakın bir oyuncuyu, hiçbir insanı on sekiz, yirmi saat sette çalıştıramazsınız. Ama bizde oluyor işte. Yapımcıların oyunculukla ilgili pek kafa yormadıklarını düşünüyorum. Bizler genellikle naif, duygusal insanlarızdır. Birbirimizi yerken ne kadar cesur ve ataksak olumsuz şartlar karşısında o derece sessiz ve sinik kalırız. Tiyatrodan gelen bir alışkanlıktır bu. “Tiyatro bir mabettir ve her şartta yapılması gerekir.” diye öğretilmiştir bizlere. Bu fikir tartışılır elbette ki, ben de kısmen karşıyım bu öğretiye. Bizim bu iyi niyetli alışkanlığımız, insanların “bunlar her şartta çalıştırılır” diye düşünmesine neden olmuştur. Öte yandan iki saatlik bir diziyi beş altı günde nasıl yetiştireceksiniz? Zamanla yarışıyorsunuz. Bu şartlarda kendimi bir oyuncu olarak göremiyorum maalesef. Yetiştirilmesi gereken bir ürünün yan maddelerinden biriyim. Bir sakız ya da bir resimli romanın mürekkebi. Çiğnendikten sonra ya da okunduktan sonra atılacak. İşte o kadar. Gene de enerjimizin son noktasına kadar oyunculuğumuzdan ödün vermemeğe çalışıyoruz. Çoğul konuşuyorum çünkü meslek arkadaşlarımın büyük bir kısmı benim gibi düşünüyor. Ve ferdi çabalarla hiçbir yere varamayız. Belki günü ve kendimizi kurtarırız. Ama bu iş hakkaniyetle, uygar ve çağdaş bir biçimde yapılacaksa eğer, sendikalaşma gerekli diye düşünüyorum.
5) Çalışma disiplini açısından kendinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Rolü üzerine düşünen bir oyuncu muydunuz yoksa her şey sette başlayıp sette mi bitiyordu?
Civan Canova: Elbette düşünüyorum. İşi sete bırakırsanız çuvallarsınız. Örneğin şu anda çalıştığım dizinin iki sahnesi çekilecek yarın ve benim toplam dört cümlem var. Bugün tatil günümüz. Sabahtan beri, yarın çekilecek olan o iki sahneyi düşünüyorum. Hatta size cevap yetiştirirken bile kafamın bir bölümü orada. Ne kadar şikâyet edersem edeyim, seviyorum yaptığım işleri. Yalnızca şartların düzelmesini istiyorum. Bu da en insani hakkım sanırım.
6) İzleyicilerimiz sizi ağırlıklı olarak yazdığınız, yönettiğiniz ve oynadığınız tiyatro oyunlarınız ile televizyon dizilerinden tanıyor. Lakin ilk sinema filminiz olan Yılmaz Güney’in Arkadaş adlı filmi ve ardından gelen Nehir adlı filminiz ile de sinemaseverler tarafından takdir topladınız. Bu filmlerle ilgili anılarınızı ve sizin için ne ifade ettiklerini anlatır mısınız?
Civan Canova: “Arkadaş” ilk filmim. Ondan bahsettim az önce. Henüz konservatuara girmemiştim o film çekilirken. Sanırım 1974 Temmuz sonunda bitti film. Ağustos ayı başında Yılmaz ağabey tutuklandı. Siyah beyaz televizyonda, haberlerde verdi olayı ve Yılmaz Güney’ in tutuklandığını. Ağladım televizyonun başında. Geriye döndüm, baktım anneannem de ağlıyor. Oysa daha iki gün önce sahilde vedalaşmıştık. O arabasının içindeydi, ben bisikletle geliyordum karşı sokaktan. Durup camı açmış ve başımı yakalayarak kendine çekmiş, yanaklarımdan öpmüştü. Biliyordum Adana’ ya gidip yeni filme başlayacaklarını. Üçüncü filminde de beni oynatmayı düşünüyordu. Ama ben konservatuara girecektim ve yasaktı okulda okurken dışarıda çalışmak. Eylül ayında ben konservatuara girdim. Okula girdiğim sıralarda Yılmaz ağabeyi Ankara, Mamak cezaevine naklettiler. Okulumuza yakındı cezaevi. İki dolmuş durağı arası vardı. Sanırım iki ya da üç kez ziyaret ettim Yılmaz ağabeyi. Biz daha da görmedim. Eşiyle karşılaştık otuz küsur yıl sonra, Gümüşlük’ de… Tanıdı beni. “Ne kadar yaşlanmışsın” diye hayret etti. İnsanları hep son bıraktığımız haliyle hatırlarız ya, Fatoş abla da beni on dokuz yaşında görmüştü en son. Ve o an elli dört yaşındaydım. Onunla sohbet ederken hep o yıllara gittim. On dokuz yaşımın temmuz ayını yaşadım sanki yeniden, anbean… Sonra 1977 yılı geldi çattı. Konservatuardaki üçüncü yılımdı. Şerif Gören’ in çektiği “Nehir” filminde oynanmamı istediler. Daha doğrusu Kartal ağabey senaryo yazımına katkıda bulunuyordu ve beni uygun görmüştü o role. Gene temmuz ayıydı ve okul tatildi. Müjde Ar, Tarık Akan ve yaşıtım oyuncu arkadaşlarımla çok güzel günler geçirdik Hasankeyf’de, Side’de… Tam bir ay… O da ilk filmim gibi yarı oyun, yarı tatil gibi gelmişti bana. Tam profesyonel olamamıştım henüz. Ya da kaşarlanmamıştım diyelim.
7) Ödüllü bir oyuncu olarak, “keşke oynamasaydım” dediğiniz ve “keşke o filmde ben de oynasaydım” dediğiniz filmler var mı?
Civan Canova: Okulu bitirip İstanbul’a geldiğimde hayatın hiç de baba parasıyla yürümediğini anladım. Devlet tiyatrosu sanatçısıydım artık. Yıl 1979. Annemin evinde kalıyordum ama yirmi dört yaşına gelmiştim. Kendime bir düzen, yeni bir hayat kurmak istiyordum. Çocukluğumdan beri en büyük hayalim, kendime ait çalışma odası olan bir evde yaşamaktı. Ankara’ da otururken, anneannemle ayın odayı paylaşırdık. Arkadaşlarım geldiğinde onu kibar yollu kovalardık odadan. Ya da ben sınava hazırlanırken ya da ders çalışırken, hiç uğramaz, salondaki kanepede uyurdu geceleri. Dedim ya, o yıllardan beri hep hayal ederdim bir çalışma odamın olmasını. Ama İstanbul’daki ilk yıllarımda da bu şansı yakalayamadım. Ev kirası, aldığım maaşı aşıyordu. Anne baba yardımı ise ancak günü geçirmemi sağlıyordu. Bu arada, ortama uymuş, meyhanelere de hesap açtırmaya başlamıştım. Akmasa damlar misali, birkaç filmde rol aldım o yıllar, bütçeme katkı olsun diye. Tecavüzcü genç, zengin, şımarık çocuk rolleri oldu mu beni arardı Temel Gürsu ağabeyimiz, yaz aylarında. Hem tatil yapar, hem film çekerdik. Oysa temiz yüzlüydüm o yıllarda. Hiç de öyle itici bir görüntüm yoktu. Sonra kendimi perdede izlediğimde beğenmiştim oyunumu. Mutlu olmuştum. Hiçbir film için, “keşke oynamasaydım” diye düşünmedim. Ama o yılların serkeşliği ve içki düşkünlüğü nedeniyle iki kez set iptal ettirmiştim. Biri Zafer Par’ın, diğeri Temel ağabeyin setiydi. Seksenli yıllardı. Arada hala aklıma gelir ve utanırım. Şu anki meslek anlayışıma ve kişiliğime yakıştıramam o durumları. “Keşke o derece dağıtmasaydım” diye düşünürüm hala. Öte yandan, o derece dağıtmasaydım, şu anki beni oluşturabilir miydim acaba? “Keşke o filmde ben oynasaydım” diye düşünmedim hiç. Ama “keşke bir on yıl kadar önce toparlansaydım ve o otuzlu yaşlarıma güzel oyunlar, güzel ve kalıcı filmler armağan etseydim” diye düşündüğüm zamanlar oluyor. Neyse ki kırklı ve ellili yaşlarımda yakaladım bu şansı. Kırklı ve ellili yaşlarıma hediye ettiğim birçok oyun, film, dizi oldu. Yetmişlerimi görebilirsem, geriye dönüp gururlanabilirim onlarla.
8) Sitemiz sinemamızın Üçüncü Adam’ları, emektarları üzerine bir site. Bizler çalışmalarımızda sıklıkla, onların hak ettikleri değeri göremediklerinden bahsediyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? 
Civan Canova: Maalesef göremiyorlar ve maalesef çok sömürülüyorlar. Bizler şanslıyız bir derece. Her ne kadar şartlardan şikâyet etsek bile, az çok para kazanıyoruz bu işten. Yan oyuncular boğaz tokluğuna çalışıyor. Bir kısmı da fark edilip daha iyi roller kapmak umuduyla yapıyorlar bu işi. Oysa bu bir hayal… Sinema bir sektör ve her meslek grubunun fertleri ancak kendi bünyesinde var olabilir. Sigortaları yok, güvenceleri yok. Sette bir kaza olsa, haklarını savunacak hiçbir kurum ya da kimse yok. Bazen sete gelip saatlerce bekledikten sonra çalışmayıp geri gönderiliyorlar. Setlere gelip giderken ve çalışırken gördükleri muamelenin de pek hoş olduğu söylenemez doğrusu. Kanımca her meslek grubu iyice belirlenmeli ve onların haklarını savunacak birimler oluşmalı.
9) Türk Sineması’nın dününü ve bu gününü değerlendirir misiniz? Sizce sinemamız neredeydi, şimdi nerede?
Civan Canova: Sinema konusunda ahkâm kesecek kadar yetkin değilim. Salonların dolması hoşuma gidiyor, yüreklendiriyor beni. Bazı filmlerin iyi gişe yaptığını ama kalitelerinin düşük olduğunu söyleyenler var. Ben aynı kanıda değilim. Bu bir sektör ve de çarkın dönmesi gerek. Artık insanlar sinemaya gidiyor. Salonlar ikiye, üçe, dörde bölündü belki ama seyirci de artıyor giderek. O kalitesiz denilen filmleri yapanlara – ki ben hiç de öyle görmüyorum – teşekkür etmemiz lazım belki de, sinema sektörünü yeniden canlandırdıkları için. Her çeşit film yapılır. İsteyen istediğine gider, bu kadar basit. Televizyonları yüzlerce diziyle doldurmaya benzemiyor bu iş. Sinemanın canlı tutulması gerekiyor. Bizim gençliğimizin seks furyasına da benzemiyor. Belki o filmler de “isteyen gitsin, istemeyen gitmesin” mantığı ile yapılmıştı ama seyircinin ayağını kesmişti sinemadan. Başka bir deyişle, bindiği dalı kesmişti yapımcılar. Şimdiki durum çok farklı… Ama gene de gönül isterdi ki bir Nuri Bilge Ceylan’ı bize Avrupa hatırlatmasın. Kendimiz keşfedelim değerlerimizi. Ve onları da hak ettikleri yerlere taşıyalım.
10) Civan Canova olarak, hayal ettiğiniz yerde misiniz? Sitemiz aracılığı ile bu mesleği yapmak isteyen okuyucularımıza söylemek istedikleriniz var mı?  
Civan Canova: Hayal etiğim yerde miyim, bilemiyorum ama bir çalışma odam var artık. Basılmış kitaplarım duruyor çalışma masamın raflarında. Severek oynadığım filmlerim var. İzleyebiliyorum istediğim zaman. Ve de en önemlisi, çocukluk düşlerimi süsleyen tiyatro kulislerinde ve film setlerindeyim hala. Bunları düşündükçe şükrediyorum tanrıya, otuzlu yaşlarımda beni yanına almadığı için. Belki biraz geç adam oldum ama kendimce oldum biraz galiba.
Bir sonraki konuğumuz: Tuna Arman
Klasik"kahraman kültüne" darbe
Yılmaz Güney’in bir dönem hapisane arkadaşı olan Birikim Dergisi Genel Yayın yönetmeni Ömer Laçiner’in Güneyle ilgili bir anısı onun sinemaya katgılarının sadece görsel uzamsal anlamda değil toplumsal bağlamda da klasik kahraman imajını nasıl yerle bir ettiğinine ilişkin bize birkaç ipucu verir sanırım.
Laçiner'in anlattığı biçimiyle.Kıbrısla ilgili bir yapmaktadır o dönem. Filmi yaparken dönemin önemli aktörlerinin de bulunduğu 6 kişilik bir başrol ekibiyle çalışmaktadır.(bunlar arasında Fikret hakan ve Tamer yiğitte vardır)

