din-teoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din-teoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2012 Salı

MÜMTAZER TÜRKÖNE’NİN CEHALETİ (!) “19 Mayıs Kutlamaları Faşist İtalya’dan Alınmıştır” Yalanına Cevap

Yalancının….


Bu “Cumhuriyet tarihi yalancıları”na cevap vermeye yetişemiyorum doğrusu… Bir yalanlarını cevaplıyorum, derken yeni bir yalanla karşılaşıyorum!..
Bu “cumhuriyet tarihi yalancıları”, Cumhuriyete ve Atatürk’e saldırmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar; özellikle Cumhuriyet tarihinin önemli günlerinde, o günlerin coşkusunu azaltmak, o günleri coşkuyla yaşamak isteyen insanların kafasını karıştırmak için hemen harekete geçip yeni “yalanlar” üretiyorlar.
Örneğin, bu yıl; önce 23 Nisan, sonra da 19 Mayıs, bu Cumhuriyet tarihi yalancılarınca aynı yöntemle “sabote edildi”.
Hatırlarsınız! “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” sırasında Prof. Cemil Koçak, “23 Nisan’ı çocuk bayramı yapanın Atatürk olmadığını” iddia etmişti. Şimdi de, Prof. Mümtazer Türköne, “19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı”nın Faşist İtalya’dan alınan faşist bir ritüel olduğunu” iddia etti.
Prof. Cemil Koçak’ın ve Prof. Mümtazer Türköne’nin “kim olduğunu” çok iyi biliyorsunuz! Bu nedenle onlardan söz etmeyeceğim…
Ben bu yazımda, Mümtazer Türköne’nin “19 Mayıs kutlamaları Faşist İtalya’dan alınmıştır” iddiasına cevap vereceğim.
Önce, Zaman yazarı Mümtazer Türköne’nin kurtuluş mücadelesinin başladığı 19 Mayıs kutlamaları için “Faşist bir ritüel” dediği o yazısından bazı bölümler okuyalım:
“Yobazlık tam olarak böyle bir şey olmalı. Bir şeyi hiç sorgulamadan, anlamı üzerinde hiç düşünmeden, bir çift öküzün tarla sürerken yanında gördüğü izi takip etmesi gibi hûşû içinde tekrarlamak. 19 Mayıs kutlamaları 1932′nin faşist İtalya’sından alınma. Neden değiştirmek aklımızdan bile geçmiyor?”
“40 yıl öncesinin gençliği ile bugünün gençliğinin noktasından virgülüne kadar aynen yaptığı yegâne şey 19 Mayıs kutlamaları olmalı. Mayıs ayını başından sonuna eğitim ve öğretim amaçları dışına çıkartan garip bir ritüel. Beden eğitimi öğretmenlerinin bütün kontrolü ele aldığı, diğer öğretmenlerin mecburen anlayış gösterdiği bir eğitim ve öğretim boşluğu. Neden? Herkes 19 Mayıs provaları ile meşgul. 1930′ların İtalya’sında kalan faşist gençlik eğitimi uygulamalarını, olduğu gibi tekrarlamak için.”
“Bize düşen, gençlerimize vermemiz gereken, bilimin aydınlığında eleştirel aklın rehberliğinde şu soruyu sormak: Faşizmin dünyada bizden başka örneği olmayan bu ritüelini, koca koca adamların ciddi ciddi emek harcadığı, önemsediği bu müsamereyi üzerinde hiç düşünmeden ve sorgulamadan neden tekrarlıyoruz?”
Görüldüğü gibi “büyük profesör!” Mümtazer Türköne, “19 Mayıs kutlamalarının 1930’ların ‘faşist İtalya’dan alındığını” iddia ederek, kendince Atatürk’ü ve Cumhuriyeti “faşistlikle” suçluyor; suçluyor ama kelimenin tam anlamıyla yine baltayı taşa vuruyor.
Neden mi?
Şöyle ki: “Büyük profesör” Türköne’nin 1930’ların faşist İtalya’sından alınma olduğunu iddia ettiği 19 Mayıs kutlamaları, 1916 yılından beri Osmanlı’da kutlanan “İdman Şenliği”nden esinlenerek gerçekleştirilmiştir.
Üstelik “İdman Şenliği”nin kutlandığı ay da yine Mayıs ayıdır.
Türk spor tarihinin ilk bayramı olarak değerlendirilebilecek İdman Şenliği, 12 Mayıs 1916 tarihinde Kadıköy’deki “Papazın çayırı” olarak bilinen, o zamanki adıyla “İttihatspor Sahası”, şimdiki adıyla “Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı”nda gerçekleştirilmiştir. Beden eğitimci Selim Sırrı Tarcan’ın Yüksek Öğretmen Okulu öğrencileriyle toplu olarak gerçekleştirdiği bu şenlik, Osmanlı ülkesinde, sporun bir ‘bayram’ nedeni olarak algılandığını göstermesi bakımından ilgi çekicidir[1]
12 Mayıs 1916’da Kadıköy’de “Papazın çayırında” kutlanan “İdman Şenliği”ni anlamak için Osmanlı Genç Dernekleri’ni bilmek gerekir.
Osmanlı Güç (Genç-İzci) Dernekleri, 1914 yılında kurulmuştur. Genç Dernekleri’nin kuruluş nizamnamesinin 1. maddesi şöyledir:
“Genç evladı memleketi maddeten ve manen vatan müdafaasına hazırlamak ve ölünceye kadar kavi ve sağlam bir vatansever hasletini muhafaza etmesini temin maksadıyla berveci ati güç dernekleri teşkil olunur.
Evvela umum resmi mekteplerde, medreseler ve resmi, müesseslerde mecburi olarak genç dernekleri teşkil olunur.(…)”
Güç Dernekleri Nizamnamesi’nin 2. maddesine dayanılarak Harbiye Nezareti tarafından “Güç Dernekleri Talimatı” yayınlanmış ve Harbiye Nezareti’nde bir “Osmanlı Güç Dernekleri Müfettişi Umumiliği” kurulmuştur.[2]
“Osmanlı Güç Dernekleri ve buna bağlı bulunan izcilik dernekleri, askerliğe hazırlık mahiyetindedir. Resmi okullar müesseseler, medreseler için mecburi; özel okullar, ekalliyet (azınlık) okulları ve halk teşekkülleri için ihtiyaridir (seçmelidir).”[3]
Görüldüğü gibi, Birinci Dünya Savaşı’nın başında, 1914 yılında, İttihatçılar, gençleri bedenen ve ruhen “idmanlı” ve “formda” tutmak için “Osmanlı Güç (Genç) Dernekleri”ni kurmuşlardır ve işte bu “Genç Dernekleri”, ilki 12 Mayıs 1916 olmak üzere “İdman Şenlikleri” düzenlemeye başlamıştır.
Şimdi sıkı durun! Çünkü şimdi “büyük profesör” Mümtazer Türköne gibilerin bilmedikleri, bilmek istemedikleri, onları çok şaşırtacak bir gerçeği açıklayacağım!
12 Mayıs 1916 tarihinden itibaren “İdman Şenlikleri” düzenlemeye başlayan bu Genç Dernekleri’nin 1916’daki Genel Müfettişi, Mustafa Kemal ATATÜRK’tür.
O günlerde sona ermiş olan Çanakkale Savaşı’nın Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal, Harbiye Nezareti tarafından, 1915 yılı Aralık ayı başında “Osmanlı Genç Dernekleri Müfettişi Umumiliği’ne” atanmıştır. Bu atamanın temel nedeni, Mustafa Kemal’le yıldızı bir türlü barışmayan Enver Paşa’nın, Mustafa Kemal’i etkisiz bir görevle “oyalamak” istemesidir. Ancak Mustafa Kemal “Osmanlı Genç Dernekleri Müfettişi Umumiliği” görevini gayet ciddiye alarak bazı önemli çalışmalar yapmıştır.
Mustafa Kemal’in bu görevdeyken yaptığı en önemli çalışmalardan biri “spor ve benden eğitimi” konusunda bir rapor hazırlayıp dönemin hükümetine sunmasıdır.
Mustafa Kemal’in o raporundaki bazı bölümler şunlardır:
“Harbiye Nezareti Osmanlı Genç Dernekleri Müfettişi Umumiliği
No: 11
Makam-ı Celil-i Uzma’ya
Mahrem
(…..)
Orduyu terhis ızdırabında bulunan yeni hükümet, 12 yaşından itibaren gençleri vatani ve milli bir gaye ve terbiye ile, yaşları ile mütenasip, fenni ve yeknesak bir surette yetiştirmek mecburiyetindedir. Bu bakımdan milletin en aydınlarını teşkil eden subaylardan okullarda ve genellikle dernekler teşkilatında öğretmen ve rehber sıfatıyla tercihen faydalanılması lazımdır. Bu suretle subaylarımızın hükümete mali bir yük teşkil etmeyecekleri gibi, en yararlı bir vazife ile görevlendirilmiş olacaklardır.
Genç Dernekleri Teşkilatı’nı verimli esaslara istinat ettirmek için Milli Savunma, Milli Eğitim ve Evkaf Bakanlıkları ile mahalli belediyeler ve teşkili düşünülen Cemaat-ı İslamiye’nin müşterek yardımları sağlanmalıdır.
Genç Dernekleri Umumi Müfettişliği’ne bağlı olmak üzere bölgelere göre dernekler müfettişlikleri ihdas edilmelidir.
Okullarımızda mesleki ve bedeni eğitim konusunda esaslı bir program ve faaliyet yoktur. Kulüplerde gençler, basit oyunlar ve fikirleri zehirleyen politika ile meşgul oluyor. Gençliğin gelişmesine yararlı başka bir cemiyet hemen yok gibidir. Bu gibi kulüp ve cemiyetlerde sağlığı koruma, iyi geçinme, fikri eğitim, anatomi ve fizyolojiye ait umumi derslerin konusu bile yer almıyor. (…)
Son zamanlarda Milli Eğitim okullarında sınırlandırılan beden eğitimi ders saatleri arttırılmalı, Genç Dernekleri ile alakalı görev ve kuruluşlar devam ettirilmeli ve köylere kadar esaslı bir şekilde yayılmaları sağlanmalıdır.
Spor kulüplerinin ıslahı ile müdavimlerine gençlik dernekleri teşkilatı ile de münasebet teşkil etmeleri kabul ettirilmelidir.
Gerek okullarda, gerek spor kulüplerinde ve cemiyetlerde Genç Dernekleri kıyafetinin kabulü, sağlığı koruma, sosyal eğitim, fizyoloji ve anatomi derslerinin öğretimi ve umum için gece derslerinin ihdası temin edilmelidir.
Cüz’i de olsa, bütçenin müsaadesi nispetinde ödenek sağlanmalıdır.
Bütün Genç Dernekleri’nin teşkilatına girecek olan fakir çocuklara memleketin sanatı ile mütenasip iş bulup sanatkar olarak yetiştirilmek sureti kişisel çalışmalarına dayanan geçimlerini sağlamaları öngörülmektedir.
Terbiyevi ve İçtimai Genç Dernekleri Mecmuası’nın eskiden olduğu gibi yayımına devam edilmelidir.
Vaktiyle astsubay okullarına 13-14 yaşındaki öğrencinin bile çantasız, silahlı talim ve terbiyeyi ifaya muktedir olduğunun tecrübe edilmesini istemiş idim. Bu talebim is’af edilmiştir. Binaenaleyh, kulüp ve okullarda nişan taliminin milli bir eğlence tarzından ihdası, milli bayramların ihyası ele alınmalıdır.
İzci, keşşaf veya spor kulübü adı altında vücuda getirilecek bütün teşkilat, Genç Dernekleri meyanında addedilerek, dernekler genel müfettişliğine bağlı olmalıdır. (…)
Genç Dernekleri Umumi Müfettişi Miralay Mustafa Kemal”[4]
Mustafa Kemal’in “spor ve beden eğitimi” konusunda hükümete önerileri, onun Osmanlı’da “sporun” ve “beden eğitimin” yaygınlaştırılmasını istediğini ve gençlerin askeri, kültürel, sosyal ve toplumsal gelişimleri için spor ve beden eğitiminin çok önemli olduğunu düşündüğü göstermektedir.
Mustafa Kemal’in Osmanlı Hükümeti’ne verdiği bu raporun 11. Maddesindeki “milli bayramların ihyası ele alınmalıdır.” ifadesi çok dikkat çekicidir. Mustafa Kemal’in bu önerisi dikkate alınarak 12 Mayıs 1916 tarihinden itibaren Osmanlı’da bir “milli bayram” havasında “İdman Şenlikleri” düzenlenmeye başlanmıştır.
Araştırmacı Ergun Hiçyılmaz, 11 Şubat 1977 tarihinde Tercüman gazetesinin spor sayfasında, Mustafa Kemal’in bu raporunu yayımlamış ve şu değerlendirmeyi yapmıştır:
“İzcilik (keşşaflık), bu biçim ve özle oluşurken Atatürk, Genç Dernekleri Müfettişi olarak spor ve gençlik kavramının tam içinde bulunuyordu. Miralay (Albay) rütbesindeki Atatürk, hem denetleyici hem de uygulama alanının içinde faal bir sporcu olarak çalışıyordu. Mustafa Kemal, bu çalışmalar sonunda elde ettiği bilgileri, bulduğu çareleri sıralıyordu. Mustafa Kemal, Genç Dernekleri yönetmeni olarak hazırladığı bu raporu Harbiye Nezareti’ne vermişti.”[5]
Hükümet, Mustafa Kemal’in raporunu dikkate almış ve 17 Nisan 1916 günü “Genç Dernekleri Teşkili Hakkında Kanunu Muvakkat ve Talimatnamesi”ni yürürlüğe koymuştur.[6]
Genç Dernekleri Talimatnamesi’nin 12. Maddesi’nde, “Umum Osmanlı Genç Derneklerinin yürüyüş halinde ‘Dağ Başını Duman Almış’ şarkısını terennüm edecekleri” belirtilmiştir.[7]
Bu marş, İsveçli besteci Feliks Körling’e aittir. Yüksek Beden Eğitimi öğrenimi aldığı İsveç’ten yurda dönen Selim Sırrı Tarcan, bu marşı getirip güfte yapılması için Ali Ulvi Bey’e vermiştir. 1915 yılında güfte yapılan bu marş, ilk defa İstanbul Erkek Öğretmen Okulu’nda söylenmiştir. İlk söylenişinden itibaren çok beğenilen bu marş çok kısa bir zamanda yurdun dört bir yanına yayılmıştır.
İşte, daha sonra Kurtuluş Savaşı’nın ve Atatürk Devrimi’nin “Gençlik Marşı” biçiminde dillere düşecek olan bu “Dağ Başını Duman Almış” marşı, 12 Mayıs 1916 tarihinde, Kadıköy’de Papazın çayırında yapılan o ilk “İdman Şenliği”nde Selim Sırrı Tarcan tarafından şenliğe katılan öğrencilerce seslendirilmiştir.[8]
Mustafa Kemal’in Genç Dernekleri Başkanı iken hükümete verdiği rapor doğrultusunda Selim Sırrı Tarcan’ın hazırladığı “Genç Dernekleri Kanunu Muvakkat Talimatnamesi”nin 12 maddesinde yer alan “Dağ Başını Duman Almış” marşını çok geçmeden Mustafa Kemal de öğrenmiştir.[9]
Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmış ve bir hafta kadar sonra da Samsun’dan Havza’ya geçmiştir. Mustafa Kemal 1919 Haziranı’nda Samsun’dan Havza’ya giderken, otomobilinin bozulması üzerine, otomobilinden inerek mahiyetindekilerle birlikte yürümeye başlamıştır. İşte bu yürüyüş sırasında bir ara dudaklarından, bu “Dağ Başını Duman Almış Marşı” dökülmeye başlamıştır.
Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’na başlarken bizzat söylediği “Dağ Başını Duman Almış Marşı”, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Cumhuriyetin en önemli “sembol” marşlarından biri olarak sıkça söylenmeye başlanmıştır.

