tarih-politik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih-politik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2012 Çarşamba

Türk-Macar İlişkileri

MACARİSTAN VE TURANCILIK

Tarih 13 Mart 2012, 01:44 Editör EDİTÖR
Orta Avrupa bölgesinin merkez ülkesi olan Macaristan, bir Türk boyu olan Macarların bin iki yüz yıl önce Volga kıyılarından kalkıp göç ederek, Tuna kıyılarında yerleşerek kurdukları bir devlettir. Milattan Önce (M.Ö.) V. yüz yıllarda, Asya dan gelen Turan kökenli kavimlerin, Tuna kıyıla­rına yerleşmesiyle bu bölgede yeni bir yapılanma başlamış, önce Hunlar daha sonra da Avarların orta Avrupa bölgelerini ele geçirmeleriyle Tuna kıyılarında Türkleşme başlamıştır. Peçenekler ve Kumanların göçlerini, sekizinci yüzyıl da Hazar ın kuzeyinden Macarların göç­leri izlemiş ve Milattan Sonra (M.S.) 900 yılında Avrupa kıtasının ortasında büyük çoğunluğu Türk kökeninden oluşan Macar Krallığı kurulmuştur.
 Macarları, Volga kıyılarından Tuna kıyılarına getiren Arpad’ın soyundan gelen Geza Krallığını, orta Avrupa da yaşayan bütün Türk kavimlerine kabul ettirerek, Macar Devletinin ilk kurucu kralı olarak resmen başa geçirmiştir. Kutsal Roma-Germen İmparatorluğunun çöküşünden sonra, otorite boşluğu yaşayan Orta Avrupa'da, Kral Geza'nın oğlu İstvan devletin sınırlarını genişleterek M.S. 1000 yılında Macar İmparatorluğunu ilan etmiştir.
Dünyanın en küçük kıtası olan Avrupa'nın orta bölgeleri, kenar bölgelerindeki gelişmelerden daha çok etkilendiği için, Macaristan bir orta Avrupa devleti olarak tarihin her aşamasında önemli siyasal gelişmelere sahne olmuştur. Avrupa kıtası üzerindeki yeni devlet oluşumları öncelikle merkezi bölgeleri etkilediği için, Macarlar sürekli olarak, başka devletlerin hegemonya ve emperyalizm arayışlarının tehdidi altında kalmışlardır. Bizanslılar tarafından, Türklerin kralı olarak ilan edilen Macaristan Devletinin kurucu kralı Geza ve oğlu İstvan zamanlarında Macar Krallığı; Adriyatik’ten, Tuna boylarına kadar uzanan doğu Avrupa ülkelerini bir anlamda Balkanları sınırları içerisine almıştır. Macar Krallığı, Avrupa’nın ortalarından doğu bölgelerine kadar uzanan önemli bir devlet olarak, 1200’lü yıllarda en parlak dönemini yaşamıştır. Bizans İmparatorluğu gerilerken, Bizansın Balkan bölgeleri Macarların kontrolü altına geçmiştir. Osmanlıların, Balkanlara yerleşmelerinden önce, Doğu Avrupa üç yüzyıla yakın bir zaman Macar Devletinin denetimi altında kalmıştır. Bir İslam devleti olarak Osmanlılar, Balkanlara girdiğinde Vatikan'ın yönlendirmesi altındaki Hıristiyan Macar Devleti, Balkanlar’da Müslümanların yerleşimlerini sağlayarak, bu bölgede yeni bir dinler ve devletlerarası denge oluşmuştur. Daha sonraki aşamada XIII.yüzyıl sonra­sında Türk asıllı Hıristiyan Macarlar ile Türk asıllı Müslüman Osmanlılar, Balkanlarda karşı karşıya gelmişlerdir.