Filmde tıpkı 7 Samurai filminde olduğu gibi tek tek tüm oyuncu bordu kendi özellikleriyle filmin birinci bölümünde tanıtılırlar.Bütün aktörler yönetmen- oyuncu olan (ve aynı zamanda senarist) Güneyden çarpıcı bir giriş isterler kendi adlarına yani filmde onların karakterlerini ön plana çıkaran sahneler için özel kulis yaparlar.Hemen hepsi ondan bir önceki aktöre göre çok daha gösterişli sahneler isterler.ve gerçekten de yılmaz güney hepsi için bu tür sahneler çeker.Kendi ifadesiyle”birisi 4 kişiyi öldürerek geldi,diğeri atlara binerek vs..kendime ise sadece şunu yaptım:diğer altı aktörün bir araya gelmesinden sonra,içlerinden birine ‘-o nerede?,o da gelecekti,gelmedi mi?’diye sordurdum.Bu sahneden sonra,filimde müziği de kestim ve bir sessizlik sahnesinden sonra,uzaklardan bir adam ağır adımlarala gelmeye başladı,Bu bendim.sıradan bir adam,hiçbir kahraman gelişine benzemeyen bir şekilde ,ağır adımlarla yaklaştı.Sıradan bıyıklı,zayıf bir adam.”
Filimdeki kahramanlık gösterileri paylaşılmıştı,ama onlar haklarını harcadıkları için,daha sonra yılmaz birden bire patlayan kişiliği ile kendisini göstermeye başlıyordu.
Sonuç olarak film piyasaya verildikten sonra,insanların aklında diğer altı aktör değil yılmaz kaldı Güney bu filmle ilgili olarak”Yeşilçam’da bütün öteki aktörleri kırıp,onların üzerinde bir Yılmaz güney olarak çıkışımda bu filmin büyük katgısı vardır” der”


Burada altı çizilmesi gereken nokta sanırım şu;.eğer Yılmaz Güney 1970 öncesinde bir kahraman tipi yarattıysa,bu kahraman tipinin topluma verdiği bir mesaj vardır.Bu sanırım şudur”sende kahraman olabilirsin”Sinemada öyle bir insan-kahraman çıkartmaktadır ki görünüşüyle,davranışlarıyla hiçbir şekilde Türk- sinama izleyicisine yabancı değildir. .Hele hele alışılagelmiş başrol oyuncusunun türk sinemasında daha önce çizilmiş prototiplerine (yakışıklı,güçlü) tamamen aykırı bize benzeyen bir aktör kahraman imgesi oluştuşturmuş ve bu imgeyi kabul ettirmiştir sinema sektörüne..
Bu, klasik kahraman tipi gibi başından kendisinin diğerlerinden farklılığını,kendisini seyredenlerden farklılığını vurgulayan bir tip değil.O, sıradanın içinde gelen sıradana "sende olabilirsin"diyen ama üstün bir şey yapmış olma özelliğinide muhafaza eden bir tip.

ılmaz güney belki güney in yılmaz lığından ya da yılmaz ın güneyliliğinden hakkında yazılacaklar ve söylenileceklerin bitmeyeceği çirkin kral lakabı ama güzel yürek sıfat ı olan isim ilk baba film yle izlemiştim çok türk film i klişeleri bulundursa da bi çok yapımdan ayrılan bi çok özelliğe de sahipti ben ce ne den mi yılmaz güney desem hani vatanında ölmesine izin bile verilmeyen çokluğu karşısında azlığın yaptırımları ve çizilmeye çalışılan o portrenin dışına çıkan suretiyle yaşama kattıkları ki herkesin aklında bi arkadaş dörtlüğü vardır diye düşünüyorum hani kim olduğunu nerden geliğini nereye gittiğini anlamaya yardım eden bi arkadaş arkadaş kelimesinin bence sözlük anlamının dışında ona ruh katan bi yorum değil midir geç te olsa bu sayfayı görmeme sebeb olanlara teşekkür etmek ve hatırası önünde saygıyla eğilmekten başka ne yapabilirim en güzeli küçük bi satır aralığı ve yaşama duruşu

Hayat bize mutlu olma şansı vermedi sevgili
biz kendimizden başka herkesin üzüntüsünü üzüntümüz, acısını
acımız yaptık çünkü.
Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız bir insanın gözyaşı bile
içimizi parçaladı.
Kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk...
Yüreğimizin zayıflığı kimi zaman hayat karşısında bizi zayıf yaptı.
Aslında ne güzel şeydir insanın insana yanması sevgili...
Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine üzülebilmek ve çare aramak.
Ben bütün hayatımda hep üzüldüm, hep yandım.
Yaşamak ne güzeldir be sevgili...
Sevinerek, severek, sevilerek, düşünerek...
Ve o vazgeçilmez sancılarını duyarak hayatın...

Yılmaz Güney'i öldürec

Yılmaz Güney
Gerçek İsmi - Yılmaz PÜTÜN
Lakabı - Çirkin Kral

Doğum Tarihi : 1937 / Adana
Ölüm Tarihi : 1984 / Paris

Avrupa'da Türk Sineması deyince uzun süre akla ilk ve ne yazık ki tek isim olarak gelen Yılmaz Güney, ilk, orta ve lise eğitimini Adana'da tamamladı. Simit satmaktan pamuk toplamaya kadar türlü işte çalışarak emek kavramıyla küçük yaşta yakından tanıştı.

İktisat Fakültesi'nde okudu. Burada okurken çeşitli dergilere öyküler yazdı. 1958'de Atıf Yılmaz'ın "Bu Vatanın Çocukları" filminde senaryo çalışmalarına katıldı, yönetmen yardımcılığı ve oyunculuk yaparak sinemaya girdi. 1961-63 yılları arasında fikir suçundan mahkum oldu. 1963-70 yılları arasında önce küçük şirketlerin iddiasız filmlerinde başrol oynadı, senaryolar yazdı.

At Avrat Silah'la yönetmenliğe başladı 1966. 1970'lere gelindiğinde özellikle Anadolu seyircisinin büyük beğenisini kazanmış ve "Çirkin Kral" adıyla anılır olmuştu. "Umut", "Arkadaş" gibi filmleriyle bu dönemde de başarısını sürdürdü. "Endişe"yi çekerken cinayet suçuyla tutuklandı ve 18 yıl hapse mahkum oldu. Hapiste olduğu süre içinde Zeki Ökten'in yönettiği "Sürü" ve "Düşman", Erden Kıral'ın başlayıp Şerif Gören'in tamamladığı "Yol" filmlerinin senaryolarını yazdı.