20 Haziran 1938 tarihinde 19 Mayıs, Gençlik ve Spor Bayramı olarak kabul edilirken bu bayramın marşı olarak da “Dağ Başını Duman Almış Marşı” kabul edilmiştir.[10]
Cumhuriyet’in ilk yıllarında spor ve beden eğitimi konusunda Osmanlı Devleti’nden aynen devralınan Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı, Türkiye Cumhuriyeti’nin, sporu ulusal ölçekte örgütleyen ilk üst spor kurumu olma özelliğini taşımıştır. Kurum, 1923 yılında yürürlüğe giren bir kararnameyle, ‘kamu yararına hizmet eden kurumlardan biri’ olarak kabul edilmiştir. Bu karar, “devrimci kadronun” sporu kamu hizmeti olarak gördüğünü gösteren önemli bir belge niteliğindedir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı, “federatif” bir yapı içinde, özel kulüplerin kendi kendilerini yönetimi ilkesiyle çalışmakta ve sporu kişilerin / kulüplerin malı olarak kabul etmektedir. Cumhuriyet yönetimi, sporun örgütlenmesini kulüplerin kendilerine bırakmıştır.[11] Yani “faşist” değil “özgürlükçü” ve “özerk” bir anlayış söz konusudur.
Şimdi taşları üst üste koyalım:
« 1914 yılında “Osmanlı Güç (Genç) Dernekleri” kurulmuştur.
« Mustafa Kemal, Aralık 1915’te “Genç Dernekleri Genel Müfettişliği”ne atanmıştır.
« Genç Dernekleri Genel Müfettişi Mustafa Kemal, 1916 yılı başlarında hükümete “spor ve beden eğitimi” konulu bir rapor vermiştir.
« Mustafa Kemal’in Osmanlı Hükümeti’ne verdiği bu raporun 11. Maddesindeki “milli bayramların ihyası ele alınmalıdır.” ifadesi çok dikkat çekicidir.
« Bu rapor doğrultusunda Selim Sırrı Tarcan tarafından hazırlanan “Genç Dernekleri Teşkili Hakkında Kanunu Muvakkat ve Talimatnamesi”, 17 Nisan 1916 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
« Genç Dernekleri Talimatnamesi’nin 12. Maddesi’nde, “Umum Osmanlı Genç Derneklerinin yürüyüş halinde ‘Dağ Başını Duman Almış Marşı’nı söyleyecekleri”, belirtilmiştir.
« 12 Mayıs 1916 tarihinde Kadıköy’de Papazın çayırında, Selim Sırrı Tarcan başkanlığında ilk “İdman Şenliği” düzenlenmiştir. Tarcan, bu şenlikte “Dağ Başını Duman Almış Marşını” söyletmiştir.
« Mustafa Kemal, Haziran 1919’da Samsun’dan Havza’ya giderken “Dağ Başını Duman Almış Marşını” söylemiştir.
« 20 Haziran 1938 tarihinde 19 Mayıs, “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kabul edilirken “Dağ Başını Duman Almış Marşı” da bu bayramın marşı olarak kabul edilmiştir.
Kısacası, 19 Mayıs kutlamaları,“büyük profesör” Mümtazer Türköne’nin iddia ettiği gibi 1930’ların faşist İtalya’sından alınmış “faşist bir ritüel” değil; ilki 12 Mayıs 1916’da Osmanlı’da kutlanan “İdman Şenliği”nden esinlenerek 1938’den itibaren kutlanmaya başlanmış “gençlik ve spor” bayramıdır. Üstelik bu öyle bir esinlenmedir ki, 1916’daki “İdman Şenliği”nde kullanılan “marş” bile aynen 1938’de kutlanmaya başlanan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı”nda kullanılmıştır.

Ayrıca, 19 Mayıs, Atatürk döneminde (ki bu bir yıldır) sadece “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanmıştır. 19 Mayıs’ın “Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanması” 12 Eylül Darbesi’nden sonradır.
“Ölümsüz olmak için şehirlerin temellerine sığınmak gerekmez” diyerek adını hiçbir şehre vermeyen Atatürk, hatırlanmak için de hiçbir bayrama adını vermemiştir.
Şimdi “büyük profesör” Mümtazer Türköne’nin şu satırlarını tekrar hatırlayalım:
“Yobazlık tam olarak böyle bir şey olmalı. Bir şeyi hiç sorgulamadan, anlamı üzerinde hiç düşünmeden, bir çift öküzün tarla sürerken yanında gördüğü izi takip etmesi gibi hûşû içinde tekrarlamak…”
Ve şimdi soralım!
Acaba öküz kim?
Not: Fransa’da yayınlanan “L’ Auto” adlı Spor Dergisi, Kasım 1938 sayısında Atatürk’ü “Dünyada ilk defa beden eğitimini zorunlu kılan devlet adamıydı” diye tanımlamıştır.
Cumhuriyet tarihi yalancılarına cevap vermeye devam edeceğim….
Sinan MEYDAN 21 Mayıs 2011
İLK KURŞUN

[1] Cem Atabeyoğlu, “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Spor”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, C.6, s.1478; Kurthan Fişek, Türkiye Spor Tarihi, İstanbul, 1985, s. 88.,[2] Haluk San, Türk Spor Tarihinde Atatürk, 2.bs, İstanbul, 1999, s. 55,56.,[3] age, 56.,[4] “Atatürk Diyor ki”, İz Dergisi Özel Sayısı, Türkiye İzciler Birliği Yayını, 15 Aralık 1973, s.2; San, age, s.58-61.,[5] Tercüman, 11 Şubat 1977.,[6] San, age, s.62.,[7] age, s. 73.,[8] İbrahim Ural, Bu da Bilmediklerimiz, İstanbul, 2009, s.79.,[9] San, age, s.74.,[10] Meydan Larousse, C.5, s.98; San, age, s.74; Ural, age, s. 80.,[11] Hilal Akgül, “Cumhuriyet Dönemi Spor Adamlarından Burhan Felek” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, S.49, C. XVII, Mart, 2001.

TÜRKİYE’DE MASONLUK TARİHİ 1 Bojidar Çipof - Haberler


Dışarıdan, toplama bilgilerle, birtakım kitaplardan alıntılarla masonluk hakkında yazı yazanların bu konuda eksik olduğu görülür. Masonik yapılanmanın tam olarak bilinmemesi nedeniyle yapılan bazı yorumlar da bu nedenle spekülasyon olmanın ötesine geçemez. Bu güne değin masonluk hakkında, mason olmayan kişilerce yazılan kitap ve makale türü çalışmalar bu nedenle gerçek senteze varamamışlardır. Masonluk yaşantısına devam eden bir mason ise bu yönde bir kitap ve benzeri çalışmayı dışarıda basılmak/dağıtılmak maksadıyla ortaya koyamaz! Çünkü masonluğun genel prensibi olan içlek (ezoterik) çalışmanın doğal tezahürü olarak masonluğun sırlarını (gizlerini) açıklayamaz.

Uzun yıllar mason derneği üyeliğimiz oldu. Belki bir merak ile başlayan ve geçen yıllar içinde biraz daha bir şeyler öğrenme arzumuz; 2004 yılında dini inançlarımızla çatıştı. Masonlukta, “Allah” mevhumunun karşısına çıkarılan “Evrenin Ulu Mimarı” kavramıyla olan bu çatışmaya ve o platformda artık bulunmak istememenin ağır basmasıyla da bizi 27. Dereceye geçmeyi hak kazandığımız bir esnada istifaya götürdü.
Bu yazı dizimiz, masonları tatmin etmeyecektir zira yazımızda masonları övmeyeceğiz. Bu yazı dizimiz mason karşıtlarını da tatmin etmeyecektir zira masonları bilinçsiz bir şekilde yermeyeceğiz ya da küfür etmeyeceğiz. Masonlukla ilgili olarak bir giren bir daha ayrılamaz gibi çok absürt bir kanı vardır!
Masonluk, tüm Dünya’da olduğu gibi bizde de tüzel kişiliği olan bir dernek vasıtasıyla işlemektedir ve “Dernekler Kanunu”nun ilgili maddeleri gereğinde de her üye özgür iradesiyle dernekten ayrılabilir. Evet, ayrılmaması için manevi baskı yapılması olasıdır ve bize yapılmıştır. Ancak Kanun’un ilgili maddesini de içeren ihtarî bir faks’ımızın ardından, ciddiyetimizi yasal mecraya da taşıyacağımız hususundaki kararlılığımız, henüz 1 saat geçmeden kaydımızın silindiği ile ilgili belgenin tarafımıza ulaştırılmasını sağlamıştır.
Tarih bilimi; belge ve bilgilerin, kaynak gösterilmek suretiyle ve tarafsızlıkla ortaya konulmasıyla geçmişin bilinmesi ve anlaşılması işlevini yerine getirir. Bu yazı dizimizdeki verilerin tümünün çok uzun bir emek ve bilgi birikimi ile ortaya çıkmış olduğunu belirtmek isteriz. Bu yazı dizisindeki bilgiler, dernek üyesi iken “en fazla konferans” verenler arasında olan eski bir masonun tecrübeleri ve bilgi donanımı ile kaleme alınmıştır.
Yazının “Tarihsel Süreci” anlatan kısmı, şu anda masonlarca da “kaynak” olarak kabul edilen “Defne Yüksek Yetkinleşme Atölyesi 2000-2001 Yılı Konferansları”nı ihtiva eden bir kitabın 177-200 sayfalarındaki makalemizdir. “Suprem Konsey’in 140 Yıllık Tarihi (1860-2001)” adlı bu makale; üst derecelerdeki bir konferans için hazırlanmıştı ve üst derecelerin tarihi ile daha fazla ilgiliydi. Bu yazı dizisinde, “Türkiye’deki Masonluk Tarihi” tüm dereceleri (1. Dereceden 33. Dereceye kadar) kapsayacak bir şekilde irdelemektedir. Yazı içindeki masonik terimlerin iyi anlaşılabilmesi için de ayrıca parantez içinde kısa açıklamalar yapılmıştır.
MASONİK YAPILANMA

Türk Masonluğu ile ilgili tarihsel sürece başlamadan evvel, masonik yapılanmayı da tarif etmek ve bu yazı içeriğindeki bazı kavramlar hakkında bilgi vermek, masonluğun çalışma şematiğinin daha iyi anlaşılması açısından çok önemlidir.
Türkiye’de faaliyet gösteren iki erkek ve bir bayan mason derneği vardır:
“Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası”
“Özgür Masonlar Büyük Locası”
“Kadın Mason Büyük Locası”
Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası; “İngiliz Masonluğu” paralelinde çalışır ve kısaca “Muhafazakârlar” olarak tanımlanır.
Özgür Masonlar Büyük Locası ise “Fransız Masonluğu” ile daha yakındır ve kısaca “Liberaller” olarak tanımlanır.
Kadın masonların yapılanmasına Özgür Masonlar Büyük Locası yardımcı olmuş, 1991’de kadın masonluğu oluşumunu evvela kendi bünyelerinde ama farklı bir dernek olarak başlatıp, bu oluşum belli bir dereceye vardığında da eğitimine ve organizasyonuna destek olmuştur.
Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası ise İngiliz Masonluğu’nun ana prensipleri dâhilinde “kadın” masonları kabul etmez ve kesinlikle yadsır. Zaten diğer mason grubu olan Özgür Masonlar Büyük Locası üyelerini de mason olarak kabul etmezler ve bu grupta olan masonlara (masonik açıdan) “düzensiz” tanımlaması yaparlar.
Dünya’da masonluğun “muhafazakâr” ve “liberal” olarak ikiye ayrılması, bunun nedenleri ve aralarındaki görüş farklılıkları, bu yazımızın ana konusu değildir ve bir başka yazıda “Dünya Masonluk Tarihi” başlığıyla ele alınabilecek başlı başına bir konudur.
Türkiye’deki masonlar; Dünya’da en yaygın ve 33 dereceli bir sistem olan; “Eski ve Kabul Edilmiş İskoç Riti” ile çalışırlar. (Ritüel= Bir törenin yapılış şekli. Bu bağlamda; kiliselerdeki ayinler de belli bir ritüele göre icra edilirler. Masonik bir toplantının da uygulama şekline ritüel denmektedir.)
Masonluğun ilk üç derecesini “Büyük Loca” adı altında yasal olarak kurulmuş bir dernek, 4. Dereceden, 33. Dereceye kadar olan kısmını ise “Yüksek Şüra” ya da “Suprem Konsey” adı altında yine yasal olarak kurulmuş bir başka dernek yönetir.
Halk arasında daha fazla bilinen “Büyük Loca” kavramı buzdağının sadece görünen kısmıdır. Bunun ardında; 4. Dereceden başlayarak, 33. Dereceye kadar giden bir süreç daha vardır ve masonluğun esas gizleri kısaca “üst dereceler” olarak tanımlanan bu derecelerdedir.
İlk üç derece; çırak, kalfa ve üstad dereceleridir. Bunlar; “Mavi Dereceler” ya da “Remzi Dereceler” denir ve bir “Büyük Loca” tarafından yönetilir. Büyük Loca; “Demokratik” bir yapılanmadır ve tüzükte belirlenen kıdem (süre) ve diğer koşullara uymak şartıyla, bu derneğe üye olan herkes kendi locasının yönetimine ve isterse “Büyük Loca” yönetimine de aday olabilir.
Dördüncü ile otuz üçüncü derece arasındaki dereceler ise bir başka mason derneği tarafından yönetilir ki bu ikinci derneğin yapısı pek bilinmez. Gizli olan bu üst derecekleri yöneten 2. dernektir.
Bu 2. dernekte “Demokrasi” yoktur. Çünkü burada yöneticiler sadece 33. Derecede olan masonlardır. Bu durumda 33. Dereceyi almamış bir mason doğal olarak, dernek yönetimi ile ilgili söz sahibi de olamaz.
2. dernek “Otokratik” yöntemle (buyurgan) yönetilir. Yapılan (yasal) dernek seçimleri, gelen Devlet görevlilerine karşı göstermeliktir. Çünkü 4. Derecede olan bir mason da yasal olarak o derneğin bir üyesidir, ama yönetime girmeye, aday olmaya (Masonik Yasalar) açısında hakkı bulunmaz.
İlk üç dereceyi yöneten “Büyük Loca” ile 4-33. Dereceleri yöneten “Yüksek Şüra” ya da “Suprem Konsey” arasında bir “Konkordato” vardır. Bu konkordatoya göre 4. ile 33. arasında bir derecede olan bir mason, Büyük Loca’da da “Düzenli” olmak zorundadır. Başka bir anlatımla; devam ve ödenti yükümlülükleri açısından “Düzensiz” olmamalıdır. Bir mason üyesi olduğu Büyük Loca’ya “Ben artık üst derecelere geçtim. Bundan sonra ilk ya da alt derecelere gitmeyeceğim” diyemez. Çünkü alt derecelere devam etmezse “mason” sanı ortadan kalkar.
(Büyük locanın örgütlenmesine ve yetki alanı içinde bulunan locaların toplamına “obediyans” denir ki bu tanım yazımız içinde sıkça geçecektir.)
Büyük Loca tarafından yönetilen 1.-3. Dereceler şunlardır:
1.Derece= “Çırak”
2.Derece= “Kalfa”
3.Derece= “Üstad”

Suprem Konsey tarafından yönetilen 4.-33. Dereceler ise şöyle ayrılırlar:
4-14. Dereceler arasında çalışan birimin adı “Atölye”
15.-18. Dereceler arasında çalışan birimin adı “Şapitr”
22.-30. Dereceler arasında çalışan birimin adı “Aeropaj”dır.
Masonluğun ana felsefesi 30. Derecede biter. 31. ve 32. Dereceler; Yüksek Yargılama ve Disiplin kurullarıdır. 33. Derece ise yukarıda belirtildiği gibi “Yüksek Şüra” ya da “Suprem Konsey” adını taşır. Suprem Konsey; 33.ler meclisidir ve kendilerini “Ritin Egemen Otoritesi” olarak sayarlar.
BU YAZI DİZİMİZ; 5 BÖLÜM VE GÜN AŞIRI OLARAK YAYINLANACAKTIR. LÜTFEN DİĞER BÖLÜMLERİ DE TAKİP EDİNİZ