Macar Krallığı, Osmanlı Türklerinin Balkan­lar’da Bosna, Arnavutluk ve Kosova gibi Müslüman bölgeler üzerinden etkinliğini artırması üzerine, geri çekilmek zorunda kalmış ve bu aşamadan son­ra daha çok Hıristiyan Avrupa'nın sorunları ile uğraşmak zorunda kalmıştır. XV. Yüzyıldan itibaren, Avrupa'da Rönesans ve Reform hareketleri devreye girmesi, en çok Macaristan'ı etkilemiştir. Katolik Vatikan'ın baskı­larıyla yönetilen bu devlet, zaman içerisinde yeni bir Protestanlık doğu­şunu kendi içinde yaşamıştır. Luther ve Calven Vatikan ile uğra­şırken, Protestanlık bütün Avrupa'ya yayılmış ve Macaristan'da da Katolik yönetim Protestanları ezerken, Osmanlı İmparatorluğu 1526 yılında Macaristan’a girmiş ve Türk asıllı devlet üzerinde, Müslüman Türk yönetimini kurmuştur. Böylece; Macar Krallığına da son verilmiş ise de bir yandan da Macarları da Katolik Vatikan baskısından kurtarılmıştır.
29 Ağustos 1526'da Mohaç Meydan Savaşı’nı kazanan Kanuni Sultan Süleyman, Budin Kalesini ele geçirerek, bağımsız Macar Krallığını Osmanlı’nın eyaletine dönüştürmüş ve Avusturya’ya yönelmiştir. İki kez Viyana kuşatmasına rağmen Viyana Osmanlılar tarafından alınamamıştır. Macaristan'daki Osmanlı egemenliği, bu ülkenin kontrolü altındaki Balkan ülkelerinin Macar yönetiminden Osmanlı yönetimine geçişini sağlamış ayrıca Katolik Vatikan baskılarını önlediği için de bu ülkede yayılmasının önünü açmıştır. Viyana’yı kuşatmasıyla, Orta Avrupa'da Müslüman Osmanlı baskısı, Katolik Vatikan'ın hegemonyasını sona erdirmiş ise de, Osmanlıların oluşturdukları karşı denge ortamında, Protestanlık Avrupa kıtasında yayılmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun, Orta Avrupa'da hakimiyeti bütünüyle Vatikan'ın kontrolü altında bir Hıristiyan Katolik Avrupa yapılanmasını önlerken, Vatikan'da Osmanlı Devletini, doğu bölgelerinde köşeye sıkıştırmış ve gelecekte islam dünyasını bölmek üzere İran ve Kafkasya bölgesi üzerinden, Şii yayılmasını desteklemiştir. Avrupa kıtası Protestanlığın örgütlenmesiyle ikiye bölünürken, Osmanlı Devleti ile doğu bölgesindeki komşusu olan İran’ın ve gelecekte bir araya gelmemesi için bir yeni oluşum olarak Şiilik desteklenmiştir. İran ve Osmanlı Devletlerinin, Türk ve Müslüman asıllı olmaları, bu iki devletin bir araya gelerek, çok daha büyük merkezi bir Türk İslam imparatorluğu oluşturma şansı var iken, araya giren Vatikan, iki büyük Türk ve Müslüman devletin birleşmelerini Şiiliğin yayılmasını destekleyerek önlemiştir. Üstelik Osmanlı Devleti, doğu bölgelerinde sürekli savaş ve savaşmaya hazır güç bulundurmak zorunda bırakılarak, gücü bölündüğü için Avrupa’da ilerlemesi önlenmiş ve zamanla çekilmek zorunda bırakılmıştır. O dönemin Osmanlı ve İran’ın temsil etitği İslam dünyası Şii ve Sünni olarak bölününce, orta Avrupa'daki Türk hegemonyası zamanla kendiliğinden sona ermiş ve Osmanlılar ikinci kez kuşattıkları Viyana kentini ele geçiremeden geri dönmek durumunda kalmıştır. Osmanlı Devletinin gücünün en üst aşamasında kuşatılan Viyana kuşatmasının başarısızlıkla sonuçlanmasında Vatikan siyaseti etkili olmuş, Osmanlı İmparatorluğu’nun da gerileme süreci başlatılmıştır.