Daha sonra hapisten kaçarak Fransa'da yaşamaya başladı. Son olarak aşırı karamsar, sert, katı bir film olarak eleştirilen "Duvar"ı çekti.

1937'de Adana'da doğan Yılmaz Pütün, lise yıllarında, bisikletiyle sinemadan sinemaya on altı milimetrelik film bobinleri taşıyarak sinemaya ilk adımını atar. Sinemaya daha yakın olabilmek için Ankara Üniversitesi hukuk Fakültesini bırakır ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne yazılır.

"Sinemayla karşılaşmam 13 yaşındayken oldu. Kavgalı dövüşlü filmlerin gösterildiği fukara sinemalarına gidiyorduk. Kendimizi daha rahat hissediyorduk bu sinemalarda. Mesela bir Galatasaray Sineması vardı, çok güzeldi. Önünden geçer bakardık ama çok lükstü gitmeye korkardık. İstesek parasını verip girebilirdik. Ama ne kıyafetimizi nede yapımızı uygun görmezdik o sinemaya"

Bu arada, Adana'da pursantaj memurluğunu yaptığı Dar film'in İstanbul bürosunda çalışmaya başlar. Atıf Yılmaz'la tanışır ve onun asistanlığını yapmaya başlar.

Önüç dergisinde 1956 yılında yayınlanan Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri adlı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı için, 1961 yılında 18 ay hapis ve 8 ay Konya'ya sürgün cezası verilir.

Öyküden ceza almasına neden olan paragraf:
"İğrenerek baktı -iyice iğrenememişti-.Yüzü daha bir buruştu. Yapmacıklı bir sinirle "Siz böylesiniz işte" dedi."En iyiniz bile böyle. Kendi çıkarlarınız için neler yapmazsınız.İşçiymiş.Basit bir işçiymiş-seyircilerin durumlarını da görmek istiyordu-ben bir işçiyim. Beni basit görmezsin değil mi?İşine yararım. Keyfini getiririm; doğru değil mi söylediklerim-söyledikleri doğruydu. Birinci şahıs doğru demiyordu-. Ah domuzlar sizi. Bir gün hepinizin topunuzu attıracaklar ya; dur bakalım ne zaman."

İlk kez hapse giren Yılmaz Güney, hayatının muhakemesini yapar, kendini yeniler ve düşünsel yapısını geliştirir. Kendisine bir misyon biçer, bunu nasıl gerçekleştireceğinin hesaplarını yapar.

Hapishaneden çıktıktan sonra zor günler geçiren Yılmaz Güney'in daha sonra rol aldığı film sayısı artmaya başlar. 1964'te rol aldığı 10 Korkusuz Adam filminde hiç konuşmayan, sürekli arka cebinde taşıdığı konyağı içen bir ayyaşı canlandırır. Bu rol, filmde fazla bir önem taşımadığı halde, Yılmaz Güney'in göründüğü sahnelerde sinema salonları inler. Böylece Yılmaz Güney bir mitos haline gelmeye başlar ve senarist ve oyuncu olarak birçok filmde görev alır.

Ben, oyuncu olarak halkın giyiminden, davranışlarından farklı olmamaya çalışıyordum. Zaten olamazdım ki. Ben zaten kendimi oynuyordum. Şöyle bir durum var: Yaptığım bütün filmlerde benden bir parça vardır.

Seyit Han, Toprağın Gelini ve Hudutların Kanunu filmleriyle ilk işaretlerini veren sürecin sonunda beklenen çıkış Umut filmi ile yaşanır. Türk sinemasında yer yerinden oynar. Umut, Yılmaz Güney'in başyapıtlarından biridir. Ayıca Türkiye'de devrimci sinemanın da ilk ve en iyi örneklerinden biridir. Bu filmi, Acı, Ağıt, Baba, Arkadaş ve Endişe takip eder. 1979'da çekilen Sürü ve 1981 yılında çekilen Yol ile yurtdışında önemli ödüller alır. Yol, Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazanır.

"Düşünmeden hiçbir insanın herhangi bir şey yapabilmesine imkan yoktur. Ben sadece düşündürmek istiyorum."


Yılmaz Güney, aydın kimliğinin sorumluluğunu taşımış ve bedelini ödemekten kaçınmamıştır.

81 yılına kadar yaşamının büyük kısmı cezaevlerinde geçen Güney'in son dönem filmleri arasında Yol (Altın Palmiye), Sürü ve Duvar yer alıyor. 80 İhtilali sonrasında adının ağza bile alınması yasak olan Güney, 12 Eylül sonrasında binlerce insanın cezaevlerinde tecrit edildiği bir Türkiye'yi anlatabilmenin en gerçekçi yolunun cezaevlerini anlatan bir filmden geçtiğini dile getiren Güney, sloganlarla bezeli bir film yapısından uzak durabilmek için Ankara Cezaevi sübyan koğuşunda köle hayatı süren çocukların trajik öyküsünden yola çıkmış. 17 yıllık bir gecikmeyle Türk izleyicisine merhaba diyecek olan film 74 yılında Yumurtalık Savcısı'nı öldüren Güney'in 24 yıla mahkum olup cezaevinden yurtdışına kaçtıktan sonra 1983'te bir hapishanede yaşananları anlattığı Duvar (Le Mur) filminden sonra 9 Eylül 1984'te hayata gözlerini kapar.
Kaynak -kultur.gov.trw

Yılmaz Güney’le bir sene



2. Kültür ve Festivali’nin, Yılmaz Güney’in filmlerinden tanıdığımız, son olarak da İz/Rêç filminde izlediğimiz oyuncu ile festival ve Yılmaz Güney sineması ile ilgili gerçekleştirdiği söyleşinin tam metnini sunuyoruz…

-Sinemaya set işçiliği ile başlamışsınız. Nasıl gelişti yolculuğunuz?
O zaman yapımcı Alaattin Perveroğlu vardı. Vural film şirketi diye bir şirkette çalışıyordu. Sete gittim, benim tam aradığım alandı. Set işçiliği bana uygun güzel bir iş. İş ağırdı ama sevmiştim ve işe başladım. Uzun süre set işçisi olarak çalıştım. Ondan kısa bir süre sonra Uğur Film’e geçtim. Bu süreç uzun bir dönemdi. Hakikaten benim için bir okul oldu orası. Çünkü çok kaliteli bir ekip vardı, çok seçkin filmler çekiliyordu. İyi projeler geliyordu.  Rahmetli Lütfi Akad -şimdi hepsine rahmetli demeden geçeyim isimleri- Lütfi Hoca, Memduh Ün, Metin Erksan, Halit Refiğ ve Duygu Sağıroğlu vardı o dönemde. Duygu Sağıroğlu’ndan çok şey öğrendim. Bizim sanat yönetmenliğimizi yapıyordu. Zaman zaman film çekiyordu. Sinemanın en ince ayrıntısını Duygu Sağıroğlu’ndan öğrendim.
O dönemde zor koşullar altında film çekiliyordu. Özellikle teknik anlamda…  Sanat zor bir iş… Hatta dünyanın en zor ikinci mesleği… Bu anlamda istatistikler böyle gösteriyor. En çok teknik malzeme anlamında zordu. Türkiye’de sanayi olmadığı, film kamerası, objektif, negatifi vs. gibi araçlar hep dışarıdan ithal edildiği için genelde ilkel malzemeler kullanıyorduk. Zaten 1950 sonrası Türkiye yeni yeni sinemayı öğrenmeye başlamıştır. Çok da eski tarihe dayanan bir geçmişi yok Türkiye açısından. Benim için bir tanıma ve öğrenme dönemiydi. O ara dublörlük de yaptım, ek olarak. Atlama, zıplama, at binme gibi tehlikeli sahneleri oynayabiliyordum.
 