BOJİDAR ÇİPOF

TÜRKİYE’DE MASONLUK TARİHİ -2-





BU YAZI DİZİMİZ; 5 BÖLÜM VE GÜN AŞIRI OLARAK YAYINLANACAKTIR. LÜTFEN DİĞER BÖLÜMLERİ DE TAKİP EDİNİZ. YAZARIN MASONLUK HAKKINDAKİ DEĞERLENDİRMESİ “SONUÇ” KISMINDA YAPILACAKTIR.
***
1. DÖNEM
Osmanlı topraklarında ilk masonik faaliyetler Sultan 3. Ahmet (1703-1730) devrinde başladı. Burada bulunan yabancı masonların kendi obediyanslarına bağlı localarda masonik çalışmalar yapmaya başladıkları bilinmektedir. Zamanla Osmanlı vatandaşı gayrimüslimler ile görev icabı yurtdışına giden devlet memurları da mason olmaya başladılar. Örneğin, 1720 yılında, Fransa’ya “Fevkalade Büyükelçi” olarak atanan “Yirmisekiz Mehmet Çelebi” ile oğlu “Sait Çelebi” ilk Türk masonları arasındadır. Osmanlı topraklarında kurulan mason localarının 1738 yılından itibaren; İstanbul, İzmir, Halep ve daha birçok şehirde faaliyet göstermek oldukları, çeşitli masonik kaynaklarda yer alır.
Masonluğun Osmanlı hudutlarında yayılması “Kırım Harbi” (1853-1856) ve sonrasında artar. Bu dönem aynı zamanda, Osmanlı Devleti’nin Batı’lı güçlere çok fazla taviz verdiği bir dönemdir. Kırım Harbi sonrasında ülkeye gelen, İngiliz, Fransız ve Kuzey Doğu İtalyan Devleti askerleri, ülkede bulunan yabancı tacirler ve görev icabı bulunan yabancı diplomatlar vasıtasıyla Osmanlı’da masonik faaliyetler artmış ve yabancı obediyanslara bağlı olarak çalışan localar kurulmaya başlanmıştır.
24 Haziran 1861’de Prens Halim Paşa “Kadim ve Makbul İskoç Riti’nin Şuraî Alî-î Osmanî’si” adı altında ilk Türk “Suprem Konseyi”ni (ya da sadece Yüksek Şüra olarak tanımlanır) kurdu. (Halim Paşa; Sait Halim Paşa’nın babası, Mısır Hidiv’i İsmail Paşa’nın yeğenidir.)
Osmanlı topraklarında çalışan localar, ilk zamanlarda yabancı bir büyük locaya (obediyansa) bağlı olarak çalışmaktaydılar. 1861’de kurulan Suprem Konsey; çalışma yapacak yeterli sayıda mason bulamadığı için uzun ömürlü olamadı ve bir müddet sonra masonik tabir ile uykuya yattı. Uykuya yatış tarihi tam olarak bilinmemektedir. Sadece, 1861’de kuruluşu ile ilgili ve 1869’da Dünya masonları tarafından kabul edildiğine (tanındığına) ait belgeler vardır ve bundan ötürü de uykuya yatış tarihinin 1869’dan daha sonraki bir yılda olması gerekir. 1869’dan sonra ve birazdan açıklanacak olan yeniden yapılanmanın (reorganizasyon) yapıldığı 1909 tarihleri arasında ortaya nasıl bir varlık koyduğu hakkında ise çok az bilgi/belge vardır.
Masonlar; bir sebeple gittikleri ülkelerde, kendi ülkelerine bağlı bir masonluk yapılanması orada yoksa kendi obediyanslarına bağlı olarak masonik çalışmalar, toplantılar, hatta üye alımları dahi yaparlar/yapmışlardır. Osmanlı topraklarında görevle bulunan masonlar -başta diplomatlar ve yabancı tacirler- da bu şekilde masonik çalışmalar yaptılar. Masonluk için genel bir tanımlama ile en başarılı olarak Batı’nın eski müstemleke ülkelerinde faaliyet sergilemiştir.
Osmanlı belki bir İngiliz, Fransız ya da İtalyan müstemlekesi (şeklen) hiç olmamıştır, fakat kapitülasyonlar ve büyük maddi borçları nedeniyle zaten gırtlağı bir müstemlekeden daha fazla sıkılmış ve çok zor durumda olduğu da hatırlanmalıdır.
23 Haziran 1863’de İngiltere Büyük Locası’na bağlı olarak “L’union d’Orient” Locası İstanbul’da kuruldu ve Türkiye’deki tüm masonları bir araya getirmeyi amaçladığı ilân etti. Saraya çok yakın bir hukukçu olan “Louis Amiable”, bu locanın üstadı muhteremi olduğunda ilk iş olarak Fransızca olan ritüelleri Türkçeye çevirtti.
Bu locaya zaman içinde Osmanlı Devleti içindeki kilit mevkilere bulunan (başta asker) masonlar katılmaya başladılar. Örneğin: 1869 matrikülünde; (kısaca üye kütüğü denebilir) Sadrazam İsmail Ethem Paşa, Birinci Yaver Rauf Bey gibi yüksek mevkilerde bulunan toplam 15 kişi bu locada üye görünmektedir. Bu locanın, (kendilerince) çok başarılı çalışmalar yapması üzerine 4-18 dereceler arasında çalışmalar yapması için bu locanın uzantısı olarak bir de şapitr kuruldu.
Burada dikkat edilmesi gereken şu husus vardır: 4 ve üzeri derecelerde çalışma yapmak üzere 1861’de Prens Halim Paşa tarafından kurulan “Kadim ve Makbul İskoç Riti’nin Şuraî Alî-î Osmanî’si” adı altındaki Türk Suprem Konseyi’nin, çalışmalarını sürdüremediğinden dolayı uykuya yattığını belirtmiştik. Zira bu oluşuma katılacak mason bulunamamıştı, ancak enteresan olan da yabancı kökenli bir mason oluşumu kendine pekâlâ üye bulabiliyor ve örgütlenebiliyordu.
Bu dönemde ayrıca İngiliz Masonluğu’na bağlı localarda, o locaya bağlı “Royal Arch” şapitrleri de kurulmaya başlandı. Bunu da çok kısaca açmak gerekirse İngiliz Masonluğu; 4 ve üzeri dereceleri yadsıyan ama içinde de barındıran bir sistemdir. Bu bir tezat olarak algılanabilir ki öyledir…
İngiltere Büyük Locası; geçmişten bu güne değin, kendini masonluğun anası sayma itiyadındadır. Üst dereceli çalışmaları yukarıda belirttiğimiz gibi bu söylemle tezat da teşkil etse engellemez (üst derecelerin ayrı bir dernek olduğunu önceki bölümde belirtmiştik) ama yadsır.
Ve bu bağlamda, İngiliz Masonluğu çerçevesinde; 3. Dereceden devamla ortaya çıkan “Royal Arch” oluşumunu da destekler. Royal Arch sistemi; bu kadar basit ve bu kadar kısa tanımlanamayacak ve çok karmaşık bir konudur.
(Bu husus; ancak Dünya Masonluk Tarihi başlığında bir çalışma içinde irdelenebilir. Burada sadece çok kısa bir vurgu yaptık)
Bunlara bir örnek olarak; 20 Eylül 1865 tarihinde 107 berat numarası ile kurulan, “Thistle Of The East Royal Arch Şapitri”ni ve 16 Haziran 1869’da kurulan, “Homer Royal Arch Şapitr”ini gösterebiliriz. İrlanda Büyük Locası’na bağlı olarak, 22 Kasım 1864’de Büyükdere’de kurulan, Leinster Locası’nın, Royal Arch Şapitr’i de 5 Ekim 1867’de kuruldu. 25 Temmuz 1871’de ise Büyükdere’den Hasköy’e taşındı. Göründüğü gibi İngiliz masonlar Osmanlı topraklarında fevkalade aktiftiler…
O tarihte konsolosluk ve elçiliklerin Büyükdere ve Sarıyer’de bulunduğunu da vurgulamak gerekir. Nedenini tam olarak tespit edemediğimiz bir başka yerleşim alanı ise Hasköy’dür. Şu an itibariyle (bilinen) en eski masonik haberi ihtiva eden bir belge, arşivimizde bulunan “Levant Times” adlı bir gazetedir.
Bu gazetenin 1 Kasım 1871 tarihli sayısında; “Hasköy Mekanik Enstitüsü”nün üst katında kurulan “Kalkedonya” adlı bir loca hakkında bir haber bulunmaktadır. Haberde; locanın muhteşem mobilyalara sahip olduğu ve bu locaya bağlı masonların, açılış gününde Okmeydanı üzerinden Hasköy’e kadar üzerlerinde masonluk kuşamlarıyla yaptıkları bir yürüyüş anlatılmaktadır. Beyoğlu’nda basılan ve İngilizce ile Fransızca olarak basılan bu gazetenin başlığı şu şekildedir:
“Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk mason mabedini kurmak şerefi Hasköy’de yaşayan İngiliz Kolonisi’ne nasip oldu.”
Prodos (Terrakki) Locası, 15 Ekim 1575’de Fransa Büyük Locası’na hitaben yazdığı bir mektupla Tarlabaşı Kalyoncu Kulluk’ta yeni bir binada çalışmaya başlayacağını belirtmektedir. Etoile de Bosphore, Ser Muhterem Şapitri ve İtalya Risorta Locası’na bağlı bir locanın da aynı mason mabedini kullanacağı bu mektupta belirtilmiştir.
“Sultan 5. Murad” da bu locada tekris (masonluğa alınma töreni)olmuştur. Sultan %. Murad’ın masonluk kuşamı (regalye) Yıldız Sarayı envanterinde bulunmaktadır.
2. DÖNEM
Türkiye’de masonluk tarihini esas ilgilendiren gelişmeler 2. Dönem’den itibaren başlar.
1908’de 2. Meşrutiyet ilan edildi. Türk masonları da oluşan bu özgür atmosferi değerlendirerek, kendi derneklerini kurmak üzere harekete geçtiler, “Şuraî Alî-î Osmanî”yi” tekrar örgütlemek ve uyandırmak için çalışmalar başladı. İtalya ve Fransa Suprem konseyleri, bu organizasyonu gerçekleştirmek için talip oldular. Fakat bu görev Belçika’ya verildi. Belçika Suprem Konseyi’nin önderliğinde, Belçika, Fransa, İtalya, İsviçre ve Macaristan Suprem konseylerinin ortak bir bildirisi ile de çalışmalar başlatıldı.
Bu süreç içinde, 1907’de kurulan Mısır Suprem Konseyi’nin, Türkiye ile olan tarihsel ve ırksal soy bağı göz önüne alınarak organizasyonu yönetmesi benimsendi. Mısır Suprem Konseyi’nin bir mensubu ve 33. Dereceyi Mısır’da almış olan, “Prens Aziz Hasan Paşa” bu iş için görevlendirildi. Vatan Locası mensubu olan Hasan Paşa; Prens Halim Paşa’nın yeğeni ve o tarihte Selimiye Kışlası Tümen Komutanı’ydı. Hasan Paşa’dan başka o dönem Avrupa’da çok tanınmış bir mason olan “Joseph Sakakini” de bu organizasyonun gözlemcisi olarak tayin edildi.
Bir suprem konseyin varlığını ortaya koyması ve sürdürmesi için 33.ler konseyinde en az dokuz 33 dereceli mason olması gerekmektedir. Hatta dokuz sayısına pek itibar edilmez. Çünkü bir vefat durumunda dernek “kadük” (düşme) duruma girer. 3 Mart 1909’da şu masonlar 33. Dereceye yükseltildiler:
Mehmet Talat Sai (Talat Paşa), Mithat Şükrü Bleda, Nesim Mazelyah, Asım Bey, Fuat Hulusi Demirelli, Mehmet Cavit, Rıza Teyfik Bölükbaşı, Michel Noradunkyan, Osman Adil Bey ve Mehmet Arif.
Böylece Türk Masonluğu’nun teşkilatlanma süreci başladı. Bu masonlar, aynı gün, “Kadim ve Makbul İskoç Riti’nin Şuraî Alî-î Osmanî’sinin Yeniden Uyandırılışı (Reorganizasyon) Zaptı”nı imzaladılar ve masonik yasalara uygun olarak yeni bir “Suprem Konsey” oluşturmak üzere faaliyete geçtiler.
29 Haziran 1909’da yapılan oturumda Büyük Loca Yönetim Kurulu oluşturuldu ve şu masonlar göreve seçildiler:
Prens Aziz Hasan Paşa Büyük Hâkim Amir (Grand Komandör),
Mehmet Cavit Büyük Hâkim Amir Kaymakamı (Yardımcı),
Talat Paşa Umumi Büyük Müfettiş,
Mithat Şükrü Bleda Büyük Hatip ve
David Kohen Büyük Sekreter.
Gözlemci Joseph Sakakini de yapılan seçimin “1786 Masonik Yasaları”nda suprem konseylere tanınan imtiyazları içeren maddesine uygun olduğunu belirti ve seçimi onayladı. Başta İngiltere olmak üzere Anglosakson ülkelerin suprem konseyleri bu oluşuma hemen karşı çıktılar. Fransızca olarak yazılan bu tutanakta, kısaca Türk Masonluğu’nun bir tarihçesi de yer almaktadır.
Üst derecelerin oluşumunu tamamlayan Türk masonlar 4-33 derecelerin reorganizasyonunu (Suprem Konsey) tamamlayınca bu kez de bu kez de 1-3 derecelerin çalışması için bir “Büyük Loca” kurulması için faaliyete geçtiler. 9 Temmuz tarihli şu davetiye ile masonlar birleşmeye davet edildiler:
İskoçya Atik ve makbul İti’ne göre 1861’de muntazam bir surette teşekkül etmiş ve 1869’da Cenubi Amerika’nın Charleston Şehri’nde kâîn Müttehit Şuraî Alîler Validesi olan Şuraî Alî tarafından da tanınmış olan bütün Osmanlı İmparatorluğu Şuraî Alîsi; imparatorluk dâhilîlinde mesleğin nazım kuvveti olmak salâhiyetiyle umum masonları ayın on üçüncü günü saat 10’da David J. Kohen’in Galata’da Noradunkyan Hanı’ndaki yazıhanesine davet ediyor.
13 Temmuz’da yapılan toplantıda en kısa zamanda bir “Büyük Maşrık” (Büyük Loca) kurulması kararlaştırıldı. 1 Ağustos Pazar günü Beyoğlu’nda Hocapulos Pasajı’nda bulunan yabancı masonlarca kullanılan bir locada 29 kişi olarak toplanıldı ve “Büyük Maşrık” resmen kuruldu. İlk büyük üstad olarak da Talat Paşa seçildi.
Burada ilginç bir ayrıntı da var! O esnada henüz “Cemiyetler Kanunu” (Dernekler Yasası) daha ilân edilmemişti. 2. Meşrutiyet’in getirdiği serbestîlerden biri olan “Cemiyetler Kanunu” 15 gün sonra, 16 Ağustos 1909’da yürürlüğe girmiştir.
Bir büyük locanın mason yasalarına göre kurulması ve bir obediyans olarak da tanımlanması için en az yedi locaya gereksinim vardır. Bu yasaya uyuldu ve Büyük Maşrık’ın oluşumunda şu yedi loca yer aldı:
Vatan, Muhibbanı Hürriyet, Vefa, Şafak, Resne, Terakki ve İttikah Hakiki Muhibleri ve Uhuvveti Osmaniye.
1 Kasım 1909’da Büyük Maşrık ile Suprem Konsey arasında bir konkordato imzalandı ve yazının ilk bölümünde anlatılan teşkilatlanmanın gereği olarak 2 dernek halinde ve 1. Dereceden 33. Dereceye kadar olan masonik sistem tamamlandı.
1909’dan, sonraki bölümlerde görüleceği gibi 1935’te Türkiye’de masonluğun uykuya yatmasına kadar, bugün Türkiye hudutları içinde olmayan birkaç şehir de dâhil olmak üzere toplam 65 loca kuruldu.
DEVAM EDECEK… LÜTFEN SONRAKİ BÖLÜMLERİ DE TAKİP EDİNİZ
BOJİDAR ÇİPOF