Avrupa kıtasında Protestanlığın başlaması ile birlikte, Hırıistiyan inançlı Türk devleti Macaristan, Osmanlı Türk Devleti ile karşı karşıya kalmıştır. Aynı süreçte, İslam dünyası Şiiliğin çıkışı ile ikiye bölünerek, Osmanlı Türk Devleti’ni, Avusturya ve Macaristan'dan geri çekilmek zorunda bırakmıştır. Hazar'ın kuzeyinden Avrupa'nın ortalarına giderek Macar krallığını kuran Türk boyları ile yine Hazar Devleti sonrasında, Anadolu ve Avrasya bölgesinde Türk Devleti olarak Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran Türk boyları, tarihsel kesişme noktasında ancak 1526–1699 tarihleri arasında ortak devlet bir­likteliğini yaşamışlardır. Orta Avrupa Türk devleti ile ön Asya Türk devleti tarihin belirli bir dönemecinde ortak bir çatı altında yer almışlar ise de, daha sonraki aşamada da kıtasal gelişmeler yüzünden ayrılmak durumunda kalmışlardır. Bir buçuk yüzyıllık birliktelik, daha sonraki dönemler için bir başlangıç oluşturmuş ve dünya değişirken, Asya kökenli Türk boyları, ortak bir dayanışma içerisinde yeni bir gelecek arayışı içine girmişlerdir.
Avrupa ile Asya arasında yer alan orta ve doğu Avrupa bölgeleri ile Balkanlar, Anadolu ve Kafkasya bölgeleri Türk kökenli grupların tarihsel yayılma bölgeleri olarak öne çıktığı için, Macar Krallığı, Osmanlı Devleti ya da Türkiye Cumhuriyeti gibi siyasal yapılanmalar bazen tarih sahnesinde öne çıkarak, hep bu bölgelerin halkları arasındaki siyasal gelişmeler ya da örgütlenmeler olarak gündeme gelmiştir. Macar Krallığı sonrasında, doğu Avrupa'da etkili olan Osmanlı İmparatorluğu geri çekilmek zorunda kalınca, devreye Avusturya girmiş ve Macarlar ile birleşerek Avusturya- Macaristan İmparatorluğunu kurmuşlardır. Turan kökenli Macarlar, Germen asıllı Avusturyalılar ile ortak bir devlete yönelince, eski siyasal ortak olan Osmanlılara karşı bir konuma gelmişler, bu nedenle de; zaman zaman doğu Avrupa sorunları çerçevesinde karşılıklı olarak savaşmak durumunda kalmışlardır.
Fransız Devrimi bütün Avrupa kıtasını sarsınca, Avrupa ülkelerinde krallıklardan ulus devletlere geçiş gündeme gelmiştir. Bu nedenle Macarlar ile Avusturyalılar birbirleriyle savaşmışlardır. Osmanlı sonrasında Balkanlar'da Avusturya hegemonyasının kurulması, Prusya tarafından da desteklenmiş, Macarlar isyan etmelerine rağmen Avusturya önderliğinde ikili imparatorluk içinde kalmışlardır. 1848 ihtilalinin başarıya ulaşamaması üzerine, Macarlar yine Avusturya’ya bağlı kalmışlar ama bu duruma tepki olarak da Macaristanda ciddi bir milliyetçilik akımı ortaya çıkmıştır. Germen asıllı Avusturyalılara bağımlı kalmak istemeyen Turan kökenli Macarlar, eskisi gibi kendi bağımsız siyasi düzenlerini oluşturmak için siyasal mücadelelerini yürütmüşlerdir.