-Yılmaz Güney’le nasıl tanıştınız?
Yılmaz Güney’in insan ilişkileri çok iyiydi. Hiç sırtını dönüp gitmezdi, sevecendi…
Yılmaz ağabey ile Uğur Film’de çalışırken aynı binadaydık. Yılmaz ağabeyin bürosu 1. kattaydı. Orda bir de Uğur Film vardı. O dönem Yılmaz ağabey de filmlerini, kendi adına yeni yeni üretmeye başlıyordu. Arkadaş filmi vardı konuşulan. Tabi Dev-Genç buluşması falan vardı o dönemde. Denizlerle, Mahirlerle iyi bir arkadaşlıkları vardı. Gidip geliyorlardı, görüyordum. Henüz daha ayrışma yoktu o dönemde. Zannediyorum bir İbrahim Kaypakkaya’lar ayrılmıştı o dönemde. Topluca bir tanışma oldu aslında. Ben o anlamda kendimi çok şanslı hissediyorum. Çünkü Deniz Gezmiş ve arkadaşları ile de tanışmıştım. Yılmaz Ağabey’le sık sık karşılaşıyorduk o dönemlerde. Ama hiç çalışmamıştık. Sıcak bir ilişkimiz vardı. Çünkü Yılmaz Güney’in insan ilişkileri çok iyiydi. Hiç sırtını dönüp gitmezdi, sevecendi… Çocukla çocuk, büyükle büyük, deliyle deli, akıllıyla akıllı idi. Hani derler ya “komple” bir adamdı…  Ben Uğur Film’de devamlı çalıştığım için arada boşluk olan zamanlarda bazı filmlerde Yılmaz Güney’le beraber çalıştık. Arkadaş’ta biraz çalıştım. Sonra ayrılmak zorunda kaldım. Çünkü Fatma Girik’in dublörlüğünü yapacaktım. Sonra “ Yedi Belalılar” diye bir filmin tümünde çalıştım. Yılmaz Güney’le bir sene beraber olman zaten mümkün değildi. Çünkü içeri girip çıkıyordu sürekli. Rutin hale dönmüştü. Dışarıdaki yaşamı içerdekinden çok daha azdı.  Yaşamı boyunca engellerle karşılaştığı için. Adam iki satır bir şey yazıyor, diyorlar “ Gel bakalım, sen bunu niye yazdın?”
İçerde yattığı dönemdeki projelerin aşağı yukarı hepsinde çalıştım. Sürü, Yol… ki bu filmler Türkiye’nin en iyi filmlerindendir. İyi ki çalışmışım. Yol ile Altın Palmiye’yi aldık. Oyunculuk serüvenim de Yol ile başladı. Şerif Gören, sağ olsun, zorla oynattı. Kötü bir kaza da geçirdim bu filmin çekimlerinde. Kafamda hala ceviz büyüklüğünde bir delik vardır.
-Bize biraz Yılmaz Güney’in çalışma tarzından bahsedebilir misiniz? Biz onu hep setin önünden gördük, setin arkasında nasıldı Yılmaz Güney?
Setin arkasında çok keyifli biridir Yılmaz Ağabey. Bir de daha çok Turanlı ile filmlerini çekmiştir. Eski ekipler hakikaten bir tank mermisi gibiydi. Asla sarsılmazlardı. Yılmaz Ağabey’in ekibi de öyleydi. Köse Ahmet vardı onun kutularını taşırdı. Atış talimi yapılırdı uygun yerde. Şen, şakrak, biraz evvel söylediğim gibi “ komple” bir adamdı. Anlatmakla bitiremezsin. Yaşamak lazım adamı…
Sinema üretimi içerisindeki bütün prensiplerini Memduh Ün’den almıştır.
Yılmaz Güney sinemada en önemli dört beş insandan bir tanesidir. Onun için Yılmaz Güney hala yaşıyor. İnsanlar yaşatmaya çalışıyor. Zoraki kendini yaşattırıyor. Çünkü “Ben yaşıyorum!” diyor. Duvara öyle bir çivi çakmış ki kimse çıkaramıyor. Bu ülkenin en güçlü odak merkezi dahi çekip alamıyor. Yılmaz Güney’in üç tane önemli şeyi vardı sinema sektöründe. Pek söylenmez… Sinema üretimi içerisindeki bütün prensiplerini Memduh Ün’den almıştır. Onu çok takdir ederdi. İşleyişi, nasıl yapımcı olunacağı, insanlarla nasıl ilişki kurulacağı gibi prensiplerini olduğu gibi örnek almıştır. Sinema, fotoğraf, hayat, resim bağıntılarını ise Lütfi Hoca’dan almıştır. Bunu her zaman söyler. Bunu söyleyince herkes mütevazı olduğunu söylüyor. Hayır. Birisinden esinlenmişsen ve bunu saklıyorsan bu aşağılıkça bir durumdur. Ben de söylerim benim danıştığım insanlardan birisi de Onat Kutlar’dı. Kafam sıkıştığı zaman arardım. Hiç sıkıntı yapmaz, “Tamam, gel yeğenim.” der, sekreterine haber verirdi hemen. Sıkıntıları söyler, ne yapmam gerektiğini sorardım. Oturur konuşurduk. Böyle engin insanlardan yararlanmak gerekir. Ancak biz, bilgili insanlardan korkarız ve kaçarız. Bilgili insanların yanımızda olmasını istemeyiz. Çünkü yerimizden kaymak istemeyiz. Hâlbuki bu mesleğin bütün bölümlerinde herkesin bilgili olması gerekiyor. Yılmaz Güney tüm bu anlamda çok önemli, saydığımız şeyleri taşıyan biriydi. Onun için Yılmaz Güney, Lütfi Akad, Metin Erksan, Halit Refiğ, Duygu Sağıroğlu, Memduh Ün, Atıf Yılmaz, Şerif Gören, Zeki Ökten gibi birkaç ismi sayıyoruz ama başka sayamıyoruz. Tabi değerli birkaç insan daha var ancak yerine gelen bir şeyler yok, boşlukları dolmuyor.
- Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi olarak, Yılmaz Güney Vakfı’nın desteğiyle Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali’nin ikincisini düzenliyoruz. Yılmaz Güney sineması, toplumun ezilen kesimlerinin öykülerini anlatan, onların yaşamlarına ışık tutan bir özelliğe sahip. Yılmaz Güney’e ve Yılmaz Güney sinemasına dair görüşlerinizi alabilir miyiz?
Herkesin hataları vardır dünyada. Yılmaz Güney’in de hataları vardır. Çünkü insansan hata da yapabilirsin. Bizim köyde sosyal hak diye bir kavram yoktu biliyor musunuz? Yıllar sonra okulu terk ettik geldik. Bugün de geriye dönüp baktığımda öyle bir kavram gelişmemiş. Ben 15-16 yaşında kısa pantolonla bu işe başladım. Ne yazık ki çalıştığım sektörde de böyle bir kavram yoktu. Çalıştığım sürelerde öğrendim ki bizim, bu dünyada doğan insanların bir sosyal hakkı varmış. Biz bu meseleyi anladıktan sonra, bu konuyla uğraşmaya başladık. Örgütlenme vs. gibi süreçlerde baktık ki o kadar zor ki işimiz. Mümkün değil sigorta konusunu konuşmak dahi.  Böyle bir ahlak oluşmamış yani. Düşünebiliyor musun bu ülkede halen böyle bir şey yaşanıyor. Bin senedir bu ülkeyi çoban Sülo yönetti, hala onlar yönetiyor. Bu dehşet verici! İş kolu, mevzuat gibi pek çok şey öğrendik, mücadelesini verdik bunların. Kavganın içine giriyorsun ister istemez.