TÜRKİYE’DE MASONLUK TARİHİ (3)Bojidar Çipof




1925 yılında itibaren masonluğa karşı Türkiye’de tepkilerin başladığı gözlenir. Mason olma üzere müracaat eden fakat masonluğa uygun görülmeyen eski Adliye Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, o dönemde kapatılmaya uğraşılan tekke ve zaviyelerle birlikte masonluğu da kapattırmak için çaba harcıyordu. Dönemin güçlü siyasetçilerinden Şükrü Saraçoğlu ve Fevzi Çakmak da masonluk hakkında olumsuz düşüncelere sahiptiler ve Meclis’te sık sık masonluğa karşı konuşmalar yapmaktaydılar. Buna karşı masonlar da mecliste fevkalade güçlüydüler. Zira CHP’nin ağır toplarından mason olan çok milletvekili vardı.
1927’de Atatürk’!ün de hazır bulunduğu bir meclis oturumunda Mahmut Esat Bozkurt söz alarak mason localarının kapatılması talebini çok ağır ifadelerle ortaya koydu. Bunun üzerine Atatürk’ün Mahmut Esat Bozkurt’a, bu ifadelerin bazı vekil arkadaşları rencide edip etmediğini sorduğu (masonlarca) rivayet edilir. Bu konu hakkında, (kaynak olarak masonlara dayandırılarak) Tarih Dünyası Dergisi’nde de (1964) bir yazı çıkmıştır.
1930 ila 35 arasında Türk Masonluğu içinde kavgalar ve garip olaylar oldu. Masonlar kendi içlerinde farklı nedenlerle çatışmaya girdiler. Bu dönemde gelişen “Azim Locası Hadisesi” dahi tek başına ele alınması gereken ve CHP’li siyasetçilerin direk rol aldığı bir olaydır. Masonluktaki 1930 ve 1935 olayları tek başına irdelenmesi gereken tarih kesitleridir. Zira bu olaylar sadece masonluk açısından değil mason olan milletvekillerinin de rol aldığı ve Türkiye’nin yakın siyasi tarihi ile ilgili hususlardır. Bu makale dizimizde 1930 ila 1935 arasındaki gelişmeleri ancak kısaca ve sathi olarak irdeleyebildik…
Eylül 1932’de İstanbul’da uluslararası bir konvan (masonik genel toplantı) toplandı. Bu toplantı gazetelerde çok fazla yer aldı hatta masonlar için övgü ile bahsedildi. Bu toplantı esnasında bir şehir hatları vapuru kiralandı ve iki yanına insan boyunda mason amblemi kondu ve bu şekilde masonlar bir Boğaz turu yaptılar. Bu Boğaz turu gazetelerde ön sayfalarda yer aldı ve Dünya’nın farklı ülkelerinden gelen mümtaz şahsiyetlerin Türkiye’de toplandığına vurgu yapıldı. Medyanın, masonları fazlasıyla sempatik ve de çok önemli, mümtaz bir topluluk olarak gösterdiğini vurgulamak gerekir. Bu konvan açılışı ile ilgili Atatürk’e konvana katılanlar tarafından gönderilen bir telgrafa Atatürk kısa bir yanıt vermiştir.
1935’te tekke ve zaviyelerle birlikte masonluk da kapandı/kapatıldı…
Çeşitli kaynaklarda masonluk için, “1935 yılında masonluk uykuya yattı ya da Atatürk masonluğu kapattı” şeklinde farklı görüşler bulunur. Mason karşıtları, masonluğun kapatılmasının, Atatürk’ün masonluğa olan olumsuz yaklaşımı olarak yorumlarlar. Öte yandan masonlar ise Atatürk’ün masonlara çok iyi gözle baktığını hatta bir zamanlar mason olduğunu ortaya koyarlar. Atatürk’ün mason olduğu şeklinde tabi ki bir bulgu ve belge yoktur ama masonlar da Atatürk’ün yakın çevresinde çok sayıda mason bulunmasından yola çıkarak bu söylemlerini (hâlâ) ispata çalışırlar.
Şuna da bir vurgu yapmak gerekiyor: İttihat ve Terakki’nin içinde çok sayıda mason vardı ve 1909 reorganizasyonunda da bu masonlar rol oynadılar. Osmanlı’nın son dönemleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında masonların Türk siyasi hayatında ve bürokraside en üst mevkilerde masonlar da vardı…
Ve tabi bunlar doğal olarak Atatürk’ün de yakın çevresinde bulunan kişilerdi. Örneğin özel doktoru ve aynı zamanda 33 Dereceli bir mason olan “Mim Kemal Öke”nin kaleme aldığı “Hür Masonluk Tarihi” adlı kitapta şu ifade yer almaktadır:
“Tatil hadisesi sırasında, Başvekil ve Cumhurreisi’nin, mason teşekkülüne karşı tutumları pasif bir mahiyette idi. Hatta akdemce İstanbul’da toplanan ve memleketlerinde ehemmiyetli mevki sahibi birçok ecnebi şahsiyetin, misafireten bulundukları sırada onlara karşı da iyi nazarlarını belirtmişlerdi. Tatil darbesinde de bu zevat ister istemez pasif durumda kalmışlardı. Darbenin hazırlayıcıları başka ve malum şahsiyetlerdir.
Paragrafın özünde, bir yandan Atatürk ve çevresinin masonlara karşı pasif ya da negatif duruşuna vurgu yapılmakta ama öte yandan da 1932 Konvanı’nda masonlardan gelen telgrafa verdiği yanıta da vurgu yapılarak pozitif bir olgu yaratılmak istenmektedir. 1932’deki telgrafa verdiği tek cümlelik teşekkür yanıtı, masonlarca çok önemli sayılmakta birçok yayında, masonik kaynakta vurgu yapılmaktadır. Ancak paragraf sonunda Darbenin hazırlayıcıları başka ve malum şahsiyetlerdir.” Söyleminin ise yaratılmak istenen bir komplo teorisi ile bağdaştırılmak istendiği anlaşılıyor! Fakat ne bahsi geçen kitapta, ne bu paragraf öncesinde ve sonraki kısımlarında başka ve malum şahsiyetlerdir” sözleri ile Mim Kemal Öke’nin ne kast ettiği anlaşılamamaktadır.
Yukarıda, “1935’te tekke ve zaviyelerle birlikte masonluk da kapandı/kapatıldı…” dedik. Bu yazı dizimizin başında açıkladığımız gibi masonluk sonuçta yasal kurulmuş bir dernektir ve yasal bir derneğin de yasal bir süreç ile kapatılması gerekir. Fakat 1935’te çok muğlâk işler yapıldı ve yasal bir süreç işletilmeden mason derneği kapatıldı.
(Çok sonraları bu yasal olmayan şekilde kapatılmak masonların işlerine fevkalade yarayacak ve eski gayrimenkullerine tekrar kavuşma fırsatına dönüşecektir… Buna sonraki bölümlerde yer vereceğiz…)
Uykuya yatış esnasında mason siyasetçilerden olan “İçişleri Bakanı Şükrü Kaya”nın çağrısı üzerine, aşağıda isimlerini verdiğimiz masonlar; Süprem Konsey Başkanı (Grand Komandör) “İsmail Hurşit”, Büyük Üstad “Muhittin Omay”, “Fuat Süreyya Paşa”, “Mustafa Hakkı Nalçacı” ve “Muhip Nihat Kuran” Ankara’ya geldiler. Ankara’da bulunan masonlardan da “Danıştay Başkanı Reşat Mimaroğlu”, “CHP Milletvekili Rasim Ferit” ve “Ankara Valisi Nevzat Tandoğan”ın da katılımıyla bir toplantı yaptılar ve Mason Derneği’nin kapanma ya da uykuya yatırılması kararını o esnada Türkiye’nin sayılı siyasetçileri ve bürokratları olan bu kişiler kendi aralarında aldılar!
Şükrü Kaya’nın masonlara bu süreç ile ilgili olarak şu ifadeyi kullandığı masonik yayınlarda/kaynaklarda yer almaktadır:
“Bir müddetten beri masonluğa atfedilen çalışmaları Halk Evleri yapmaktadır. Zaten CHP’nin de bu doğrultuda alınmış kararı vardır ve hükümet bunu uygulamaya kararlıdır.”
9 Ekim 1935’te yukarıda isimleri verilen, sadece dokuz kişilik bir heyetin, geniş üye kitlesi olan bir derneği, genel kurul kararı olmadan nasıl kapattığı ya da kapatabildiği bu gün de hâlâ bir sırdır.
Kapatma ile ilgili, şu ifadenin yer aldığı, 12 Ekim tarihli, tek cümlelik bir genelge tüm localara gönderilmiştir:
İlgili orundan aldığımız buyruk üzerine cemiyetimizin toplantıları yeni bir buyruğa kadar tatil edilmiştir.”
Bursa’daki locaya çekilen şu telgraf ise daha da kısaydı:
“Orada çalışmalara son veriniz. Tafsilat postadadır.
10 Ekim 1935 tarihli Anadolu Ajansı’nda masonluğun kapatılması şöyle yer aldı:
Türk Mason Cemiyeti, memleketimizde sosyal tekâmülü ve günden güne artan muazzam terakkilerini nazarı itibara alarak ve Türkiye Cumhuriyeti’nde hâkim olan demokratik ve cidden laik prensiplerin tatbikatından doğan iyilikleri müşahede ederek –bu hususta hiçbir baskı olmaksızın- çalışmalara nihayet vermeyi ve bütün mallarını memleketin sosyal ve kültürel kalkınmasında çalışan Halkevlerine teberruya muvafık görmüştür.”

Yukarıda da belirttik, 1935 yılı olayları için çok sorular var! Uykuya yatışın gerçek sebebi nedir? Bunların tam bir cevabı yok… Atatürk’ün çevresinde masonların çok olduğu biliniyor. Ama o dönemde zaten siyasilerin büyük kısmı masondu. Hatta bu bir özenti de olabilir. Nitekim 1930 ve (uykuya yatma hadisesi hariç) 1935 olaylarının incelenmesi; masonik teamüllerden uzak davranışların başta siyasetçi masonlarca çokça yapıldığını gözler önüne sermektedir.
O döneme CHP’li masonlar damgasını vurmuştur dersek yanlış bir tespit yapmış olmayız. O dönemde, masonluğa girmeyi “rozet masonluğu” olarak telakki edenlerin ya da “özenti” olarak mason olanların çokluğu da apaçıktır. Yukarıda masonluğu siyasi emelleri için kullanmaya meyilli olanlar ile münferit hadiseler de çoktur demiştik. Tabi ki bunların ayrıntılarını bir makale dizisinde derinlemesine yazmak mümkün değil. Belki ileride bu çalışmamızı ve birikimimizi bir kitap haline getirmek suretiyle kamuoyunda masonluk konusunda bilinmeyenleri ortaya koyabiliriz.
Masonluğun faaliyette olmadığı, 19 Mart 1939’da Amerika Ana Surem Konseyi’nin Grand Komandörü Crowless, İsmet İnönü’ye şu mektubu yolladı:
Şu anda; Amerikan Kongresi’nde bulunan 435 üyeden 218’i masondur. Amerikan Anayasası’nı imzalayan 39 kişiden 31’i de masondu. … Masonluk hiçbir yerde savaş başlatmamış, kimseye baskı ve zulüm yapmamış, müsamahasızlığa ve fanatizme arka çıkmamış, bir damla insan kanı dökmemiştir ve mevcut olma imkânını bulduğu yerlerde, o ülkenin iyiliği için çalışmıştır. (…) Türkiye’deki kardeşlerimiz, masonik faaliyetlerine tekrar başlamak istemektedirler. Ben de onlara yardımcı olmak üzere size müracaat etmekteyim…
Nereden kaynaklandığı ya da kimlerin talebi üzerine yazıldığı bilinmeyen bu mektup, aynı yıl 2. Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine bir anlam ifade etmedi ve dikkate alınmadı.
Devlet masonluğu kapattı ya da masonlar kendileri uykuya yattı, adına ne denirse densin bu doğru değildir.
Çünkü masonluk aslında 1935’te resmen kapatılmamıştır…
1. Dernek (1-3) kapatılmıştır…
2. Dernek (4-33) kapatılmamıştır…
(1-3 ve 4-33’ün ne anlam ifade ettiği hususu için yazı dizimizin 1. Bölümünü okuyunuz.)
Masonluğun 3-33 derecelerinin iki farklı dernek tarafında yürütüldüğünü yazı dizimizin 1. Bölümünde belirtmiştik. Bu bağlamda hep önde ola, gözler önünde ve bilinen oluşumun 1,2 ve 3. derecelerin yönetildiği Büyük Loca idi.
Uykuya yatma hadisesinde de kapatılan sadece Büyük Loca oldu…
Buzdağının büyük kısmı uykuya yatmadı…
Suprem Konsey’in resmi dernek adında mason ibaresi yoktu ve bu dernek 1935’te kapatılmadı…
Unutuldu ya da unutturuldu…
İlk bölümde; “Bu yazı dizimiz, masonları tatmin etmeyecektir zira yazımızda masonları övmeyeceğiz. Bu yazı dizimiz mason karşıtlarını da tatmin etmeyecektir zira masonları bilinçsiz bir şekilde yermeyeceğiz ya da küfür etmeyeceğiz…“ demiştik.
Buraya kadar ve dizimizin devamında, mümkün olduğunca anlaşılabilir bir şekilde az bilinen masonluk konusunu gözler önüne sermeye çalıştık.
Masonluk hakkındaki şahsi kanaatlerimize ve kendimizce bir analize ise 5. Bölümün sonunda yayınlayacağımız “SONUÇ” kısmında yer vereceğiz.
BOJİDAR ÇİPOF

TÜRKİYE’DE MASONLUK TARİHİ (4) Bojidar Çipof




Masonluğun 3-33 derecelerinin iki farklı dernek tarafında yürütüldüğünü yazı dizimizin 1. Bölümünde belirtmiştik. Bu bağlamda 4. Bölümde de şöyle dedik: “Hep önde olan, gözler önünde ve bilinen oluşum; 1,2 ve 3. derecelerin yönetildiği Büyük Loca idi ve 1935’teki masonluğun kapatılması esnasında buzdağının büyük kısmı kapatılmadı ya da masonik deyişle uykuya yatmadı… Unutuldu ya da unutturuldu…
Uyku döneminde, bir müddet sonra Grand Komandör “İsmail Hurşit” vefat etti. Görevi Grand Komandör Kaymakamı (Vekili) “Ramih Yener” yönetti. Suprem Konsey’in çalışabilmesi için en az 33. Dereceden 9 mason gerektiğini diğer bölümlerde belirtmiştik. O esnada çok sayıda 33. Derece mason vardı ancak bunlar ya CHP’nin önde gelen isimleriydi ya da üst düzey bürokratlardı ve mevcut konjektürden dolayı yönetimde rol almak istemediler geride durdular.
1938’de, Suprem Konsey’in kadük duruma düşmemesi için yani gerekli sayının dokuzdan daha az olmaması için, “İsmail Memduh Altar”, “Ali Galip Taş” ve “Cevdet Hamdi Balın” 33. Dereceye yükseltildiler.
Tekrar on kişiye çıkan Suprem Konsey çalışmalarına başladı. Tabii bu çalışmalar, bir locada ve masonik usullere göre değildi. Masonlar toprak altına inmişlerdi. Genellikle Sirkeci’de bir eczanenin üst katında toplanarak sadece idari yönden çalışılıyordu. Şubat 1938’de Ramih Ener’in görev süresi doldu ve “Mim Kemal Öke” “Grand Komandör” yani 33.ler meclisinin başkanı oldu.
Bir ülkede eğer 1.-3. Dereceleri yönetecek bir Büyük Loca yoksa masonik eski yasalara göre; 4.-33. Dereceleri yöneten Suprem Konsey, kendi bünyesinde ilk üç derecelerde çalışan localar kurabilirdi ve kuruldu…
Ama gerçekten gerekmedikçe ya da çok zorda kalınmadıkça tercih edilmeyen bu tür bir yapılanma 1965’e gelindiğinde Türk masonları arasındaki en büyük sorun halini alacak ve masonlar arasında bölünme yaşanacaktı…
Bu suretle kurulan; “İdeal”, “Kültür” ve “Ülkü” locaları, 2. Dünya Savaşı’nın da başlaması nedeniyle önemli bir varlık gösteremediler. Sadece “İdeal Locası”nın sık sık toplandığı hakkında kayıtlar mevcuttur.
İsmet İnönü’nün masonik çalışmalarla ilgili bilgi sahibi olduğu ve hatta cüzi de olsa para yardımı yaptığı hakkında masonik kaynaklarda ifadeler bulunmaktadır. İnönü’nün masonlara yardım ettiği hususu ise kanımızca masonlarca yapılan bir spekülasyondan öte değildir. Çünkü Atatürk’ün özel doktoru olan Mim Kemal Öke, o tarihte İnönü’nün de doktoru durumundaydı ve Grand Komandör olmuştu.
Mim Kemal Öke’nin çabalarıyla ve gizli olarak çalışmalarını sürdüren Türk Masonluğu, 1948’de tekrar resmen dernekleşti. Bu dönem Türk Masonluğu’nda 4. Dönemdir ve bu döneme geçmeden önce 1935 uykuya yatma hadisesi ile ilgili, çok fazla yanlış bilginin ortada olduğu, hatta masonlarca da bu konunun pek bilinmediği de göz önüne alınarak şu noktalarda bir analiz yapma gereği vardır.
1- Şükrü Kaya’nın beyanının aksine genel kurulda alınmış bir fesih kararı yoktur.
2- Şifahen alınan kapanma ya da uykuya yatma kararı sadece ilk üç derece ile ilgili birimi bağlamıştır ve bu süreçte Suprem Konsey’in varlığı kesintiye uğramamış ve dolayısı ile Masonluk 1935’te resmen kapatılmamıştır.
3- Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu 9 Mart 1951 tarih ve 176 sayılı kararı ve Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin üç ayrı kararı ile masonlar “Halk Evleri”ne intikal eden gayrimenkullerini geri almışlardır.
4. DÖNEM
1786 İskoç Riti Yasaları’na göre bir ülkede ilk üç derecede çalışan, Büyük Loca’ya bağlı localar olmaması durumunda; bu locaları Suprem Konsey de kurabilir ve tek dernek altında 1. Den 33. E kadar olan dereceleri yönetebilirdi. Mim Kemal Öke de bu yöntemi kullanarak derneği 1948’de tekrar faaliyete soktu, eski masonlardan hayatta kalanlarla irtibata geçildi ve yeni katılımlar sağlandı.
1951’e gelindiğinde alt derecelerin Suprem Konsey’e bağlı olarak yapılan faaliyetler masonları fikirde ayrıştırmaya sevk etti ve daha evvelki bilgilerde de belirtildiği gibi 1965’te büyük bir ayrılığa sebep olacak olan süreç işlemeye başladı.
Çünkü 28 Ocak 1951’de, yine Suprem Konsey’e bağlı olarak “Türkiye Büyük Mahfili” kurulmuş ve “Türkiye Yüksek Şurası’na Tabi Büyük Mahfil Nizamnamesi” bastırılmıştı. O dönemde kullanılan ritüellerin üzerinde de bu bağlılığa vurgu yapılıyordu. Örneğin ritüellerde de “Türkiye Yüksek Şurası’na Tabi 1. Derece Ritüeli” şeklinde ibare bulunuyordu.
1909’dan itibaren muhafazakâr İngiliz Masonluğu’nun Türkiye’deki masonluğu tanımadığını yazmıştık ve bu durumdan rahatsız olan masonlar seslerini yükseltmeye başladılar. O kadar ki Türk Masonluğu’nu bir hilkat garibesine benzeten söylemler başladı.
Ankara’da yaşayan bir mason olan “Zühtü Velibeşe” bu söylemi en sert olarak ortaya koyanlardandı. Zühtü Velibeşe’nin 1955’te yazdığı “Masonluğumuz Hakkında” adlı bir kitapçık içeriğinde, masonların gelenekleriyle de bağdaşmayan cümleler yer aldı ve bu kitapçık büyük olay oldu. Zühtü Velibeşe; 1956’da “Türkiye’de Fran Masonluk” adlı bir kitapçık daha yazdı. İngiliz Masonluğu’na övgüler içeren bu kitapçıkta; Türk Masonluğu ile ilgili şu ifade yer aldı:
Türkiye’de Masonluk denen hüviyetin lâyıkıyla çalışmadığına herkes müttefiktir. (…) Görülüyor ki Türkiye’de masonluk diye tuhaf bir vaziyetle karşı karşıyayız.”
Bu süreç, 1956’de, “Türkiye Büyük Locası” adı altında Suprem Konsey’in vesayeti altında olmadan alt derecelerle ilgili dernek kurulmasına kadar sürdü. Anlaşmazlıklar duruldu ancak muhafazakâr ve artık İngiltere tarafından tanınma arzusunda olanların baskısı başlamıştı.
30 Nisan 1957’de Suprem Konsey Büyük Loca ile bir konkordato yenilemesi yaptı. “Türkiye Büyük Locası” olan derneğin adı hâlâ kullanılan “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası” olarak aynı yıl içinde değiştirilmiştir.
1959’da İngiltere Büyük Locası Büyük Üstadı, Türkiye’ye geldi ve İstanbul ile Ankara’da masonlarla görüşmeler yaptı. Türk Masonluğu’nu “gayrimuntazam” sayanlar İngiltere ile bireysel yazışmalara başladılar. Bu gelişmelerin süregeldiği 1964 yılında, “Süleyman Demirel” hadisesi - ki bu hususu son bölümde ayrıca irdeleyeceğiz - patlak verdi.
Ankara Bilgi Locası’nda kayıtlı bir mason olan Süleyman Demirel; siyasi bir partiye genel başkan olma sürecindeydi. “Masondur” diyecek rakiplerine karşı kullanmak üzere mason olmadığına dair bir belgeyi dernekten istedi. Bu alışılmadık istek o zaman Büyük Üstad Kaymakamı olan “Necdet Egeran” tarafından sağlandı. Ama zaten çok karışık bir durumda olan masonlar arasında böyle bir belgenin verilmesi büyük bir infiale neden oldu.
28 Aralık 1964’de Büyük Loca; Süleyman Demirel’le ilgili olarak zaten karışık olan durumu daha da karmaşık hale getiren bir levha (localarda okunan bildiri) yayınladı. Belgede Süleyman Demirel’in mason olduğunu inkâr eden ve verilen belgeyi de savunan ifadeler yer almaktaydı.
Bu durum zaten kaynayan Türk Masonluğu’nu daha da karıştırdı. Bu gelişmeler sürerken Demirel’in mason olduğu hakkında gazetelerde de belgeler dolaşmaya başladı. Hatta üye kayıt defterinin fotoğraflı sayfası da bu haberlerde yer aldı. “Yön “Dergisi” ise masonik bir kaynaktan alındığı çok net belli olan bilgilerle bir tefrika yayınladı. Görünen oydu ki durumdan rahatsız olan masonlar medyaya konuşmuşlardı. Demirel hadisesi elbette ki Türk Masonluğu’nun ayrılmasındaki hususlardan biridir. Ama ayrılığı tamamen buna bağlamak ise doğru değildir. Ancak Türk Masonluğu’nu “düzensiz” sayan ve İngiltere ile tanınma yolunda çaba sarf edenlerce de Demirel hadisesinin çok iyi kullanıldığı da bir gerçektir.
Süleyman Demirel belgesi ile ilgili kavganın da içinde olduğu tanınma ve sonrasında gerçekleşen seçim süreci yani 1965 Nisan sonu ile Mayıs başındaki gelişmeler Türk Masonluğu ile ilgili en önemli zaman dilimidir. Ve bu zaman dilimi için kısaca “65 Olayları” denir…
O dönemde İngiltere ve İskoçya büyük localarıyla yazışmalar yapıldığını belirtmiş ve İngiltere tarafından “tanınma” için yapılan çabaları vurgulamıştık. Türk masonlar o esnada yakalarını İngilizlere kaptırdılar…
Örneğin İngiltere ve İrlanda büyük localarına yazılan mektuplara verilen karşılıklarda; Türkiye’den gönderilen mektuplarda kendilerine “kardeşim” ifadesinin yer almaması istendi. Çünkü halen kendilerine göre Türklerin “düzenli mason” olmadıkları belirtildi. (Bu yazışmaların suretleri arşivimizdedir.)
İngilizler, buradaki masonluğu tanımak için şu iki farklı yöntemi önerdiler:
1- Türklerin İngiltere’ye giderek yeniden mason olma öreni yapılması.
2- Ya da Türkiye’ye İngilizlerin gelerek tüm mason derneği üyeleri için yeniden mason olma töreni yapılması