Orta Avrupa'da, Prusya Devleti’nin kuruluşu ile artan Germen etkisi ve Balkanlar’da giderek artan Slav topluluklarının çoğalan nüfusu karşısında, Macarlar eskisi gibi bağımsız bir gelecek aramağa başladıklarında, Germen ve Slav topluluklarına karşı kendi güçlerini gelecekte yeniden oluşturabi­lecek bir Turancılık arayışı içine girmişlerdir. Germenlerden ve Slav'lardan farklı olduklarını gören Macar milliyetçileri, orta çağda orta Avru­pa'da kurdukları bağımsız büyük Macar devletini yeniden kurmak yönünde harakete geçmişlerdir. Artan Germen ve Slav nüfuslarına karşılık güçlü bir Macar Devletini yeniden gündeme getirmek doğrultusunda, Macar milliyetçiliğini “Turancılığa” dönüştürmüşlerdir. Slav ve Germen toplulukları arasında sıkışıp kalan Turan kökenli Macarlar, bu bağlamda; yaşadıkları ülkenin Avrupanın ortasında bir ada devlete dönüşmesi noktasında, uluslaşma sürecinin etkisiyle bir çıkış noktası aramışlar ve tek çıkar yol olarak da kendilerinin gel­diği Turan bölgesinin, Türk asıllı topluluklarıyla yakınlaşma ve dayanışması arayışı içerisine girmişlerdir. 1848 yılındaki ulus devlet olma hareketi başarısız kalınca, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra Macarlar, Turancılığı gündeme getirerek, Slav ve Germen topluluklarına karşı bir büyük Turan dayanışmasına girişmişlerdir.
Ulus devlet döneminde, Macaristan'da Turanın çizgide milliyetçilik hareketleri hızla gelişirken, bu ülkede yaşayan bazı Hıristiyan unsurlar ile Yahudiler, Avusturya ile dayanışmayı güçlendirmişlerdir. Böylece; Macar milliyetçiliğini dengeleyerek ve bu ülkenin doğuya kayarak bir Turan macerasına girişmesinin önünü kesmeğe çalışmışlardır. Avusturya devletinin çok uluslu bir yapıya sahip olması, ortada bir Avusturya ulusunun olmamasının yanı sıra, bu ülkedeki Katolik ve Yahudi unsurlar, Macaristan'ın Avrupa'da kalarak Avusturya ile dengelenmesini Turan macerasına karşı bir önlem olarak Avusturya’yı desteklemişledir. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun, Almanya, Bulgaristan ve Osmanlı Devleti ile beraber hareket etmesi sonucunda, Macar Turancılığı Macaristan-Bulgaristan ve Osmanlı Devletleri arasındaki bir Türk asıllı ülkeler dayanışmasını geliştirerek, İngiliz, Alman Rus emperyalizmlerine karşı bir yeni dengeyi doğu Avrupa üzerinden Turan bölgesine yönlendirmeğe çalışmışlardır. Macar Turancılığının bu dönemde aktif olması ve Rus emperyalizminin öncülüğünde bir panslavizmin doğu Avrupa’yı etkisi altına almaması ya da Prusya'nın öncülüğünde panslavizme doğu Avrupa kıtasının ortasında bir Büyük Alman İmparatorluğu yaratmaması doğrultusunda, Macar milliyetçileri panturanizmi slav ve germen hegemonya arayışlarına karşı bir denge arayışısı olarak devreye sokmağa çalışmışlardır. Doğu Avrupa’nın yeni yapılanmasında panslavizm ve pangermenizm çekişmesi tırmanırken, Macarlar kendi ada devletinde sıkışıp kalmamak ve erimemek üzere, panturanizmi bir kurtarıcı olarak görmeğe başlamışlardır.