Sendikalaşma gündeme geldiği zaman “ işkolu” diye bir şey çıkıyor karşına. Şimdi bizim iş kolunda, 31 No’lu güzel sanatlar iş kolunda; resim, heykel, müzik, sinema hepsi vardı. Fakat hayat kadınları da bizim işkolundaydı. Rahmetli Orhan Apaydın baro başkanıydı o dönemde, avukatımızdı. Böyle bir süreçte bir müsteşar bir toplantıda bu iş kolunun değişmesiyle ilgili şunu söyledi: “Hayat kadınları da estetik yapıyor. İnsanlara vücut sergiliyor. Bu da sizin işkoluna dâhil… Ne var ki?” Yasa koyuculardan bir adam bu adam. T.C.’nin kültür alanına bakışını ben orda fark ettim. Hala da devam ediyor, hiç değişmedi…
O söylendiğinde en genç bendim. Dedim ki “O zaman sizin eşiniz de bizim işkoluna giriyor.” Ortalık karıştı. Adam bana küfür ediyordu, ben de ona küfür etmiş oldum… Ben alınmıyordum, tepki gösteriyorum tabi ki. Düşünsene biz o zaman film çekmeye gidiyoruz erkekler, pezevenk;  kadınlar, orospu… Türkiye’nin, bizim insanlarımızın bakışı bu. Onlarla “ Hayır! Biz dünyanın en namuslu, en güzel işlerinden birini yapıyoruz. Biz pezevenk değiliz, onlar da orospu değil! ”diye tartışırken, kavga ederken bu meselenin bu halde olmasının nerden kaynaklandığını da toplantıdan görüyorsun aslında. Aradan zaman geçti, neyse olay düzeldi. Hayat kadınları, bizim iş kolundan yani 31 numaralı iş kolundan, genel hizmetler işkoluna geçti, doğru yerine gitti. Çünkü onlar belediye işçisi. Maalesef estetik olarak vücudunu sergiledikleri için, yasa koyucu o akıllı adam kültür sanat alanına koymuş. Kendi sektöründeki aymazlığı buradan görüyorsun. İnsanların, Yılmaz Güney’lerin, Ayhan Işık’ların bir tanesinin emeği olmaz mı bu sektörde. Hala yasa yok! Sinema kanunu yok! 5846 sayılı yasanın, polis nizamnamesi ile yürüyen bir kanunla bu sektör bin senedir sektör olamamış ve sen geliyorsun burada kavga ediyorsun. Yani bir tanesi demez mi “ Gelin toplanın, şu ülkede bir kanunun, bir kurumun olsun!”  Düşün böyle bir kurumun yok. Uluslararası düzeyde seni temsil eden bir kurum yok. Kültür Bakanlığı’ndan bir sorumlu gidiyor, Türkiye sinemasını dışarıda temsil ediyor. Yani burada senin Metin Erksan’ın var, Halit Refiğ’in var. Hepsi 4-5 tane dil bilen insanlar. Entelektüel bakımdan dünyayı iyi izleyen insanlar. Sen bunları ataşen olarak göndermiyorsun, bir tane orda 657’ye tabi devlet memuruna diyorsun ki “ Git sen orda sinemayı temsil et.” Adamlardan bir tanesi kıpırdamıyor. Ve bu arada filmler çekiliyor. Toplumsal duyarlılığı olan bir adam çıkıyor diyor “ Tamam bu dünyada bir şeyler böyle gidiyor. Filmler yapılıyor. Buna burada bir dur demek lazım. Bir şeyleri tartışma zeminine getirmek lazım.”
O duyarlılık ile biraz evvel sizin söylediğiniz gibi fakirlik edebiyatı içerisinde değil de rasyonel bir şekilde ele alıp bu ülkede tartışılan o saçma şeylerin tartışılması için ve bunların olmaması için proje üretmeye başlar Yılmaz Güney. Onun içindir ki Yılmaz Güney bu ülkeye çok büyük şeyler bırakmıştır. Yılmaz Güney’i İzmit Cezaevi’nde ziyarete gittim. Sine-Sen’i falan anlattım. Sine- Sen’in karşısında bir sendika daha kurdular diye bahsettim.
 “Yasa koyucunun söylediğiyle, işkenceci polisin söylediği şey arasında fark yok.”
Hem siyasal anlamda hem de sosyal anlamda dengesiz bir ortamda çalışıyoruz. Komiktir ki bizim yaptığımız her işten her vergiyi de alıyorlar. Bu da komik yani… Sigorta yok, sosyal hak yok… Yasa koyucunun söylediği şeyin aynısını 12 Eylül’de polis söyledi bize. Elektrik verirken penisimize Fatma Girik’i, Türkan Şoray’ı artık biz düdükleyeceğiz, sizi hadım edeceğiz diyorlardı. Daha evvel anlattığım yasa koyucunun bakışıyla, geldiğin 80’le cumhuriyet kurulalı kaç yıl olmuş hala bir yasan yok, acı içindesin ve senin rejiminin, sisteminin, devletinin sanata bakışının hiç değişmediğini 12 Eylül’e gelince görüyorsun. Maalesef bizim bu alanda daha çok Yılmaz Güney’lere ihtiyacımız vardı. Ama maalesef ki çok zor, yetiştiremiyoruz. Çok acı…
“Sanatta birbirini kötülemek ya da kıskançlığını belli etmek için üretim silahın var.”
Yalnızca üzüntü duyduğum konu bahsettiğim gibi belki yasal mevzuat konusunda biraz duyarsız kalmıştır. Onla da başka birisi uğraşsın diyedir, ilgi alanı meselesi olarak. O zaman da zaten tekrarlıyorum içerde olduğu için belki tepkisiz kalmış olabilir ama o günkü kuş tüyü yataklarda yatan insanlar var ya hani. Ayhan Işıklar, Cüneyt Arkın’lar gibi pembe tablo içerisinde olan insanlardan bir tanesi duyarlılık gösterseydi… Bir tanesi deseydi ki; “ Hey millet bu kadar para kazanılıyor, bu toplum bizi seviyor, bizim yaptığımız işleri izliyor. Bu toplum için bir de kendimiz için bu alanla ilgili kalıcı bir şey bırakalım.” Yok, maalesef yok! Biraz tembeliz bu konuda, birbirimizi sevmiyoruz, kıskançlığı da bilmiyoruz. Birini kötülemek bizim en şerefli davranışlarımızdan bir tanesi. Oysaki sanatta birbirini kötülemek ya da kıskançlığını belli etmek için üretim silahın var. Mesela bunları en güzel yapanlardan bir örnek Atıf Yılmaz ile Osman Seden. Osman Seden Atıf Yılmaz’ın adına film çekmiş bilmem ne Atıf Bey diye; Atıf ağabey de “Allah Cezanı Versin Osman” diye film çekmiş, eleştirmiş. Bunu Osman ağabeyin Taksim’deki cenazesine katılan Atıf ağabey, Osman ağabeyin tabutunun başında söyledi. Etik, ahlak, sinema, sanat diyorlar ya işte en büyük, en soylu, en etik davranış bu. Bunlar hakikaten bizler için iyi dersler olmalı.
Yılmaz ağabey de öyleydi, dedikoduyu hiç sevmezdi. Çok erdemliydi o konuda, kimsenin arkasından konuşmazdı. Biri eğer bir şey yapıyorsa, yaptığını eleştirir. Bunu görmemek imkânsızdır. Hatta “İmzam Kanla Yazılır” gibi kendisinin çekmediği başka yönetmenlerin çektiği filmlerde bile yaptığı küçücük şeylerle müthiş bir hizmet bırakmıştır insanlara. Örnek alanlar yurtdışındaki insanlar.  Ama bizdeki insanlar adını telaffuz etmekten bile çekinirler, korkarlar. Cannes’da ilk defa ödül aldık biz diye Kültür Bakanlığı ve T.C. devleti bağırarak söyledi. Ve bunu ekleyerek sevgili Türkiye’nin dünyada en meşhur yönetmenlerinden biri, korkudan o bile ismini söylemek istemedi- çıktı kürsüde “adını söylemek istemiyorum, herkes biliyor zaten” dedi. Ayıptır ya! Yol gibi devasa, dünyanın en çok izlenen filmlerinden bir tanesi, tokatla kendini kabul ettirmiştir. Ben o filmde çalıştığım için söylemiyorum. İnsan kendi ülkesinin insanının hakikaten ancak bu kadar aşağılık durumlara düşürmez. İnsan şereflenir, bir yerde kendi insanından küçücük bir sözcük söylerken bile. İnsan gururlanır, onurlanır yani. Söylenilince millet alkışlar. Ama maalesef biz, biraz evvel söylediğim gibi akıllı insanı sevmeyiz.
- Umuda Yolculuk filmi için de bu geçerli değil mi?
Tabi canım! En iyi yabancı film Oscar’ını aldığında da aynı şey oldu. Buradaki çekimler için Türkiye’de ortak aradılar. Necmettin Çobanoğlu oynadığı için kimse ortak olmadı. Oscar ödülü aldığımız zaman Onat ağabey dedi ki; “Bu eşek yapımcılardan bir tanesi ortak olmadı ama bak bütün dünyada en çok izlenen filmler arasına girdi.” Hakikaten önemli projelerden bir tanesiydi. Yaşanmış bir hikayedir. Çekimler zaten zor, onu yaşamak da zor. Aileyle tanıştım ben o karı-koca hala tedavi oluyorlardı. Maraş’ın Arkaçayır köyünde. Ayak parmakları çatlamış. Karda, soğukta, Alp Dağları’nda… 3500 metre yukarda çalıştık bir düşün ki biz film ekibiyiz. Karavan var, vs. var. Düşün biz o koşullarda çalışıyoruz. Ama o insanlar gecenin bir vaktinde insan simsarları tarafından atılıyor ve gidecekleri yön yok. Çok mutluyum ama böyle ciddi ve iddialı projelerde olduğum için. Şu anda da bir tane var, bu filmde Kürtçe oynadım. “Rêç” orijinal adı. İlk defa ciddi olarak Kürtçe çekilen bir film bu… Çekilenler var ancak bu biraz daha akademik düzeyde, yuvarlak değil dili doğru kullanarak çekildi. Onun için mutluyum. Çok acı bir hikâyesi var. Çünkü bin senedir insanların içinde acı olarak sakladığı bir hikâyeyi anlatıyor. Genç bir arkadaşımız, Yavuz Ekinci’nin öyküsünden filme çekiliyor. Zannediyorum büyük bir tartışma zemini yaratacaktır bu film.
-Ülkemizde adeta Yılmaz Güney’in adını dahi söylemenin yasak olduğu bir dönemde “Yol” Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü almış, izleyen kesimlerce sahiplenilmişti. Nasıl bir süreçti Yol’un yolculuğu?
Yol filminin iki aşaması var. Birincisi biz 12 Eylül’de dışarı çıktıktan sonra Güney Film’den çağırdılar beni. Sevindim, gittim. Fehmi Yaşar falan vardı o zaman. Gittik çekimlerine başlanacaktı. Yönetmeni Erden Kıral’dı. Prodüksiyonda çalıştım ben. İkinci dönemde de prodüksiyonda çalıştım. Oyunculuk sonradan Şerif Gören’in bastırmasıyla oldu. Biz 5000 metreye yakın film çektik. Yani hapishane içlerini çektik, dışı İmralı’da çekecektik maalesef izin vermediler bize. Yılmaz ağabey Isparta’ya gitti oradan. Yılmaz ağabey orda olsaydı çalışacaktık İmralı’da. Tayini Isparta’ya gidince hapishane yönetimi vermedi. Orası biraz Cunda Adası’na benziyor. Mahkumların zeytinlikte vs. üretim içerisinde olması gibi bir yanı vardı. Tam onu çekerken iş durdu. Fatoş Güney geldi. Biz o zaman ayvalık Berk Otel’de kalıyorduk. Mektup getirdi bize ve çekim durdu. Birinci aşaması öyle. Kısaca böyle anlatmış olayım. Sonra ara verildi ve yönetmen arandı. O ara Şerif Gören’i tekrar içeri almışlardı. Beraber çıkmıştık. 1-2 ay yine kaldı içerde. Sonra tekrar bir özel durum oldu, dışarı çıktı.
“11 mahkumu çekmem, 5 mahkumu çekerim.” 
4-5 tane yönetmene teklif gitti. Zeki Ökten ben yapamam dedi. İdris ağır gelir dedi. Hakikaten çok zor bir proje. Sonra Şerif Gören çıkınca ona gittik. Şerif ağabey dedi ki; “Ben bu 11 mahkumu çekmem, 5 mahkumu çekerim.”  Biz olmaz falan dedik, sonunda Yılmaz ağabey kabul etti. 5 mahkumun çekimlerine başlandı. Kadro yeniden oluşturuldu. Eski kadrodan direkt olarak sadece Tarık Akan vardı. Diğer bütün ekip olduğu gibi değişti. Prodüksiyonda ben varım, çoğu olduğu gibi değişti. Güya yönetmen bıraktı diye… fakat şimdi iki tane şey var. Etik mi değil mi diye. Şimdi bu adam içeride, burada bir proje var, çok devasa bir proje. Bu projenin hayata geçmesi lazım, bizim gibi deli insanlar yapabilir ancak. Bu işe kafa yoran, kavga insanlarının projesi biraz da. Ben devam ettim. Oldukça da eleştiri aldım sattın bizi gibisine… devam ettik. Karlar erimesin diye Bingöl’den yani sondan başladık filmi çekmeye. Giderken Konya’yı çektik. Yolumuzun üstünde diye. Sonra Bingöl, Bingöl’den Diyarbakır oradan Urfa, Adana, İstanbul Yani Türkiye’yi U şeklinde bir dolaştık. Diyarbakır sahneleri çekilirken hakikaten çok keyifliydi. Binalar, çatılar falan uçtu. Şerif Gören’den rol teklifi aldım o dönemde. Dedim, kusura bakma oynayamam çünkü işim çok. Dedi ki; “Ben sana destek olacağım.” İkna etti beni. Neyse sonra Ömer rolü bana kaldı.