Bu iki yöntem Türk masonlarca onur kırıcı olarak telakki edildi. Zira o ana kadar olan masonlukları “yok” sayılıyor ve yeniden mason olmuş gibi bir işlem yapılıyordu.
Türkiye’deki masonların bu reddi üzerine bir başka yöntem bulundu!
İngilizler Türkiye’ye gelecek ve masonları değil Büyük Loca’yı esas alan bir “Tanzim Töreni” yapacak!
Buna da şöyle bir formül buldular: 1909’daki Büyük Loca oluşumunda yer alan “Resne Locası”nın, Mısır’dan ve İngiliz Masonluğu’nca kabul gören bir locadan “patent” aldığı biliniyordu. Bir anlamda; İngilizlerce “Sizin mayanız Resne Locası ile tutuyor” gibi bir yaklaşım oldu… “Tanzim Töreni” diye tanımlanan bir törenden sonra Türk Masonluğu, İngiliz Masonluğu ve onun paralelinde olan muhafazakâr büyük localar tarafından “düzenli” sayıldı.
Bir ayrıntı: Türk masonları o süreçte fevkalâde baskı altına alan ve istediklerinin çoğunu elde eden İngilizler yapılacak “Tanzim Töreni” için kendileri gelmediler ve bu işlem için İskoçya Büyük Locası’nı görevlendirdiler…
Yapılan törene hararetle alkış tutanlar olduğu kadar bunu Türk Masonluğu’na büyük bir “ihanet” sayanlar ve hatta çok onur kırıcı bulanlar da oldu.
Aslında yapılan bir kelime oyunundan ibaretti. Zira “Tanzim Töreni” diye bir tanımlama yoktu. Tanzim kelimesi Türk masonlara verilen efsundu… Bu törenin İngilizce adı “consecration”du ve İngilizce yazışmaların tümünde de zaten bu şekilde yer aldı. “Consecration”un kelime anlamı “takdis” ya da “kutsama”dır. Ancak İngiliz Masonluğu “Consecration”u kutsama ya da takdis olarak değil de “vaftiz” olarak tanımlamaktadır ve zaten 29 Nisan 1965’te bu işlemi yapmak adına görevli olarak gelen İskoçya Büyük Locası Büyük Üstadı ve görevlileri, üzerlerinde papaz elbiselerini andırır giysilerle vaftiz töreni yaptılar. İskoçlar bu törende, ellerinde buhurdanlıklarla adeta bir kilise ayini icra etmişler, daha çok dinsel ve mistik bir görüntü arz eden bu törenden sonra çok büyük tepkiler olmuştur.
(Yazarın Notu: Masonluk yıllarımda; Vedat Locası’nda “Türk Masonluk Tarihi” adlı bir konferans verdim. Konferans sonrası katkılarda söz alan “Eski Büyük Üstad Vedat Yeğinsu” şu sözleri söyledi:
“Bize o gün yaptıkları resmen Hıristiyan vaftiz töreni gibi bir şeydi. Ben o gün çok utandım. Derneğin kapısından çıktığımda eldivenlerimi sokağa attım ve artık mason değilim dedim.”
Tabii Vedat Yeğinsu’nun masonik hayatı orada bitmedi. Sonraki yeni kurulan Büyük Loca’da, “Orhan Hançerlioğlu”nun yönetim kurulunda görev aldı ve zamanla büyük üstatlığa kadar çıktı…)
1965 olayları; Türkiye’de masonluğun kırılma noktasıdır. “Tanzim Töreni”nin hemen ardından, gündemde bir de genel kurul ve seçim süreci vardı. 2 Mayıs’ta masonik teamüllere uymayan şekilde bir seçim yapıldı. Aslında bu bir anlamda da yönetimi ele geçirme operasyonuydu…
3-33 dizgesi içinde bulunan ve aralarında konkordato olan iki farklı dernek aynı zamanda, masonik teamülleri de gözetir. Bir aya yakın bir süre camia içinde çalkantılı bir dönem oldu ve bunun sonucu olarak 28 Mayıs 1965’te Suprem Konsey, seçimle yönetimi yenilenen Büyük Loca’ya bir mektup göndererek, seçimin masonik geleneklere göre yapılmadığından henüz kendilerini tebrik etme durumunda olmadıklarını vurguladı ve 13 Haziran’a kadar bu durumun düzeltilmesini talep etti.
O arada Yüksek Yargılama Kurulu; (O zamanki adı: Yüksek Şüra Haysiyet Divanı) olaylara karışan 33 dereceli Ekrem Tok için bir yıl men ve 29 dereceli Necdet Egeran için ise masonluktan ihraç kararı aldı. Yapılanı, Suprem Konsey’in, Büyük Loca’nın içişlerine müdahale etmesi olarak değerlendiren Büyük Loca Yönetimi, 7 Haziran tarihli bir bildiriyi Suprem Konsey’e ve tüm localara okunmak üzere gönderdi. Kullanılan ağır ifadeler localarda tepkiye neden oldu. İstanbul’dan 11 ve İzmir’den 5 locanın saygıdeğer üstadı (locanın başkanı) ortak bir dilekçe imzaladılar ve Büyük Üstadın derhal istifa etmesi gerektiğini belirttiler.
Büyük Loca, 27 Temmuz’da Suprem Konsey’e bir başka mektup yazarak; içişlerine karışmamasını, aksi takdirde aralarındaki konkordatonun fes edileceğini bildirdi. Ortalık çok karışmıştı ve konu hakkında eksik bilgisi olan masonlar Suprem Konsey’e başvurarak konu hakkında açıklayıcı ve ayrıntılı bilginin verilmesini talep ettiler. Suprem Konsey; bunun üzerine 31 Temmuz tarihli bir başka bildiri yayınladı. Bu bildiride iki dernek arasındaki konkordatonun kuralları ve masonik gelenekler vurgulandı Seçimin yasalara uygun olmaması sebebiyle, Suprem Konsey’in gayrimuntazam bir Büyük Loca Yönetim Kurulu’na karşı kararlarında serbest olduğuna vurgu yapıldı. Bu bildiri bir üst yazı ile 3 Ağustos’ta Büyük Loca’ya da iletildi.
Bu gelişmeler esnasında Büyük üstad Necdet Egeran 14 Kasım’da istifa etti. 5 Ocak 1966’da olağan üstü genel kurul yapıldı. Ancak kurula gelenler Büyük Üstad koltuğunda Egeran’ı yine karşılarında buldular. Egeran kurulda kendisini şöyle savundu: “Kendi locam benim istifamı kabul etmediğinden görevdeyim.
Tabii baskılar karşısında istifası geçerli sayıldı ve yapılan seçimde “Hayrullah Örs” Büyük Üstad olarak seçildi. Masonlar daha da karıştı…
Yüksek Yargılama Kurulu’nun kararlarına rağmen Ekrem Tok ve Necdet Egeran localara katılmaya devam ettiler. 3. Derecede süresi dolanlara zorluk çıkartılarak terfi işleri yapılmadı ve bu masonların 2. Derneğe geçişleri engellendi. Ve sonunda Suprem Konsey 18 Nisan 1966 tarihli iki sayfalık bir bildiri yayınlayarak hadiselerin bir özetini yaptı ve iki mason derneği arasındaki konkordatonun fesih edildiğini açıkladı. Yoğun bir istifa trafiği başladı…
5. DÖNEM
İstifa edenler; 4 Haziran 1966’da 7 yeni loca oluşturdular ve Türkiye Büyük Mason Mahfili’ni kurdular. (Bu adı sonraki süreçte, hâlâ kullanılan “Özgür Masonlar Büyük Locası” olarak değiştirdiler.) İlk Büyük Üstad olarak Orhan Hançerlioğlu seçildi. Suprem Konsey yeni kurulan Büyük Loca’ya 21 Haziran tarihli ve 157 sayılı bir mektup yollayarak kutladı. Aynı tarih ve 158 sayılı bir mektupla ise Suprem Konsey’e ait olan Tepebaşı 111 numaradaki binayı kullanma izni de verdi. Aynı tarihli ve 159 sayılı bir başka mektupla ise Ali Galip Taş, Burhaneddin Develioğlu ve Selami Işındağ’ın Büyük Loca ile konkordato yapmaya görevlendirildiklerini duyurdu.
Bu gelişmelerle; “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası” cephesinde yüksek dereceler ve dolayısı ile Suprem Konsey eksikliği oldu. Onlar da kendi görüşleri çerçevesinde, 1967 yılında ikinci bir Suprem Konsey kurdular.
Bugün, Türkiye’de “Büyük Loca” bazında çalışan “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası” ile “Özgür Masonlar Büyük Locası”nın tarihsel süreci dizimizin bu kısmında bitti…
—————
Bu yazı dizimizde birkaç kez tekrarladık! Yazdıklarımız masonları tatmin etmemiştir zira yazımızda masonları övmedik. Bu yazı dizimiz mason karşıtlarını da tatmin etmeyecektir dedik zira masonları bilinçsiz bir şekilde yermedik ya da küfür etmedik…
Mümkün olduğunca anlaşılabilir bir şekilde az bilinen masonluk konusunu gözler önüne sermeye çalıştık. Sorulan ve sorulması muhtemel çok hususa ve masonluk hakkındaki şahsi kanaatlerimiz ile kendimizce bir analize 5. Bölümde yani bu dizimizin “SONUÇ” kısmında yer vereceğiz.
BOJİDAR ÇİPOF
İLK KURŞUN

Cumhuriyetin Aydın Din Adamları

BABAM GİZLİ KUR’AN OKURDU”


Sağlık Bakanı Recep Akdağ, TBMM’de kabul edilen 4+4+4 eğitim sistemiyle 28 Şubat sürecinde tek tipçi zihniyet yetiştiren bir uygulamanın tarihin tozlu raflarına kaldırıldığını ifade etti. Bakan Akdağ, 1950′den önce Türkiye’de Kur’an-ı Kerim okumanın ve İslam dininin öğretilmesinin yasaklandığı ve bunun canlı şahidi olan babasından çok şeyler öğrendiğine dikkat çekti.
Akdağ şöyle konuştu: “Bizim dedelerimiz 1950′den önce Ezan-ı Muhamediye’nin aslından okunmasının yasaklandığı dönemde bu şehirde çok çile çekti. 1946′ da benim babam Kur’an öğrenmeye, Arapça tedrisatla kendi dinini öğrenmeye Tivnikli Hacı Faruk Efendi’ye gitmeye başladığında bu işi gizli yapıyordu. Birinci ağızdan, babamdan bu konuda enteresan bilgiler aldım. Gizli saklı yapıyorlardı bu işi. İnsanların dinini öğrenmesi, kutsal kitabını öğrenmesi yasaklanmıştı. Nasıl ki 1950′de rahmetli Menderes’le ezanlar minarelerden aslı gibi okunmaya başlandı. (Mekanı cennet olsun) Şimdi de Kur’an-ın ve Hazreti Muhammed’in hayatı okullarda seçmeli ders olarak okutulacak. Bugün AK Parti hükümeti, Başbakan önderliğinde Kur’an isteyen ailelerin çocuklarına seçmeli olarak okullarda öğretilebilir duruma gelmiştir. Peygamber Efendimizin hayatı okullarda seçmeli okutulacak hale geldi. Buradan MHP’nin verdiği katkıyı da ziyadesiyle takdir ediyorum.” [1]
**
Sağlık Bakanı Recep Akdağ başta olmak üzere Erzurum’daki Müslümanların dedeleri, babaları tıpkı diğer Anadolu şehirlerinde, kasabalarında, köylerinde olduğu gibi Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde yani Türkiye Cumhuriyetinin ilk dönemlerinde çok çile çekmiş. İnsanların dinlerini, kutsal kitabını öğrenmesi yasakmış o zamanlar. Çok şükür ki MHP desteği ile AK Parti hükümeti, Başbakan önderliğinde Meclisten geçen 4+4+4 yasası ile okullarda Kur’an seçmeli ders olmuş, Peygamber Efendimizin hayatı okullarda okutulacakmış artık. Bu büyük değişim tıpkı ” Mekânı cennet olsun rahmetli Menderes’in” 1950′de minarelerden ezanı aslı gibi okutması gibi bir atılımmış.
Recep Akdağ, Türkçe ezan konusunda Mustafa Kemal Atatürk’e doğrudan bir suçlamada bulunmuyor ama Menderes döneminde Türkçe ezanın kaldırıldığını vurgulayarak Atatürk’e dolaylı-üstü örtülü bir eleştiri getiriyor. Türkçe ezan İkinci Meşrutiyet döneminde Ziya Gökalp gibi aydınlar tarafından savunuluyordu. Dahası Osmanlı döneminde de istibdadın simgesi Abdülhamid yasaklayıncaya kadar kimi müezzinler Türkçe ezan okuyordu.
Ziya Gökalp’in Vatan şiirindeki ezan ve Kur’an’ın Türkçeleştirilmesi ile ilgili dizeleri oldukça çarpıcıdır:
“Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur.
Köylü anlar manasını namazdaki duanın
Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kur’ân okunur
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdâ’nın
Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın”