Birinci Dünya Savaşı sürecinde, Macaristan Turancılık ile büyümeğe çalışırken, savaşı Almanya'nın kaybetmesi üzerine, tıpkı Osmanlı Devleti gibi yıkılmış ve Trianon Antlaşması savaş sonrasında imzalanınca da top­raklarının üçte ikisini kendisini çevreleyen beş devlete vermek zorunda kalarak, küçük bir orta Avrupa devleti konumuna düşürülmüştür. İki savaş arasında büyük bocalamalar geçiren Macaristan, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyalist bir rejime sürüklenerek, Sovyetler Birliği’nin etkisi altına giren doğu Avrupa ülkelerinin içerisinde yer almıştır. Macaristan Yahudileri tarafından desteklenen sosyalist rejim Rusya destekli olarak göreve gelince, hem milliyetçi akımlar hem de Turancılık hareketinin önünü kesmiş ve böylece; ülkede yeni bir denge oluşturmağa çalışmıştır. Doğu Avrupa ülkelerinin İkinci Dünya Savaşı sonrasında, sosyalist bir yolu seçmesi, Balkanlar'da Rusya'nın etkisini artırdığı için pangermenizim ile beraber panturanizmin önü kesilmiş ama Rusya destekli panslavizm bu bölgede etkili olmuşutr. Macar milliyetçiliği ile beraber Alman hegemonya­sından çok çekinen Balkan bölgesindeki Musevi topluluklar da, sosyalist rejimleri desteklemişlerdir. Macaristan'ın sosyalizme kayması üzerine Turancılık gerilemiş ve Macar milliyetçiliği duraklamıştır. Macar komü­nist partisi bütün sol partileri birleştirerek ülkedeki sosyalist yapılanmayı güçlendirmiş ve diğer siyasal akımlar bu dönemde yasaklanmıştır.
Macaristan, Sosyalist rejim altında Stalinizm'in toplumları ve ulus­ları ezen tuzağına sürüklendiğinde, Macar ulusu bu gidişe karşı çıkmış ve 1956 yılında isyan ederek ülkede var olan milli potansiyelin desteği ile Stalinist baskı düzenine karşı direnen ilk doğu Avrupa Ülkesi olmuş­tur. Macarların tarihten gelen “milli” karakteri, Turancılığın uzun yıl­lar boyunca oluşturduğu siyasal birikim ile birleşince panslavizmi sos­yalist görünüm altında uygulamaya çalışan Rus emperyalizmine karşı ilk çıkış bu ülkede gerçekleşmiştir. On iki yıl sonra Macarların izinden gi­den Çek'ler de 1968 yılında Stalinizme karşı isyan ederek, hak ve özgürlük arayışı içerisinde olmuşlardır. Bu aşamadan sonra, soğuk savaşın son dö­nemine girilmiş ve bütün dünyada gençlik hareketleri öne çıkarılarak, sosyalist düzenlerin sarsılması sağlanmıştır. Bir toplumsal ara kademe olan gençler, dış destekler ile örgütlenerek, işçi sınıflarına karşı çıkmışlar ve böylece toplumsal dinamikler yavaş yavaş işçiler üzerinden gençlere kaydırılarak, sosyalist bloğun dağılmasına giden yol açılmıştır. Macar ülkesi böylesine bir süreçte ciddi çalkantılar geçirmiş, Avusturya emperyalizmine karşı 1848, Rus emperyalizmine karşı da 1956 ihtilallarını yapan bu ulusal toplum; bin yıl önce kurmuş olduğu bağımsız devlet yapılanması arayışı içerisindeyken, Sovyetler Birliği dağılmış ve bunun sonucunda Varşova Paktı ortadan kalkınca da Macar Halk Cumhuriyeti yeniden bağımsızlığa kavuşarak, “Macar Cumhuriyeti” adını almıştır. Soğuk savaş sonrasında bağımsızlığına kavuraş Macarlar, bu kez Trinon Antlaşmasıyla kaybettikleri eski bölgelerini yeniden ülke sınırlarına katmak için arayışa girmişlerdir. Voyvodina bölgesinin Sırbistan’dan, Transjivanya bölgesinin Romanya'dan bazı kuzey topraklarının Polonya ve Slovakya'dan geri alınabilmesi için, yeniden Macar milliyetçiliği devreye girmiş ve ülke politikasında etkili olmağa başlamıştır. Macar milliyetçiliğinin emperyal bir Turancılığa kaymasını önleyebilme doğrultusunda, Macar Yahudileri liberal ve sosyalist kesimler ile işbirliği yapmışlar, bu ülkenin soğuk savaş sonrasında yeniden Turancı bir arayışa girmesinin kesmek istemişlerdir.