“Polis timi otelin bir katını kapatmış. Yol filmini çekemezsiniz, dediler.”
Urfa’ya gittik otelde konaklıyor ekip. İptal oldu diye haber geldi bize. Polis timi otelin bir katını kapatmış. Yol filmini çekemezsiniz, dediler. 3 gün kaldık, sonra gittik komutana. Komutanın omzu yıldızlardan görünmüyor. 12 Eylül’ün en cırcırlı zamanı, en kötü dönem yani. Senaryoyu verdik, adam okudu. Hakikaten okumuş adam senaryoyu. Eskiden sansür senaryoları vardı. Biz tek bir harf bile çıkarmadan Yılmaz ağabeyin yazdığı senaryoyu olduğu gibi verdik. “Biz niye durdurduk bu çekimi” dedi. Şerif ağabey, “Siz yasakladınız, siz durdurdunuz çekimi yoksa biz 2-3 gündür çekim yapıyor olacaktık.”dedi. Komutan, “Bunda bir şey yok ki siz rahatça çalışabilirsiniz.”dedi. Biz çayımızı, kahvemizi içerken, “O arama yeri, ölülerin gelişi nasıl oluyor?” diye sorduk komutana. “Böyle oluyor, getiriyoruz köye çatışmadan sonra ancak insanlar sahip çıkmıyor. Sahip çıkmamalarının nedenini de biliyoruz yani. Adam sahip çıkarsa götürecekler sorguya. Dolayısıyla insanlar ölülerine sahip çıkmıyorlar. Götürüyoruz sonra kimsesizler mezarlığına gömüyoruz.” Diye samimi olarak anlattı. Adam her şeye yardımcı olacağını söyledi. Sevindik tabi. O ara “Yılmaz Güney’i severim, sanata karşı da duyarlıyım, hele sinemayı da çok severim. Yalnız bana aktörlük falan teklif etmeyin. Ben size bütün desteği vereceğim.”dedi. Hakikaten hepsine de yardım etti. Cipini falan verdi, o lojistik desteği sağladı. Yoksa çekim yapmamız falan mümkün değildi. Asker kullanıyoruz filmde, giysiyi sağlayamazdık. Çekerdik ama o soğuktan morarmış askerin yüzünü bulamazdık. Antep’e geldik, gerçek hayat kadınları sahnelerini, gerçek hayat kadınları ile çalıştık. Ben onları alkışlıyorum… Hayat kadınları asla fotoğraf çektirmezler. Onların gizli bir hayat hikâyeleri vardır, çok acıdır. Birisi evden kaçmıştır, diğeri resmi olarak çalışıyordur, evlidir, dışarıya yansıtılmaz bilinmesin diye, çoluk çocuk sahibidir. Kısacası acı bir hikâyedir. Ama helal olsun biz gittik konuştuk Şerif ağabey ile. Hepsinin kaldıkları odalarda Deniz Gezmiş’in, Yılmaz Güney’in, Nazım Hikmet’in resimleri vardı. İnsan duygulanıyor tabi bu tip şeyler gördüğünde. Tabi 5-6 tane kadın oynadı filmde.
“Kafamda ceviz büyüklüğünde delik vardır hala, Yol filminin hatırası.”
Orada benim sahnelerim çekilirken final sahnesinde çok acı bir şey yaşandı. 2 tane çocuğu ezmemek için, atla 80 km hızla gidiyordum, atı duvara çarptım. Aşağı atladım hayvan panik içinde. Atın ayağı kafama denk geldi. Kafamda ceviz büyüklüğünde delik vardır hala, Yol filminin hatırası. Bitirdik gönderdik. Sonra da TRT’de çalışıyordum, film Cannes’da ödül aldığı zaman Fransa’dan öğrenci gençlik gelmişti. Kartalları Yüksek Uçar’ı çekiyorduk. Rahmetli Sadri alışık ile beraber sigara falan almaya gittik dükkâna. Bunu anlatamam müthiş bir şeydi. Gençlik geliyordu. Ben bir anda ayakları havada kaldım öylece. Çığlıkları görünce, Sadri ağabey öylece kaldı. Eski oyuncularda garip bir şey vardır, kıskançlık vardır. Hani bu nerden tanınıyor, gibi şeyler derler. Şair Adnan Özer, yapımcı İbrahim Başar vardı yanımızda. Onlar biliyor benim ödül aldığımı. Yani Fransız öğrencilerin beni neden havaya kaldırdığını biliyorlardı. Sabri ağabeye, “birine falan benzetmişlerdir.”diye söylediler. Beni alıp götürdü, kaçırdılar. İşte o zaman kafamın deliğini unuttum. Gerçi biliyorum film ödül aldı, o keyif başka bir şey. Yani böyle güzel şeyler yaşıyorsun ama sonuçta gerçekten iyi ki vazgeçmemişim, 2. Dönemde de, o büyük ustanın o yarattığı beyninden çıkan şeyi kaleme döktüğü güzel Yol hikayesinde çalıştığım için ellerinden öpüyorum. İyi ki var yani… Yol hikayesi de böyle. Aslında çok uzun bir serüven de kısa ve öz olarak böyle.
-Yol, Sürü toplumsal anlamda derin izler bırakmış filmler aynı zamanda…
“ Sürü filmi bir devir değişikliğiyle ilgili.”
Sürü bambaşka bir şey… Orada da teknisyen olarak çalışıyordum. Sürü’de küçük bir rol oynadım. Küçük bir devrimci gençlik önderi kompozisyonu vardı. Orda öyle küçük bir rolüm var. Hani “ Yaşasın halkların kardeşliği!” diye yumruğunu kaldıran karakter… Bir ozanı götürürler, trende devrimci gençler tepki gösterir. Güzeldi. Her filminde başka mesajları var. Sürü filmi bir devir değişikliğiyle ilgili. İlkel süreçten yeni sürece geçiş, yeni teknolojiyle tanışma biraz. Bunlar hoş şeyler. Sinema tarihinde olmayan şeylerle karşılaşıyorsun. İznimiz yok, Sıhhiye’de, Kızılay’da koyunları indiriyoruz.  15-16 tane güvenlik için görevli var. Güvenlik görevlisi de sivil, Yılmaz ağabeyin kabadayı arkadaşlarından, hepsi sağlam çok şükür! Sıhhiye’den Kızılay’ doğru, arada otobüs durağı var. Orada bir tarama sahnesi çekmemiz lazım. Tarık Akan Melike’yi almış gidiyor, Tuncel ağabey “hohoho!, here here!” diye bağırıyor.  O arada Sülo kayboluyor. Orada 2 tane kamera var gizli, bir tanesi elektrik direğinin önünde-rahmetli İzzet Akay- bir tanesi de karşıda Kızılay’a doğru giden yöne doğru çalışıyor. Zeki ağabey de düşünüyor tarama sahnesini nasıl çekeceğimizi. Aşağıdan bir tane ’63 Chevrolet geldi. İçinde gençler kafalarını çıkartmışlardı. Egzozu patlamış “ tatatata!” diye geldi. Durakta da bir hamile kadın elinde de çocuk insanlar bekliyor. Onlar yuvarlandılar. Taranmış gibi. İzzet ağabey de o anı çekmiş. Zeki ağabey hala “Ne yapacağız”, diyordu. O dedi “Ben çektim ağabey, tamamdır.” Sahne budur. Gerçek görüntü yani… Akıllı ekip kurmak gerekir. Orda İzzet ağabey olmasaydı, o sürüyü geri alacaksın, çekeceksin, zaten yasak, iznin yok… Hayvan pazarında çalışıyoruz izin yok. Millet deli dana gibi bakıyor bu koyunlar nerden çıktı diye. Düşün Ankara’nın göbeğinde, merkezde… Sürü filminde 3 gün dağdan indik, ekip aç Malatya’ya geldik yemek yedik. Önümüzü kestiler, komünist diye taşladılar, asker geldi, zordu yani, neler yaşıyorsun…  Anlattığım o kahraman ekip olmasaydı, kavgacı, gözü pek, korkmayan bunları yaşatamazdık, mümkün değildi.
- Bu dönemle 70-80’li yıllardaki sinemayı karşılaştırırsak nasıl bir tablo çizebiliriz.
“Bu aradaki zümreyi atlatması lazım…”
80 öncesindeki duyarlılıkla, bu dönemdeki duyarlılık çok farklı. Çünkü yine aynı şeyi tekrarlayacağım; biz giderek akıllı insanları çok sevmeyen bir toplum olmaya başladık. Hâlbuki bilgi çağına geldik. Diyoruz ya her şeyi çok çabuk elde edebiliyoruz. Ama maalesef insanı unuttuk. Bu benim sözümdür. Bizim sektörde, ürünü insan olan bir iş yapıyorsan, eğer orda insanla ilgili bir davranış yoksa orda bir tehlike vardır. Yani düşün ki hayatı insanla anlatıyorsun. Sinema ile insan dışında başka bir şey anlatamıyorsun. Senin tek figürün insan… Ama maalesef bizde o zamanki ahlak, etik değerler, saygınlık, o hiyerarşi yani insanların bulundukları yere saygı duymalarından bahsediyorum. Bizde çıraklık, kalfalık, ustalık dönemi bitti. Herkes ordinaryüs oldu. Ustalık, çıraklık falan yok. İnsanlar okuldan gelince dünyayı kurtaran aslanlar gibi oluyorlar. Alaydan da gelse birden bire her şey olmak istiyor insanlar. Bu beni çok üzüyor, inciniyorum yani. Ama iyiye gitmiyor yani. Herkes iyiye gidiyor diyor ama… Tabi ki umudum insanlık yaşadıkça bu meslek çok daha iyi olacak, buna inanıyorum. Ama ara rejim diyelim bu sürece. Bu aradaki zümreyi atlatması lazım… İstisnalar hariç tabi ki. Bu işi saygın bir şekilde algılayıp çok düzgün yapan insanlar da var. Ama acı söylemek gerekirse, çok da elverişli değil. Çünkü herkes ben yarattım diyor. Bu yüzden yasa olmuyor, o meclisten bir tane yasa geçiremiyoruz. Bu sektörde ciddi bir çöküş var.  Bu ara süreci atlatacak bu sektör. Nasıl bir dönem erotik filmler vs. çekilirdi, bir dönem villa filmleri vardı, şimdi bireysel sinema başladı, herkes kahraman, ben yaratırsam olur diyorlar. Ama maalesef bu ülkede toplu üretilen bir şey üretim biçimine dönüştürülürse zannediyorum daha güzel şeyler yapılacak. Şimdi adam çekiyor götürüyor, evinde montaj yapıyor, evinde kurguluyor, sonra yurtdışında bastırıyor- rahatladı ya şimdi dijital yapıyorlar- ondan sonra geliyor diyor ki; “Ben yarattım!” neyi yarattın? Neyle? Adam kendisi yazıyor, çekiyor, oynuyor, yönetiyor… Demek ki burada sektörle ilgili herhangi bir şeyin kullanılması o kadar absürt bir durum olmuş. Yani onun için bu arayı çok kısa zamanda atlatmamı gerekiyor. Çünkü yazık olur. Bu ülkede o kadar çok acılar, sancılar yaşanıyor ki yeni dinamik, kafası çalışan insanların bu işe bira kafa yorması gerekiyor. Çünkü elinde müthiş bir plato var, iyi bir malzeme var, her şey var yani Amerikalılar hikâye arıyorlar bulamıyorlar, senin elinde her şey var, ama bunları yapacak insanın önce alt yapıyı halletmesi gerekiyor. Yasa vs. gibi. Yasal mevzuat sağlam olacak ki o zeminin üzerine bir şeyler inşa edeceksin ve bir tanesi gelip de “ Bunu yapamazsın, kaldır!” diyemeyecek. Çünkü o özneden yoksunuz. Çünkü hem evrensel diyorsun hem de evrensellikle hiçbir bağı olmayan davranışlar içerisine giriyorsun. Şimdi benim Kürtçe oynadığım film için diyorlar ki “Kürt Sineması”  yok böyle bir şey. O zaman evrensel sözcüğünü kullanmayacaksın. Dili olabilir. Ama sinema bir tanedir. Yani aynı teknik malzemeyi kullanıyorsun, aynı işi yapıyorsun yalnızca dili Fransızca oluyor, Türkçe oluyor, Kürtçe oluyor. Tüm bunlar için biraz kafa yormak lazım. Çalışmak, çalışmak, çalışmak lazım! Hele ki gençlere çok iş düşüyor, zaten yaşlıların yapacağı bir iş değil.