Atatürk’ün girişimiyle alanında yetkin din adamlarınca Türkçe ezan okunmasının uygun olduğuna ilişkin görüşlerinin alınmasından sonra ilk Türkçe ezan 30 Ocak 1932′de Hafız Rifat Bey tarafından Fatih camiinde okundu. İlk Türkçe ezanın okunmasından 1 hafta önce de Kur’an’ın ilk tercümesi İstanbul Yerebatan Camiinde Hafız Yaşar Okur tarafından okunmuştu. 3 Şubat 1932 tarihine denk gelen Kadir Gecesi’nde de, Ayasofya Camii’nde Türkçe Kuran, tekbir ve kamet okundu. Diyanet İşleri Başkanlığı 18 Temmuz 1932′de ezanın Türkçe okunmasına karar verdi. Takip eden günlerde, yurdun her yerindeki Evkaf Müdürlüklerine Türkçe ezan metni gönderildi. 4 Şubat 1933′de, müftülüklere ezanı Türkçe okumalarının zorunlu olduğuna ilişkin bir genelge yollandı. Türkçe ezan yaklaşık 20 yıl okunduktan sonra 14 Mayıs 1950′de iktidara gelen Demokrat Parti hükümetinin Arapça ezan okunuşuna ilişkin ilk icraatının ardından fiilen ortadan kaldırıldı.
Cumhuriyetimizin kuruluş döneminde yurttaşların dini inaçlarına, ibadetlerine baskı yapıldığı iddiaları tümüyle dayanaktan yoksundur. İlhan Selçuk’un Pencere köşesinde yazdığı “Dincilik Kavgası ve İbadet Özgürlüğü” yazısı bugünkü tartışmaya ışık tutacak niteliktedir:

“1923 Cumhuriyet devriminde Sünni devlet yapısı yıkıldı; padişahlık, halifelik, Şeyhülislamlık, Şeriye Vekâleti kaldırıldı; dincinin beli kırıldı; ”Aydınlanma Devrimi” gerçekleşti; irtica bu uygulamaları içine sindiremedi…

Peki, devlet nasıl olmalı?.. Hangi din ve mezhepten olursa olsun, sonuna dek tapınma özgürlüğüne evet!..
Şeriatçılığın toplum düzenine dönüşmesine sonuna kadar hayır!..
İrticanın başını ezmek, yalnız demokrasinin değil, ibadet özgürlüğünün de kaçınılmaz gereğidir. “[2]
Atatürk, ulusal kurtuluş sürecinde ve sonrasında yurtsever tutum alan din adamlarına karşı çok saygılıydı. Ulusal Kurtuluş Savaşımızda üstün hizmetleri olan Ankara Müftüsü Börekçizade Mehmet Rifat Efendi’nin milli kurtuluş sürecinde milletvekili olması, ardından da yeni kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirilmesi bu sıcak yaklaşımın somut örneklerinden biridir yalnızca. O Rifat Efendi ki, Milli Mücadele’de emperyalist işgalcilerin maşası olan Şeyhülislam Dürrizade‘nin Mustafa Kemal’in katli vaciptir diyen hain fetvasına karşı Ankara Fetva’sını ilan etmişti. Börekçizade Rifat’ın Fetvası 153 müftü tarafından imzalanarak dağıtılmış, bunun üzerine 24 Nisan 1920′de emperyalist güçlerin işbirlikçisi Vahdettin buyruğuyla Ankara Müftülüğünden alınmış ve Divan-ı Harb-ı Örfi tarafından Kuva-yı Milliye’cilere katıldığı gerekçesiyle ölüme mahkûm edilmişti.
Emperyalist işgale onurla direnen aydın din adamlarımızın gurur veren örneğiydi Börekçizade Rifat Efendi. Tıpkı halkı Mustafa Kemal’e, Ankara Hükümetine ve Kuvayı Milliyeye destek vermesi için fetva veren Ulukışla Müftüsü Mehmet Bahaeddin Efendi gibi, tıpkı Amasya Tamimi sürecinde kafası karışık Müslümanların bilincini aydınlatan Amasya Müftüsü Hacı Hafız Tevfik Efendi gibi, tıpkı Amasya Sultan Bayezid Camiinde o tarihi hutbeyi okuyan Vaiz Abdurrahman Kâmil Efendi gibi. Daha sonra Amasya Müftüsü olarak atanan ve Atatürk’le sıcak dostluğu ölünceye kadar süren Abdurrahman Kamil Efendi’nin tüylerimizi diken diken eden sözlerine bakar mısınız? : “Mademki milletimizin şerefi, haysiyeti, hürriyeti, istiklâli tehlikeye düşmüştür, artık başımızdaki hükümetten bir iyilik ummak bence abestir. Şu andan itibaren padişah olsun, isim ve unvanı ne olursa olsun hiçbir şahsın ve makamın hikmet-i mevcudiyeti kalmamıştır. Yegâne çare-i halas halkımızın doğrudan doğruya hâkimiyetini eline alması ve iradesini kullanmasıdır. Binaenaleyh işte size Hazreti Ömer gibi bir Başbuğ: Mustafa Kemal ”[3]
Recep Akdağ’ın babası Arapça ve Kur’an öğrenmek için Tivnikli Hacı Faruk Efendi’ye değil de ulusal kurtuluşumuzun yiğit savaşçıları olan Börekçizade Rifat, Mehmet Bahaeddin Efendi, Hacı Hafız Tevfik Efendi ve Abdurrahman Kâmil Efendi gibi aydın din adamlarına gitmiş olsaydı böyle konuşmayacaktı kuşkunuz olmasın. Amasya Müftüsü Kâmil Efendi’nin 1928’de Atatürk’ü tarihi Amasya İstasyonunda karşılaması sırasında yaşananlarla yazımızı noktalayalım.
“Ulu önder Ata’mız, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, Tokat’a giderken 19 Eylül 1928′de Amasya’mızı şereflendirdi. Atatürk, Ankara’dan Amasya’ya özel trenle geldi… Amasya Müftüsü olan dedem Abdurrahman Kâmil Efendi’de karşılayanlar arasında idi. Dedem ihtiyar olduğu için yanında yardımcı olarak bulunuyordum. Uzaktan trenin düdük sesi duyuldu, halk kaynaştı, alkışlarla “Hoşgeldin Paşam” sesleri ufukları çınlatıyordu… Tren durdu, kapı açıldı. Atamız trenin sahanlığından bir basamak inerek, ikinci basamakta durdu ve etrafına baktı, ilk sözü: “Müftü Efendi nerede?” oldu. Halk açıldı ve dedeme yol verdi. Ben de dedemin koluna girerek öne geçirdim. Dedem Serkisof marka saatini yeleğinin cebinde taşırdı… Yalnız, bu saatin kurulmasına mahsus bulunan anahtarı da zincirin ucuna bağlı olarak dışarıda sallanırdı. Ata son basamaktan da inerek hiç konuşmadan gülümseyerek dedeme yaklaştı. Hemen gözüne çarpan köstekli saatin anahtarını okşarcasına tutarak:
“Bu nedir? Cennetin anahtarı mı yoksa? Ver de cennete girelim” dedi.
Dedem de; “O, nasıl Cennetin anahtarı olur? Asıl cennetin anahtarı sende, ver de biz girelim. dedi. Atamız bu cevap karşısında hayret içinde gülerek; “Cennetin anahtarı nasıl bende nasıl olur?” dedi. Müftü Efendi hemen şu cevabı verdi. “-Nasıl olur da anahtar sende olmaz, sen ki bu cahil halkı okutmak üzere alfabe getirdin, bundan âlâ cennetin anahtarı olur mu?” cevabı üzerine Ata gülerek Müftü’nün koluna girdi. Beraberce istasyonda hazır bulunan otosuna binip Hükümet binasına gittiler.[4]
[1] Babam gizli gizli Kur’an okurdu, Recep Akdağ, 2 Nisan 2012.
http://www.internethaber.com/saglik-bakani-recep-akdag–412626h.htm
[2] Dincilik Kavgası ve İbadet Özgürlüğü, İlhan Selçuk, 27 Ekim 1999, Pencere, Cumhuriyet gazetesi. http://islamiyetnedir.orgfree.com/dinibadetlaik.html
[3] Mustafa Kemal, Amasya ve İki Din Adamı, Mevhibe Savaş, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/45/787/10108.pdf
[4] Yetkin Nafiz;, Milli Mücadele Hutbesi ve Abdurrahman Kâmil Efendi, Kale, Aylık Siyasi Dergi, Yıl 1 Sayı 6, Sah 8, Samsun-Tarihsiz

28 Mart 2012 Çarşamba

SEVGİ ERENEROL NEDEN 4 SENEDİR SİLİVRİDE ?...




Dört Yıldır Silivri’de Unutulan Tutuklu Kadın Sevgi Erenerol
... Türk Ortodoks Kilisesi Basın Sözcüsü Sevgi Erenerol;“Biz Türküz, Rum Patrikhanesinin denetimine girmeyiz, Bartolomeos’un Evrensel Patriklik iddiasını kabul etmiyoruz, onlar sadece Rumları temsil edebilir, Ortodoks Türkleri emirleri altına alamazlar. Kilisemizde Rumca dua okumayız, sadece Türkçe konuşuruz.” diyordu.

Karaköy’deki Türk Ortodoks Kilisesinin tepesinde devasa bir Türk Bayrağı dalgalanıyor.
Bahçe duvarına işlenmiş Atatürk resmi yanında “Ne mutlu Türküm diyene” yazıyordu.
Papaz Barto, bu duruma fena halde öfkeleniyordu. Görevlendireceği bir Rum papaz Türk Kilisesinde ayinlere katılarak Rumca dualar okumalıydı. Türk Kilisesi Rum egemenliğini kabul etmeliydi.
Dünyadaki tüm Ortodokslar onun emrine girmeliydi.Bağımsız bir Türk Kilisesi kabul edilemezdi,
Hemde Atatürkçü, amanın yarabbim, olamazdı…
Balat’taki Bulgar Kilisesi’ne türlü entrikalarla Rum papaz sokarak Rumca dualar ettirmeyi başaran Rum Papazı Barto, Türk Kilisesinin direnişi karşısında deliye dönüyordu.
ABD ve AB’ye şirin görünmek isteyen AKP, Rum Papazı Barto’yu el üzerinde tutarken, işte bu nedenlerle Türk Ortodokslarının sözcüsünü esir kampına atıyordu.
+++++++++++++++++++

İstiklal Madalyası sahibi Papa Eftim’in torunu.Türklerin çoğunluğu İslamiyete geçerken, bir kısım Türk de Hıristiyanlığı seçmişti.
Sevgi Erenerol da böyle bir Türk ailesinden gelir. Dedesi, Yozgat Akdağmadeni doğumlu Eftim Karahisaritis’tir. Bu zat, Ortodoks Türklerin dini reisi olup ünvanı Papa Eftim’dir.
Papa Eftim, Fener Rum Patrikhanesinin Ortodoks Türkleri Rumlaştırmaya çalışmasına karşı çıkarak Anadolu Ortodoks Kilisesi’ni kurdu.
Ortodoks Türkler, onun idaresi altında Kurtuluş Savaşı’na katıldılar.
Papa Eftim, 23 Nisan 1920′de TBMM açılış töreninde Meclis duvarı üzerine çıkarak dua etmiş, Atatürk’ten övgü almıştır.
Atatürk ona “Baba Eftim” diye seslenmiş, İstiklal Savaşı’na katkılarından dolayı İstiklal Madalyası ile ödüllendirmişti.
Baba Eftim:Baba Eftim, 1923′te İstanbul’a gelerek Türk Ortodoks Patrikhanesi’ni kurdu.

1968 yılında ölen Baba Eftim’in lahtine Atatürk’ün şu sözleri yazıldı:
“Baba Eftim, bu memlekete bir ordu kadar izmet etmiştir”
++++++++++++++++++++++++
Siz ne biçim Hıristiyansınız?Ergenekon Savcısı duruşmada Sevgi Erenerol’a soruyor:
“Siz ne biçim Hıristiyansınız, Hz. İsa’dan çok Atatürk’ten bahsediyorsunuz”
Savcılara göre:
Müslümanlar Hz. Muhammed’den,
Hıristiyanlar Hz. İsa’dan söz etmeli,
Atatürk’ten vebalı gibi uzak durmalıdır.
Atatürk diyorsa Ergenekoncudur, derhal içeri atılmalı.
++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++

ABD Temsilciler Meclisi 1997 yılında Papaz Barto’yu “Evrensel Patrik” olarak tanımıştı;Ve, altın madalya olarak bastırdığı “Evrensellik” beratını törenle Vaşington’da papaza vermişti.Yani milliyeti ne olursa olsun, Bulgar, Rus, Türk, Sırp vesaire her Ortodoks,Rum Patriği Barto’ya biat edecekti.

Amerika böyle buyuruyordu. Hınk deyicisi AB de tasdik ediyordu.Rum papazına boyun eğmek istemeyen Türk Kilisesinin sözcüsü,Yunanistan Başbakanı Türkiye’ye gelmeden bir gün önce Amerika’ya ve Yunanistan’a yalakalık etmek isteyen AKP hükümeti tarafından “Ergenekoncu” suçlamasıyla tutuklanıyordu.

Kendi milletini yabancı bir milletin papazına köle yapmaya uğraşan bu iktidar şüphesiz yıkılacak, kurulacak olan Milli Hükümet, Türk Ortodoks Kilisesi’ne protokolde layık olduğu yeri verecektir.

Türk ülkesinde Türk Kilisesinin borusu ötecek, Rum papazı Lozan’da kararlaştırıldığı gibi Fatih Kaymakamlığı’na bağlı olarak sadece İstanbul’daki Rumların din işlerine bakmakla yetkili olacak, evernselllik (ekümeniklik) iddialarına devam ederse kendisini mahkemede bulacaktır.

Ali Serdar Bolat

27 Mart 2012 Salı

TÜRBAN

Giyim Kuşam Konusunda Din Referans Alınamaz!

“Kur’an’da Başörtüsü Yoktur” başlıklı yazımızda da bahsettiğimiz gibi; İslam’da başörtüsü bulunmakla birlikte, Kur’an’da bu konuda herhangi bir bilgi ve hüküm bulunmamaktadır. Elbette, “Kur’an’da yeri yoktur” diyerek, Müslüman kadının, tam 1400 küsur yıldır uygulaya geldiği ve çoğu kere dini inancına dayandırdığı bir geleneği de kimse görmezden gelemez.

Dedik ki; “Kur’an’da başörtüsü konusunda hüküm vardır” diyenler, büyük ölçüde yorum ve akıl yürütme ile bu sonuca varmaktadırlar. Çünkü Arap dilinin allâmesi sayılan büyük bilgin ve dil bilimci Ragıb El İsfahani'ye göre "Hımar" kelimesinin birincil anlamı "Örtü", "Cilbâb" kelimesinin birincil anlamı ise "Gömlek"tir(1).

Buradan hareketle tekraren diyebiliriz ki; "Hımar" kelimesine (ki; Nûr 31'de çoğul olarak “Humur” geçmektedir) ve "Cilbâb" kelimesine (ki; Ahzâb 59'da çoğul olarak “Celâbib” geçmektedir) başörtüsü denilmesi, zorlama yorumlardan, kıyas ve benzetmelerden ileri gelmektedir.

“Hımar” kavramı hakkında yazımızın girişinde başlığını vermiş olduğumuz yazımızda yeterli miktarda bilgi verilmiştir. Onun için bu kavram hakkında tekrar bilgi vermeyi gereksiz buluyoruz. Ancak bazı yazarların ve İslam âlimlerin,  Kur’an’da geçen “cilbâb” kelimesine de “başörtüsü” anlamı verdikleri görülmektedir. Oysa yukarıda gördük ki; Ragıp El İsfahani’ye göre “cilbâb” kelimesinin birincil anlamı, “gömlek”tir. Yani bir nevi vücuda giyilen dış elbise,.

"Kur'an Yolu" isimli DİB. Tefsirinde "cilbâb" denilen elbisenin, erkeklerin tacizleri karşısında, cariyelerle hür kadınları birbirinden ayırmak için, yani önleyici tedbir olarak giyilen bir dış elbise olduğu ve bu önleme işinin başka tedbirlerle sağlanması halinde, normal elbise giyildikten sonra ilave olarak "cilbâb" giyilmesine lüzum olmadığı belirtilmiştir(2).

Bu durumda da zaten "cilbâb" kelimesine "başörtüsü" demek mümkün değildir. Çünkü aynı yerde  "Konumuz olan Ahzâb Sûresi’nden sonra inen Nûr suresindeki örtünme, devamlı ve iffeti korumaya yönelik bir farzdır.  Burada emredilen cilbâb giyme ise asayişi korumayı ve tacizi önlemeyi hedefleyen geçici bir tedbirdir.” denilmekle, “cilbâb” kullanmanın farz olmadığı açıkça vurgulanmıştır.