Yılmaz Güney Sözleri




  • Bizim parasızlıktan kesemediğimiz sakalımız serseriye moda olmuş.


  • Bir Köpeğin Dostluğu , Bir Dostun Köpekliğinden İyidir.


  • Bir köle olarak yaşamaktansa özgürlük savaşçısı olarak ölmek daha iyidir.


  • On yıl sustum artık bagırmak istiyorum!


  • Asıl hapishane insanın kafasında yarattığı hapishanedir.Hayatı sınırlayan hapishane odur ki,ilk fırsatta yıkılmalıdır. Dünyayı daha iyi kavrayabilmek için.


  • Ülkemden ayrılışım, özgür olmak, yaşamak istediğimden ötürü değil,özgürlük ve demokrasi kavgasına daha etkin ve aktif bir biçimde katilabilmek içindir.


  • Insanlari tas duvarlar, demir parmakliklar arasinda terbiye etmeyi, onlarin dusuncelerini onlemeyi dusunen anlayis yikilacaktir.


  • Arkadaşlar! Dışarı da bir şeyler oluyor farkında mısınız? Uykuda olanları sarsın, uyandırın. herkese söyleyin, yakında ışıklar kesilebilir. Karanlıkta ne yapacaksınız?


  • Dağlarımız,ovalarımız ve ırmaklarımız bizi bekliyor Biz bütün ömrümüzü gurbette geçirip Gurbet türküleri söylemek istemiyoruz, Biz yiğitlikleri ile destanlar yazmış bir halkız, Ve önümüzde duran bütün güçlükleri yenecek Aceme, kararlılığa ve koşullara sahibiz… Dost ve düşman herkes bilsin ki; Kazanacağız, Mutlaka KAZANACAĞIZ!


  • Sorunun esası şudur: Ya devrim yolunu seçeceğiz… ya da, bu düzenin baskılarına, haksızlıklarına boğun eğerek, şu ya da bu biçimde teslim olarak yaşamayı seçeceğiz. Bu çeşit bir seçiş, yok olmanın bir biçimidir.
  • YILMAZ GÜNEY HAKKINDA HİÇ BİLİNMEYEN GERÇEK NE



    Sabah Duru’yu tanırsınız. Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli senaristlerden biridir ve bunu da iki önemli ödülle taçlandırmıştır: 1967 Antalya Altın Portakal Film Şenliği’nde “İnce Cumali” senaryosu ile aldığı birincilik ile 1972 yılında Adana Altın Koza Film Şenliği’nde “Kara Doğan” adlı film senaryosuna verilen birincilik ödülleriyle.

    Bizim konumuz o akşam 1972 yılı 4.Adana Altın Koza Film Şenliği ile ilgiliydi. Zira Adana Altın Koza Film Şenliği organizasyon komitesi, 1972 yılında elinden ödülleri siyasi bir nedenle alınan Yılmaz Güney’e bu ödüllerinin verilmesi kararını almıştı. Biz de bu konuda neler yapabiliriz, yazabiliriz konularını tartışıyorduk.
    Tam yerine düştüğümüzü de o zaman anladık.
    Sabah Duru 1972 yılı 4.Adana Altın Koza Film Şenliği’nin tam göbeğinde bulunmuş bir sanatçıydı. Hem kendisi hem de o sıralarda eşi olan Yılmaz Duru ödül almışlardı.
    Yılmaz Duru, “Kara Doğan” filmiyle En İyi Yönetmen ödülüne layık görülmüştü, Sabah Duru da “Kara Doğan” filminin senaryosuyla, en iyi senarist ödülüne…
    Yılmaz Güney ise “Baba” filmiyle katılmıştı şenliğe…
    12 Mart faşizminin izleri ve dalgaları hala sürdüğünden, Yılmaz Güney’e bu şenlik kapsamında verilen En İyi Film ve En İyi Erkek Oyuncu ödülleri, jüri üyeleri havaalanından geri çağrılarak elinden alınmış ve ardından gelen filmlere paylaştırılmıştı.
    Bu durumda Yılmaz Güney’in elinden alınan En İyi Film ödülü, ikinci gelen “Kara Doğan” filmine veriliyor, En İyi Erkek Oyuncu ödülü de “Yaralı Kurt” filmindeki rolüyle Cüneyt Arkın’a aktarılıyordu.
    Kuşkusuz bunlar o dönem büyük protestolara neden olmuştu.
    Sabah Duru’nun ise tepkisi çok farklıydı. Sabah Duru, kendisine ve Yılmaz Duru’ya büyük tepki gösterildiğini, ama benzer bir şeyi yaptığı halde Cüneyt Arkın’a hiç tepki gösterilmediğini söylüyor, bu konuda bir konuşma bile yaptığını bize anlatıyordu.
    En iyi Film ödülü “Baba” filminden alınıp, Yılmaz Duru’nun yönettiği “Kara Doğan” filmine verilmişti, ama Yılmaz Duru zaten En İyi Yönetmen ödülüyle hak ettiği başarıyı yakalamıştı. Sabah Duru ise, tamamen bileğinin hakkıyla kazandığı En İyi Senaryo ödülünü ise Yılmaz Güney’in elinden de kapmamıştı. Ama bu çifte haksız bir şekilde protestolar yağarken, En İyi Erkek Oyuncu ödülünü Yılmaz Güney’in elinden kapan Cüneyt Arkın’ın “omuzlarda taşınmasına” akıl sır erdiremiyordu.
    Sabah Duru’dan bunu yazmasını istedi Şahin ve Fethi, ama tatsız konulara girmek istemeyen Sabah hanım pek yanaşmadı.
    Sonra gün geldi Yılmaz Güney’in ölüm yıldönümüne çattı…
    Hemen telefona sarılıp Sabah Duru'yu aradım. O akşam bize anlattıklarını yazıp yazamayacağımı sordum. Sabah Duru büyük bir incelik gösterip, kendi adını da kullanmama da izin vererek, bu anıyı ve olayı yazabileceğimi söyleyince, ben de oturdum tuşların başına. Bu öykü çıktı.
    Tarihin bir köşesinde kalmış bir kırıntı, bir anı olarak…
    Şimdi bu anı başka bir önem çerçevesinde yeniden gündeme gelmiş gibi görünüyor. Sonuçta, Adana Altın Koza organizasyon komitesi Ekim ayı içinde gerçekleşecek olan şenlikler çerçevesinde ödülü haksız olarak elinden alınmış Yılmaz Güney’e ödülünü iade edecek. O zaman konu zaten yeniden gündeme gelecek.
    Yılmaz Güney sinemasını seversiniz, sevmezsiniz; ama onun Türk sinemasına getirdiği büyük katkıları görmezden gelmek de olanaksız. Bu konuda yazı yazacak onlarca yetkin kalem var elbette ve hakkını da vereceklerdir, ama neden bu işler ülkemde yaklaşık kırk yıl sonra gündeme gelebiliyor? Neden 12 Mart faşizminin hemen sonrasında bu işler sanatçı ve sanatın gücüyle çözümlenemiyor?
    İşte asıl soru ve sorun bu.