Dolayısıyla; kadınlar için eğer başları örtmek bir farz ise bu iş için kullanılacak örtü “cilbâb” olamaz. Çünkü Diyanet, cilbâb’ın geçici bir örtü olduğunu söylüyor. Bazıları “cilbâb” kelimesini, entari, cibinlik ve çarşaf olarak da isimlendirmişlerdir. Günümüzde kadınlar tarafından kullanılan “pardösü”ler de herhalde “cilbâb” görevi gören birer dış elbisedir. Gerçi günümüzde cariyelik sistemi kalmadığına göre, cariyelerle hür kadınları ayırt etmede bir alamet olarak kullanılan “cilbâb” da ortadan kalkmış demektir.

Diyanet’e Göre Başörtüsü Takmak Dini Bir Vecibeymiş
Öte yandan bu konuda Diyanet’in bir ikiyüzlülüğünü de vurgulamakta galiba fayda vardır. Zira Diyanet’in fetvalarında kadınların başlarını örtmeleri “vecibe” ve “gereklilik” olarak zikredilmektedir. Bu “vecibe” ne demektir; “Farz” mıdır yoksa “vacip” midir? Diyanet bu konudaki yaklaşımını net olarak ortaya koymak zorundadır. Ortaya koymalıdır ki; bu konuda Müslüman kadının sorununa çözüm bulunmuş olsun. Zira eğer kadınlar için başlarını örtmek farz seviyesinde bir emir ise o zaman yaklaşımlar farklı, yok eğer vacip seviyesinde bir emir ise o zaman da farklı olacaktır. Şahsen ben, Diyanet’in başörtüsü konusundaki fetvasından kadınlar için baş örtmenin farz değil (olsa olsa) vacip olduğunu anlıyorum ve vacibin, gerektiğinde terk edilebileceğini ve bu bakımdan da başörtüsünün toplumda bir gerginlik ve çatışma unsuru olarak kullanılmasının yanlış olduğunu düşünüyorum.

Esasen Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun, kendisine uzatılan hemen her mikrofona söylediği şu sözler de bizim, Diyanet’in başörtüsü konusundaki kurumsal görüşü hakkındaki düşünce ve tahminlerimizi doğrular niteliktedir. Ali Bardakoğlu konu ile ilgili olarak şöyle diyor: 

“Başörtüsü sorusunun din ile irtibatını görmemek için dini bilmemek ve Türkiye’de yaşamıyor olmak gerek. 14 asırdır kadınlar dini vecibe gördükleri için başlarını örtmüşlerdir. Kurumumuz da her dönemde ‘başörtüsü örtülmeli’ demiştir. Başörtüsü dini bir vecibedir, bir kadının başörtüsünü takması Müslümanlığın ön şartı değildir. Bir kadın başını örtse de örtmese de kendisinin Müslüman olduğunu söylüyorsa Müslüman’dır.  Başörtüsü konusunu ve kadınların başlarını açmasını, Türk kadınlarının modernleşmesi olarak görmemek lazım. Bu görüş son derece yanlıştır. Başörtüsü laiklikle karşı karşıya getirilmemelidir. Pozitivist bir laiklik Türkiye için yanlıştır. Bunun en büyük zararı laiklik kavramına olmuştur. Sınırlayıcı laiklik ile başörtüsünü engellemeye çalışırsak, laikliğe haksızlık yapmış oluruz. Başörtüsünün dini konusunu açıklamaya yetkili kurum Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Bu sorunu laiklik ve modernite olarak ele almak son derece yanlıştır. Geçmişte kimse kimsenin dindarlığına karışmazdı. Artık daha iyi bir noktadayız zira sorun özgürlük olarak algılanıyor. Özgürlükten korkmamak ve birbirimizin özgürlüklerine saygı duymamız gere(3).

Dini vecibeleri başörtüsüyle sınırlandırmak da, başörtüsünü Müslümanlığın giriş şartı olarak görmek de doğru değildir. Dinin temel prensipleriyle çatışan sosyal hayata ilişkin hiçbir proje başarılı olamaz. Başlarını örtüp örtmemesi konusunda insanları kategorize edilmemesi gerekir. Türkiye özgürlükler ülkesi olmalı. Başörtüsünü Türk modernleşmesinin bir unsuru olarak görmeye başlarsak artık bu başörtüsünü tartışmalı bir alana ittik demektir. Aynı şey laiklik için de geçerli. Laiklik artık oturdu. Tartışma yukarıda var, aşağıda yok. Biz tutar da başörtüsünü laikliğin ihlali, başı açıklığı laikliğin gereği olarak sunmaya başlarsak, burada başörtü kavramı da laiklik de aşınma zeminine girer(4).

Ayrıca Diyanetin tefsirinde geçen "Konumuz olan Ahzâb Sûresi’nden sonra inen Nûr suresindeki örtünme, devamlı ve iffeti korumaya yönelik bir farzdır.” Lafı da galiba açıklanmaya muhtaç bir laftır.  Örtünmenin farz olduğunu anladık da, farz olan bu örtünmenin vücudun hangi organlarını kapsadığını bir türlü anlayamadık. Peki, “farz” dediğiniz bu örtünmede, kadınlar için başın ve başörtüsünün yeri var mıdır yok mudur? Eğer varsa neden başörtüsü kullanmanın hükmünü “vecibe” veya “gereklilik” olarak geçiştiriyorsunuz? Yok, eğer gerçekten “vecibe” olduğuna inanıyorsanız, neden tefsirinizde “kadınlar için başlar dışında örtünme, devamlı ve iffeti korumaya yönelik bir farzdır” deyip, başı örtülmesi gerekmeyen el, yüz ve bazılarına göre de ayakların içine dâhil etmiyorsunuz?

Örtünmek Farzdır Ama Nasıl
İslam’da örtünmenin farz olduğuna ilişkin herhangi bir hüküm veya farz yoktur diyenlere de bir hatırlatmada bulunalım; namaz ibadetinin farzlarından birisi de “Setr-i Avret” tir. Yani avret yerlerinin örtülmesidir. Bildiğim kadarıyla “Setr-i Avret”in farz olması konusunda İslam âlimleri arasında hiçbir sorun ve ihtilaf bulunmuyor. İhtilaf ve tartışma, “Setr-i Avret”in kapsamı konusundadır. Bazı mezheplere göre, “Setr-i avret”in kapsamı ağır avret yerleri denilen ve kadın olsun erkek olsun insanların göbeği ile dizkapağı arasındaki bölge ile sınırlı iken, bazı mezhepler, “Görünen yerler müstesna vücudun her yeri örtülmelidir” diyerek kestirip atmışlardır. Bunlara göre kadınlar için baş bölgesi, yani saçlar, Setr-i Avret’in içine girer mi bilmem! Ancak din yorumcularının ekseriyetine göre gireceği muhakkaktır.

Peki, “Setr-i Avret”in kapsamı konusunda mezhepler arasındaki farklılıklar nereden kaynaklanmaktadır? Bu soru ve bu soruya verilecek cevap galiba konunun en can alıcı noktası olmalıdır. Bize göre “Setr-i Avret”in kapsamı konusunda mezhepler arasındaki farklılıkların temel sebebi, İslam bilginlerinin Nûr Sûresi’nin 31. ayetini nasıl yorumladıklarıyla yakından ilgilidir. Zira ayette teşhir edilmemesi ve örtülmesi açıkça emredilen yerler, “Ferçler” ve “Ziynetler”dir. Ziynet’in ne olduğunu “Kur’an’da Başörtüsü Yoktur” başlıklı yazımızda enine boyuna ele aldığımız için burada bir kez daha değinmeyi gereksiz görüyoruz. O zaman şimdi de “Ferç” kavramını bir miktar açıklamaya çalışalım. Ragıp El İsfahâni “Ferç” kelimesini şöyle izah etmiştir:

“İki nesne arasında bulunan yarık veya çatlak. İki bacak aralığı. (Sonradan) Kinayeli olarak ‘edep mahalli’ anlamında kullanılmış ve bu kullanımı o kadar çoğalmıştır ki en sonunda (bu kinayeli anlamı) neredeyse sarih anlamı derecesine gelmiştir.”(5). TDK Sözlüğünde ise “Ferç” kelimesi, doğrudan “Dişi canlılarda üreme organının dış bölümü, vulva” olarak tarif edilmiştir(6). Aynı sözlükte “Vulva” kelimesi ise sadece “Ferç” olarak tanımlanmıştır(7).

Arapça kökenli Ferç sözcüğünün Türk dilindeki yegâne karşılığı “dişilik organı”dır. Bu kelimeyi başka yönlere çekmeye ve Ragıb’ın sözlüğüne çevirmenlerce parantez içi açıklamalar konularak başka anlamlar yüklemeye hiç gerek yoktur. Dolayısıyla Allah, Kur’an’da Nûr Suresi’nin 31. ayetinde kadınlar için dişilik organları, yani ferçleri (ki; ilgili ayette “Fürûc” şeklinde çoğul olarak kullanılmıştır) ile ziynetlerini örtmeleri konusunda kesin emir buyurmuş, sonra da “Örtülerini yakalarının üstüne kadar sarkıtsınlar” diyerek en azından ziynetlerin nasıl örtülmesi gerektiğini tarif etmiştir. Ancak ferçlerin nasıl korunacağını açıklamamıştır. Daha doğrusu ferçlerin korunmasından neyi murat ettiği ilgili ayette net olarak açıklanmış değildir.

Meâlciler ve müfessirler, ayette “dişilik organı” yerine kullanılan “Ferç” kelimesini (muhtemelen biraz kaba ve galiz buldukları için) genelde açıkça zikretmezler ve ayetin ilgili kısmını “Namus ve iffetlerini esirgesinler” şeklinde anlamlandırmak suretiyle(8) biraz geçiştirmeyi tercih ederler. Yani bir anlamda Allah’ın açıkça “Dişilik organı” yerine kullanmış olduğu “Ferç” kelimesini, “Namus” ve “İffet” olarak tercüme etmek suretiyle sözüm ona edepli hale getirirler! Bu tavırlarıyla hâşâ Allah’ı edepsiz ilan ettiklerinin farkında bile değildirler bu insanlar. Oysa ayette açıkça “Ve yahfezne fürûcehünne” denilmektedir. Bunun anlamı kısaca “Dişilik organlarını muhafaza etsinler”, ya da “Dişilik organlarını (yabancılara karşı) gizleyip korusunlar” demektir. Görüldüğü gibi; ayette ziynetlerin ne şekilde örtüleceği, örtülerin yakaların üzerine kadar sarkıtılması şeklinde tarif edildiği halde, ferçlerin nasıl korunacağına ilişkin herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ferçlerin muhafaza edilmesinden maksat, olsa olsa kadınların yabancıların yanında, bulundukları coğrafya ve iklim şartlarına göre avret mahallerini gizlemeleri, yani örtmeleri ve fuhuş ve zinadan uzak durmalarıdır.

Nûr 31’de dikkatleri çekmesi gereken bir ayrıntı vardır. O da Allah’ın, Müslüman kadınlar için açıkça “Ferçlerini muhafaza etsinler” şeklinde verdiği emirdir.  Bu emirden çıkarılması gereken bir sonuç da galiba şudur:  Demek oluyor ki; İslam öncesi Arap toplumunda kadınlar o derece rahat davranıyorlardı ki; yabancı erkeklerin yanında bile ferçleri, yani avret mahalleri görünecek şekilde açık saçık giyinebiliyorlardı. İbn Fazlan seyahatnamesinde bu konuda çok ilginç bilgiler vardır. Malum, İbn Fazlan M.922 yılında bir elçilik heyetiyle Türk yurtlarına seyahat yapan bir Arap seyyahıdır. Oğuzların ülkesine yapmış oldukları bir seyahat esnasında karşılaştığı bir olayı şöyle anlatıyor seyahatnamesinde:

“…Bir gün bir adamın evine misafir olmuştuk. Adam ve karısıyla beraber oturuyorduk. Kadın bizimle konuşurken bir aralık gözümüzün önünde avret yerini (fercini) açıp kaşımaya başladı. Biz utancımızdan yüzlerimizi kapayıp ‘Estağfurullah!’ dedik. Kocası güldü. Tercümana, ‘Onlara söyle; bu kadın onu sizin huzurunuzda açıyor. Siz onu görüyor ve koruyorsunuz. Sizden ona hiçbir zarar gelmiyor. Bu hareket, kadının onu örtüp de başkalarına müsaade etmesinden daya iyidir’ dedi”(9).

Görüldüğü gibi; İbn Fazlan, Türk Oğuz kadınının yabancıların yanında fercini, yani dişilik organını rahatlıkla açabildiğini söylüyor. Dikkat edin lütfen yıl M. 922. Yani Medine’de nâzil olan Nûr Sûresi’nden en az 300 sene sonrasından bahsediyoruz. Oğuz kadınından en az 300 sene önce, yani bahse konu ayetin gelmesinden önce yaşamış Müslüman Arap kadını ile bunların çağdaşı olan ve aynı kültür dairesi içinde bulunan İslam dışı Arap kadınlarının da ferçlerini hiç çekinmeden yabancı erkeklerin yanında açmadıklarını kim söyleyebilir. Ya da en azından giyim kuşamlarına fazla özen göstermediklerini.

“Ferç” kelimesinin, istifade ettiğimiz kaynakta Enbiyâ 91 ve  Mü’minûn 5. ayetlerin anlamı verilirken de yine “Irz” ve “İffet” şeklinde tercüme edildiği görülmektedir(10). Oysa örneğin Kur’an’da geçen kavramlar konusunda uzman olan R.El-İsfahâni’nin, “Ferç” kelimesine vermiş olduğu anlamlar içinde “namus”, “ırz” ve “iffet” kavramları asla geçmemektedir. Bu, olsa olsa İslam âlimlerinin uydurmuş oldukları bir şey olsa gerektir. Yani bu insanlar, farkında olmadan hâşâ Allah’ı bile edepli olmaya davet edecek derecede cüretkâr davranmaktadırlar. Oysa Allah, eğer ilgili ayetlerde (Örn. Nûr 31, Enbiyâ 91 ve Mü’minûn 5) namus ve iffeti kastetmiş olsaydı, herhalde “hayâ”, “iffet”, “irz(ırz)” ve “nâmûs” kelimelerinden birisini kullanırdı. Çünkü bu kelimelerin tamamı zaten Arapça kökenli kelimelerdir.

Ancak yapmış olduğumuz incelemede, belki de bir istisna olarak Ahzâb Sûresi’nin 35. ayetinde “Ve’lhâfiziyne fürûcehum ve’lhafizât” buyrulmuştur. Bunun anlamı “Irzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar…” şeklinde verilmektedir. Yani bu ayette “Ferç” kelimesi öncelikle erkeklere izafe edilmiştir. E erkeklerde de dişilik organı  olmayacağına göre, bu durumda konunun uzmanları “Ferç kelimesinin bir anlamı da ‘iffet’ veya ‘ırz’dır” diye düşünmüş olmalıdırlar. İsfahanlı Ragıp, eserinde “Ferc” kelimesinden mütevellit “Fericü” kelimesini, “(Oturduğunda) edep yeri devamlı açık, ortada olan (adam)” şeklinde açıklamaktadır. 

“Ferç” kelimesinin, “dişilik organı” yerine “Namus” veya “İffet” şeklinde anlamlandırılmasının ne sakıncası vardır diyenler olabilir. Bunlara cevabımız şudur; eğer “dişilik organı” yerine “namus” veya “iffet” kavramları kullanılacak olursa, kadınlar için örtülmesi zorunlu yerlerin sınırı ortadan kalkar ve kadınları İran ve Afganistan’da örnekleri bolca görülen, son zamanlarda ülkemizde de hızla çoğalan peçeli, çarşaflı ve yaşmaklı kadınlar haline sokarız. Çünkü bu tür kavramlar, kırkambar türü kavramlardır. Çapı, çevresi, şekli, biçimi, boyutu, ebadı ve gözle görülür bir tarifi yoktur bu tür kavramların. Tanımı herkese göre değişir. Kırkambar misali elinize ne geçerse içine atabilirsiniz. Ayrıca,  “dişilik organı” kavramı yerine “namus”, “ırz” veya “iffet”  kavramlarını kullanırsak, kendimizi Allah’ın yerine koyarak, Allah’ın çizmiş olduğu hududu kendi aklımıza göre genişletmiş ve Allah’a yalan isnatta bulunmuş oluruz. Allah’ın göndermiş olduğu hükümlerin sınırlarını genişletmek ve böylece Kur’an’da olmayan hükümler ihdas etmek de herhalde dinden çıkmak ve küfür olacaktır. Bu türlü küfür de muhtemelen Allah katında, O’nun göndermiş olduğu hükümleri kabul etmemekten ya da daraltmaktan kaynaklanan küfürden daha az cezayı hak etmeyecektir.