    Mümtaz İdil
    Odatv.com

    Yılmaz Güney'i öldüreceklerdi

    Erden Kıral, Aynadan Yansıyan Hatıralar adlı anı kitabında ülkücülerin Yılmaz Güney'i cezaevinde öldürme girişimini anlatıyor. Ama hayranı olan bir başka ülkücü Güney'e haber verince girişim başarısız olmuş


    YILMAZ GÜNEY HAPİSTEKİ HAMAMDA ŞİŞLENECEKTİ: "Cezaevinde Yılmaz'ın 'işini bitirmek' için, adi suçtan bir mahkûmu içeriye alıyorlar. (Organize işler.) Ülkü Ocak'lı bir genç Yılmaz'ın koğuşuna yerleşiyor. Yılmaz ise kendisine tuzak kurulduğunu önceden öğrenmişti. Çünkü onun Ülkü Ocakları'ndan hayranları vardı, bunu biliyorduk... Hamam günü o genç hamama gidecek ve hamamda Yılmaz'ı şişleyecekti. Yılmaz ise o gün daha erken hamama gider ve bir kurnanın başında beklemeye başlar. Adam gelir ve onun yanındaki kurnaya oturur. Yılmaz gencin elindeki havlunun içine konmuş şişi görür, sabunlanmaya başlayınca Yılmaz elindeki kaynar su dolu tası onun yüzüne fırlatır, üzerine atlayıp şişi ele geçirir, boğuşurlar, sonunda genç pes edip, her şeyi itiraf eder."

    ŞERİF GÖREN'E AYIP ETTİ: "Bayram'ın (Yol'un ilk versiyonu) çekimlerine (Ayvalık'ta) başladım. (...) Bir gece Fatoş otele geldi, "Yılmaz filmi durdurdu," deyiverdi. (...) Ben İzmir üstünden İstanbul'a, evime döndüm. Eşim (Tezer Özlü) beni karşısında görünce çok şaşırdı. Olayı anlattım. "Üzülme, sen iyi bir yönetmensin. Yoluna devam etmelisin," dedi. Yaşamımın en karanlık dönemiydi. Yeşilçam'da kazan kaynıyordu. "Erden çekemedi," diyorlardı. Güney Film bu filme devam etmek istedi, ama çok uzun süre çalışacak oyuncu ve teknisyen bulamadılar. (...) Sonra filmin yönetmenliğini Şerif Gören üstlendi. (Film Altın Palmiye kazandı.) Ama Yılmaz Güney'in gölgesinde kaldı. Fransız dağıtımcısı haklı olarak Yol filmini Güney'in üzerinden tanıttı, çünkü Şerif tanınmıyordu. Bu doğru bir stratejiydi. Ancak burada duralım: Yılmaz Güney, Şerif'in adının afişin içinde kaybolmasına itiraz etmedi, sessiz kaldı.

    Yılmaz Güney




    Yılmaz Güney, (1 Nisan 1937, Urfa - 9 Eylül 1984, Paris) türk sanatçı[1] yönetmen, sinema oyuncusu, senarist ve öykü yazarıdır. Özellikle Çirkin Kral dönemi sonrasında çektiği ve önemli bir sinemacı olarak kabul edilmesini sağlayan Cannes ödüllü Yol, Sürü, Umutsuzlar gibi filmleriyle tanınır.
    Yumurtalık ilçe yargıcı Sefa Mutlu'yu 14 Eylül 1974'de bir gazinoda tabanca ile öldürmekten 19 yıl hapse mahkûm olmuş ve cezasını tamamlamadan hapisten kaçıp, geri kalan yaşamını yurtdışında sürdürmüştür

    Sinema öncesi [değiştir]
    Yılmaz Güney aslen Şanlıurfa Siverek ilçesinde doğmuştur. 6 yıl sonra Adana nüfusuna kaydedilmiştir.
    Yılmaz Güney'in gerçek adı Yılmaz Pütün'dür. Kendi ifadesine göre Pütün kırılması zor sert meyve çekirdeği demektir. 1937 yılında, topraksız bir köylü ailenin iki çocuğundan biri olarak dünyaya geldi[2]. 10 yaşındayken evden kaçarak Adana'daki akrabalarının yanına gitti. Bir süre Kemal ve And Film şirketlerinin bölge temsilcisi olarak çalıştı. Üniversite okumak üzere Ankara'ya gitti ve Atıf Yılmaz ile tanıştı. Bu süreçte bir yandan da hikayeler yazıyordu. Daha sonra Atıf Yılmaz'ın da desteğiyle sinemada çalışmalarına başladı.
    16 Mart 1972 tarihinde hakkında açılan bir dava nedeniyle tutuklandı. Yapılan yargılama sonucu 10 yıl ağır hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı. 1974 Eylülünde, bir cinayet olayına adı karıştı ve on dokuz yıl mahkum edildi. Cezaevindeyken GÜNEY adlı bir sanat-kültür dergisi çıkardı. 13. sayıdan itibaren ülkede ilan edilen sıkıyönetim sonucunda dergisi kapatıldı ve hakkında yazdıklarından ötürü 10 ayrı dava açıldı. İstenen ceza toplamı yüz yıl idi. 1981 Ekiminde izinli olarak çıktığı Isparta Cezaevi'ne bir daha dönmeyerek yurt dışına çıktı.



    Sinemaya başlaması [değiştir]
    Yılmaz Güney, 1959 yılında Atıf Yılmaz'ın yönetmenliğini yaptığı Bu Vatanın Çocukları ve Alageyik isimli filmlerin hem senaryosunu yazar hem de filmlerde rol alır ve oynar. Karacaoğlan'ın Karasevdası'nda da yönetmen yardımcılığı yapar. Yeni Ufuklar ve On Üç gibi dergilere de öyküler yazan Yılmaz Güney, bir öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılanır ve 1961 yılında bir buçuk yıl hapis cezasına mahkum olur.
    İki yıl sonra tekrar kaldığı yerden devam eden Yılmaz Güney, o dönemde daha çok macera filmleri çeker. Filmlerinde ezilen, hor görülen bir "Anadolu çocuğunun" otoriteye başkaldırısı vardır. Bu dönemde Çirkin Kral lakabını alır. Bu dönemdeki en önemli Lütfü Akad'ın yönettiği ve kendisinin yazdığı bir film olan Hudutların Kanunu'dur. Bu dönem boyunca oyunculuğunu geliştiren Yılmaz Güney, abartısız ve yalın oyunculuk anlayışı bu dönemde artık oturtmuştur.

    Sürgün yılları [değiştir]
    Yılmaz Güney 1972 yılında "anarşistlere yardım ve yataklık yaptığı" gerekçesiyle 2 yıl hapse ve sürgüne mahkum edildi. Yılmaz Güney içeride kaldığı süre boyunca sinema ve sanat ile ilgili fikirlerini; şiir ve öykülerini o dönemde çıkarmaya başladığı Güney dergisinde yayınlamıştır. 1974'te cezaevinden çıktı. İki yıldan fazla cezaevinde kalan Yılmaz Güney aynı yıl Arkadaş filmini çekti. Yine aynı yıl Endişe adlı filmi çekerken Yumurtalık ilçesindeki bir gazinoda ilçe yargıcı Sefa Mutlu'yu tabancayla vurarak öldürmekten tutuklandı ve 25 Ekim'de Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlayan yargılamaların sonucu 13 Temmuz 1976'da 19 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Cezaevinde sinema ile olan ilgisi devam etti. Bu dönemde yazdığı Zeki Ökten tarafından çekilen Sürü ve yurt dışnda ve yurt içinde büyük ilgi gören ve Şerif Gören tarafından Yol çekildi.
    12 Eylül döneminde kendi dergisi olan Güney'de yazdığı yazılardan dolayı yaklaşık yüz yıla yakın ceza istemiyle yargılanıyordu. 1981'de Isparta yarı açık cezaevinden izinli olarak ayrıldı ve yurt dışına kaçtı. Cezaevinden firar ettikten sonra Yol'un kurgusunu tekrar yaptı ve Cannes Film Festivali'nde ödül aldı. Yurt dışına çıktıktan sonra Duvar filmini Fransa'da çekti.
    1984'te mide kanserinden ölen Yılmaz Güney, son yıllarını Paris'te geçirdi.