“Ferç” kavramını “namus” ve “iffet” olarak anlamlandırmanın bir başka önemli sakıncası da, kadınlar için namus ve iffet kavramını, İsfahanlı Ragıb’ın tabiriyle onların iki bacak arasına, yani edep mahallerine indirgemek, kadınlar için namus olgusunu sadece onların iki bacak arasıyla sınırlandırma tehlikesidir. Dolayısıyla; böyle bir yaklaşım, kadınlara alabildiğine cinsel özgürlük tanımak anlamına gelecektir. Herkes tabirimi mazur görsün lütfen;  böyle bir yaklaşım, kadınlara, “karşı cinsle öpüş, koklaş, sarmaş, dolaş, ancak iki bacak arasını muhafaza et” demekle aynı anlama gelmektedir. Son yıllarda ülkemizde de hızla yaygınlaşıp, zinanın suç olmaktan çıkarılmasıyla iyiden iyiye alenileşen ve “flört” veya “düzeyli birliktelik” adı altında yaşanan çarpık cinsel ilişkilerin bir sebebi de bu türlü yaklaşımlar olsa gerektir.       

Araplarda Başörtüsü Zaten Vardı Öyle mi?
Burada “Başörtüsü zaten vardı. Nûr Sûresi’nin 31. Ayetiyle, bu örtünün yakaların üstüne kadar örtülmesi emredilerek, bir anlamda örtünmenin şeklinin tarif edildiğini” iddia edenlere de bir cevabımız vardır. Hayır, Kur’an’da bu yönde açık bir hüküm bulunmuyor. Eğer “Başörtüsü zaten vardı” lafından maksat, bu örtünün kadîm Arap kültüründe var olduğunu, ilgili Kur’an ayeti gelmezden önce de Arap kadınının başörtüsünü kullanmakta olduğunu anlatmaksa, hayır, bundan hiç kimse emin olmamalıdır. Çünkü kadim Arap kültüründe, kadın ve erkek giysisinin şekli konusunda elimizde fazla bilgi yoktur. Bulunan bilgilerse, büyük oranda günümüz Arap kültüründen hareketle yapılan yorumlardan ve tahminlerden ibaret bilgilerdir. Yukarıda İbn Fazlan seyahatnamesinden hareketle yapmış olduğumuz yoruma dikkat edin lütfen. 

Eğer, bu örtü eskiden beri Arap kadını tarafından kullanılıyordu diyenler, Arap yarımadasının sahip olduğu iklimden ve çevre şartlarından hareketle böyle diyorlarsa bu insanlar en azından şehir hayatına mensup kadın ve erkekler için yanılıyorlar demektir. Kırsalda, yani çölde yaşayan Arap kadını, haydi sıcaktan veya toz-topraktan korunmak için başörtüsü kullanıyordu diyelim, peki şehir merkezinde, zenginlerin konaklarında veya çadırlarında, köşk ve saraylarda güneşin ve tozun etkisinden nispeten uzak olarak yaşayan kadınlar neden başörtüsü kullansınlar ki? Üstelik başta şarap olmak üzere; sarhoşluk veren her şeyin serbest olduğu, kadınların tamamıyla birer zevk aracı ve satılık eşya muamelesi gördüğü, her türlü ahlaksızlığın diz boyu olduğu bir toplum düzeninde, daha doğrusu toplumsal düzensizliğin hüküm sürdüğü bir ortamda kadınlar neyi kimden gizleyeceklerdi? Düşünün bir kere, Merhum Akif’in tabiriyle insanlığın, vahşi canavarlara taç çıkarttıracak biçimde yaşadığı, işret ve cinsel dürtülerin tavan yaptığı, sadece kadınların değil, küçük erkek çocuklarının bile cinsel arzulara kurban edildiği, kız çocuklarının canlı canlı gömülecek derecede değersiz yaratıklar olarak görüldüğü İslam öncesi cahiliye devrinden bahsediyoruz. Gerektiğinde canlı canlı gömülebilen kızlar bırakın başlarını, ferçlerini örtmeseler kaç yazardı. Cahiliye devri Arapları için doğurgan bir dişi deve, aynı durumdaki bir kadından muhtemelen çok daha değerli idi. 

Onun için, başörtüsünü, İslam’a girişin ön şartı gibi savunanların, ileri sürdükleri bu tür argümanlar biraz sakat ve çürük gibi gözükmektedir. Üstelik “Göbek Dansı” gibi, kadınların açık saçık bir şekilde yaptıkları dansın, kadim Arap kültüründe var olduğu bilindiği halde, yani bu dansta giyilen giysinin, muhtemelen İslam öncesi Arap kadınının giymiş olduğu günlük kıyafet olduğu ortada iken, Arap kadınlarının binlerce yıldır başörtüsü kullandıklarını iddia etmek, en azından bana pek inandırıcı gelmemektedir.

Ekseri İslam âlimlerinin dile getirdikleri bazı bilgiler de sanırım “Başörtüsü İslam’dan önce de vardı. İslam, sadece kadının başörtüsünün nasıl örtüleceğini belirlemiştir” diyenlerin bu savlarını çürütücü mahiyettedir. Son derece güvenilir kaynaklardan istifade eden kimi İslam bilginlerine göre; 2. İslam Halifesi Hz. Ömer, cariyelerin cilbab (dış örtü) kullanmalarını önce yasaklamış sonra da bu yasağı kaldırmıştır(11). Hatta Hz. Ömer, başını örten bir cariyenin başındaki örtüyü zorla çıkarttırmıştır(12). Bazı kaynaklara göre, Hz. Ömer, başını kapatan bu cariyenin başına elindeki sopayla vurmuş ve “Bu da ne oluyor? Hür kadınlar gibi örtünmüşsün. Derhal örtünü çıkar” demiştir.

Bütün bu bilgilerin Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarında da bulunuyor olması ve çoğu Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çeşitli kademelerinde halen çalışmakta olan uzmanlarca dile getirilmesi son derece önemlidir. Bu rivayetlerden anlaşılması gereken şudur:

Cilbâb, başörtüsü değildir. Ayrıca başörtüsünün İslam’dan önceki Arap kadınları tarafından kullanılıyor olduğu savı da doğru değildir. Eğer öyle olsaydı, Halife Ömer, bırakın başörtüsünü, cariyelerin dış elbiselerini bile çıkarmalarını hiç emreder miydi? Bu durumda, Halife Ömer’in, hür olsun cariye olsun, Arap kadınının binlerce yıldan beri kullanmakta oldukları örtüleri en azından cariyeler için terk etmelerini istemesi gibi absürt bir fetvaya imza attığı akla gelir ki, bunu kabul etmek ve bir unvanı da “Emir’ül Müminin” olan bir adama böyle yakıştırmalarda bulunmak büyük haksızlık olacaktır gibime geliyor. Benim bu rivayetlerden anladığım şudur: İslam’ın ilgili hükümleri gelmezden önce, Arap kadınları, tıpkı erkekler gibi ne başörtüsü kullanırlardı, ne de cilbâb denilen dış elbise. Kim bilir belki de sıcak iklimin de etkisiyle yarı çıplak halde dolaşırlardı. Üstelik belki de bunu zorunlu olarak, yapmaları gerekiyordu. Çünkü İslam öncesi Arap kadınları pazarda alınıp satılan meta, yani ticari eşya niteliğindeydi. Bir malı kolayca satabilmek için tanıtım ve reklâmını yapmak ve müşteriye beğendirmek zorunluluğu vardır. Satılacak eşya kadınlar olunca, bu kadınların müşteriye beğendirilmesi gerekecektir. E bunun yolu da kadınları kapatmak değil, herhalde tam tersine açmak olacaktır. Ticari emtia durumundaki kadınların vücut güzellikleri, müşteriler tarafından tam olarak görülebilsin ki; kısa zamanda alıcı bulsunlar ve kısa elden çıkarılıp paraya tahvil olunabilsinler! Ve hiç merak edilmesin, İslam öncesi Arap kadını, ya da esir olarak başka milletlerden ele geçirilen kadınlar, en âdi şekilde açılıp saçılarak ve cinsel cazibeleri türlü şekillerde arttırılarak alışverişe konu edilmişlerdir. 

İlgili hüküm gelince; İslam Peygamberi, Müslüman kadınlarını erkeklerin cinsel tacizinden ve sarkıntılıklarından korumak için öncelikle hür ve evli kadınlardan başlamak üzere; kadınların en azından bir dış elbise giymelerini emir veya tavsiye etmiştir. 

Eğer hakkındaki rivayetler doğru ise Hz. Ömer’in yukarıdaki tavrından şunu anlamak da pek ala mümkündür: Cariyeler başörtüsü takmasınlar ve dış elbise giymesinler ki; tüm güzelliklerini sergileyerek kendilerine pazar bulsunlar ve böylece en kısa zamanda bir sahip bularak, ortada kalıp umum kadın sıfatıyla erkeklere yem olmaktan bir an önce kurtulsunlar. Aksi halde Hz. Ömer’in bu tavrından, cariyeler hür ve evli kadınlar gibi örtülmesinler ki; erkekler cinsel ihtiyaçlarını kolayca karşılayabilsinler şeklinde bir anlam çıkarmak gerçekten de çok çirkin yaklaşımdır ve Halife Ömer’e yapılmış büyük bir iftiradır. O Hz. Ömer ki; müt’a nikâhını yasaklamak ve böylece tek eşliliği özendirmek gibi zamanına göre çok ileri adımlar attığı için bazı sahabelerce tenkit bile edilmiştir.  Rivayete göre Hz. Peygamber’in amca oğlu olan İbn Abbas gibi bazı büyük sahabeler bile, “Ömer Müt’ayı yasakladı ve fuhşu arttırdı” diyebilmişlerdir. Sanki para karşılığı yapılan süreli nikâhlara istinaden yaşanan cinsel birliktelikler fuhuş değilmiş gibi.

Hz. Ömer’e ilişkin rivayet, yani Hz. Ömer’in cariyelerin dış örtü kullanmalarını yasakladığı şeklindeki rivayet eğer doğruysa bu durumda şu soruları sormamız gerekecektir: Peki, cariyeler Müslüman olmuşlarsa ne olacak? Yine aynı muameleye mi maruz kalacaklardır? Ya da cariyelerin Müslüman olmaları özellikle engellenmiş midir?  Görüldüğü gibi bahse konu rivayetin tutarlı hiçbir yanı bulunmamaktadır. Bu rivayeti doğru bulup itibar edenler, olsa olsa başını örtmeyen günümüz İslam kadınını da cariye hükmünde gören zihniyete mensup kişiler olmalıdırlar.

Giyim Kuşam Konusunda  Din Referans Alınamaz!
Bütün bu açıklamalardan sonra şunu kolaylıkla diyebiliriz ki; başörtüsü konusunda Kur’an referans alınamaz. Konu kamusal alan, yani devlet hizmeti olunca bu konuda din de referans alınamaz. Dolayısıyla bir Müslüman kızı veya kadını, Türkiye gibi laik bir ülkede “Ben inancımdan dolayı başımı örtüyorum ve başörtümle kamusal alan da dâhil her yere girerim” diyemez. Eğer derse ve laik devlet de bunu kabul ederse, diğer din mensuplarına karşı haksızlık yapılmış olur. Laik devlet, giyim kuşamını inancına göre şekillendiren insanlara, bu türlü giyim kuşamla kamusal alana girmelerine izin verecekse, bu izin kadın ve erkek olmak üzere bütün din mensuplarını kapsamak zorundadır. Peki, bunun sonucu ne olur? Sonucunu hemen ben söyleyeyim; eğitim kurumları başta olmak üzere bütün devlet kurumları ve elbette sokak ve caddelerimiz, türbanlı, peçeli, çarşaflı, yaşmaklı ve burkalı kadınlarla, sarıklı, fesli, kippalı, cübbeli, takkeli, beline kadar sakallı ve elleri asalı, boyunları haçlı erkeklerle dolar taşar. Sonunda ortalıkta devlet ciddiyeti ve toplum düzeni diye bir şey kalmaz ve Türkiye hızla ayrışmaya doğru gider. Müslüman öğrencinin başındaki takkeyle okula gitmesine izin veren laik devletin, başında kippa bulunan bir Yahudi öğrenciyle üstünde cübbesi, boynunda hacı bulunan Hıristiyan öğrenciye izin vermeyeceğini mi düşünüyorsunuz yoksa?
 
Bu bakımdan Prof. Dr. Rıza Türmen’in görüşlerine katılmamak mümkün değildir. Şöyle diyordu bir yazısında Prof. Türmen:

“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin 9. maddesi iki türlü özgürlükten söz eder. Birincisi, içe dönük inanma ya da inanmama özgürlüğü. Bireyin iç dünyasına ilişkin bu özgürlüğe devlet karışamaz. İkincisi, inancın dışa vurulması özgürlüğü. Bu özgürlük kamu düzeni, ahlak ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması gibi nedenlerle sınırlanabilir. Ancak bu sınırlamaların yasal dayanağının bulunması ve demokratik bir topluma uygun olması gerekir. 9. maddede yazılı olmayan, içtihatla oluşan bir sınırlama daha var. Dinsel saikle yapılan her davranış din ve vicdan özgürlüğüne girmez ve Sözleşme tarafından korunmaz. Bunun nedeni açık. Dinsel saikle yapılan her davranış inanç özgürlüğüne girerse, dinsel kurallar hukuk kurallarının önüne geçer. Herkes kendi hukukunu uygulamaya baslar. Hukuk devleti ortadan kalkar…”(13).

Bu bakımdan özellikle üniversite öğrencisi olan bayanlara tavsiyem, eğer başörtüsü konusunda hak isteyeceksiniz, bu konuda dini argümanları ve “İnancımdan dolayı başımı kapatıyorum” şeklindeki çıkışlarınızı bir yana bırakın. Çünkü bu tür argümanlar ancak şeriatla yönetilen ülkelerde geçerlidir. Oysa Türk halkının çoğunluğu Müslüman olmakla birlikte Türkiye Cumhuriyeti bir din devleti değildir. Onun için başörtüsü konusunda hakkınızı ararken, bu konuya temel insan hakları açısından yaklaşınız ve bu konuya bireysel özgürlük alanı olarak bakınız. İnanın o zaman çok daha ikna edici ve inandırıcı olacaksınız.  Öte yandan Merhum Ecevit Başkanlığındaki koalisyon hükümeti döneminde “İnancımızdan dolayı başımızı örtüyoruz” sızlanmalarıyla “Başörtüsüne özgürlük” naraları atarak ortalığı ayağa kaldıranların, 8 yıllık AKP iktidarı döneminde hiç seslerinin çıkmaması da bu insanların inandırıcılıklarını iyice ortadan kaldırmış bulunmaktadır.

Siyasiler Yanlış Yapıyorlar
Madem yazı bu kadar uzadı, bir iki laf da siyasilere söylemiş olalım. CHP’nin referandum öncesi “Başörtüsünü biz çözeceğiz” deyip, referandum sonrasında işi sulandırmasının yanlış olduğu gibi AKP’nin alelacele bir komisyon kurup parti gruplarını ziyaret etmesi de yanlıştır, MHP’nin “AKP’den icraat bekliyoruz, desteklemeye hazırız” şeklindeki mızmızlanması da. Hele hele sekreteri bile türbanlı olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı A.Yalçınkaya’nın laiklik hatırlatmaları çok daha büyük yanlıştır. Sayın Başsavcı, bu tür açıklamalarıyla AKP’nin ekmeğine yağ sürdüğünün farkında mı bilmiyorum. AKP, önümüzdeki seçimler öncesinde yine eline büyük bir koz geçirmiştir. “Biz bu konuda komisyon kurduk ve partileri tek tek ziyaret ettik. Ancak destek bulamadık…” diye yoğun bir propaganda yapacaktır AKP. Hem de birçok sorunun üstünü Türbanla örtercesine yapacaktır bütün bunları…

31 Ekim 2010
Ömer Sağlam
_____________
1-bkz. R.El-İsfahani, Müfredat, s, 332, 516, çev. Yusuf Türker, Pınar Yayınları, İstanbul, İstanbul, 2007.
2- bkz. Kur’an Yolu, Türkçe Meâl ve Tefsir, c, 4, s, 400, DİB Yayını, Ankara, 2008.
3- bkz. 19 Ekim 2010 tarihli vatan Gazetesi, “Başörtüsü ön şart değildir!” başlıklı haber.
4- http://www.ntvmsnbc.com/id/25141433/
5- R.El İsfahani, age, s, 1126.
6- Türkçe Sözlük, c,1, s, 773, TDK Yayını, Ankara, 1998.
7- Türkçe Sözlük, c,2, s, 2353, TDK Yayını, Ankara, 1998.
8- bkz. Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli, s, 352, TDV. Yayını, Ankara, 1993. 
9- İbn Fazlan Seyahatnamesi, s, 30-32, hzl, Ramazan Şeşen, Bedir Yayınları, İstanbul, 1975 & Ömer Sağlam, Çöldeki Osmanlı ve Kavm-i Necib!(Türk-Arap İlişkilerinin İçyüzü), s,22, Özel Yayın, Ankara, 2003.
10-Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli, s, 241, 329, TDV. Yayını, Ankara, 1993. 
11-bkz. Prof. Dr. Hayreddin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, c.IV, s.360, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını, Ankara, 2004.
12-bkz. Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal, “Hadislere Göre Kadının Örtünmesi” başlıklı makalesi,  İslâmiyât, c.4, sayı: 22, Nisan-Haziran 2001, 2. Baskı, s.61.
13-Rıza Türmen, “Dinsel simgeler ve AİHM” başlıklı yazısı, Milliyet, 29.10.2010.