İkinci Dünya Savaşı sürecinde, Almanya doğu Avrupa ülkelerini işgale başlayınca, Macar Yahudilerinin önemli bir kısmı Amerika Birleşik Dev­letlerine göç etmişlerdir. Daha sonraki dönemlerde bu ülkede çok başarılı bir ekonomik yapılanma içerisine giren Macar asıllı Yahudiler, zamanla güçlenerek kapitalist sistem içerisinde önemli yerlere gelmişlerdir. Macar Yahudileri, ABD’de daha da ileri giderek Siyonist lobilerin yönetimlerini ele geçirmişler ve böylece ABD üzerinden geliştirilen Siyonist politikaların Macaristan Devleti üzerinde etkili olmaya başladığı görülmüştür. Sosyalist sistemin dağılmasından sonra, Macar milliyetçiliği yeniden güç kazanmaya başlayınca, Turan­cılık bu ülkede tekrar önem kazanmış, orta Avrupa'da Alman baskısına ve doğu Avrupa'da ise Rus baskısına karşı Macarlar, yeniden Turancı bir siyaset ile doğuya açılarak, Bulgaristan ve Türkiye üzerinden geldikleri bölge olan Kafkasya ve Hazar bölgesine doğru arayış içerisine girmişlerdir. Macar Yahudileri ise ABD'de güçlenerek ortaya çıktıklarında kendi içlerinden George Soros gibi bir kapitalist sistem önderi çıkarmışlar ve bu önderlik üzerinden de yeni bir Hazar yapılanması arayışı içerisine girmişlerdir. Soros’tan sonra Sarkozy gibi Macar asıllı bir Musevi'nin Fransaya Devlet Başkanı olması da, küreselleşme döneminde Siyonizm’in uluslar­arası alanda güç kazanmasına büyük katkıda bulunmuştur.
Macar milliyetçileri, sosyalizm sonrasında yeniden panturanizme yönelerek, Turan ülkeleriyle Germen ve Slav dünyalarına karşı bir ortklık oluşturmaya çalışırken, Macar Musevileri de ABD'deki güçlü lobileri üzerinden, Siyonist bir arayışa girerek, dünyanın merkezi coğrafyasında bir Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail yapılanmalarını gerçekleştirmeye yönelmişlerdir. Turancılık Macaristan'ı Hazar bölgesi ve Turan boyları ile birlikteliğe yönlendirmek isterken, batı ülkelerinde örgütlenen Siyonizm, Macaristan'ı merkezi coğrafya planlarında kullanmağa öncelik vermiştir. Çok fazla gücü olmayan küçük bir ülke olan Macaristan Cumhuriyeti küreselleşme döneminde Turancı arayışlar ile Siyonist politikalar arasına sıkışıp kalmıştır. On milyon nüfuslu bu küçük ülkenin yirmide biri oranında nüfusa sahip olan Macar Yahudilerinin, ABD'deki Siyonist lobiler tarafından yönlendirilmeleri, bu orta Avrupa ülkesini son döneme ciddi bir gerginlik ortamına sürüklemiştir. Ülkeyi karıştıran birçok beklenmeyen gelişme hızla bu küçük devletin siyasal gündeminde yerini almıştır.
Yüzyılı aşkın bir sure Turan ülkeleriyle büyük bir Turan birliği peşinde olan Macar Cumhuriyeti, küreselleşme döneminde tamamen tersi bir doğrultuda yönlendirilerek, doğudan batıya doğru yöneltilmiş ve Avrupa Bir­liği içerisinde tam üye olarak yerini almıştır. Macaristan'ın, Panturanizm peşinde koşan bir ülke olarak daha sonraları tamamen tersi bir doğrultuda panAvrupacılık olarak gündeme gelen Avrupa Birliği içerisinde yer alması, tarihin bir garip cilvesi olarak gündeme gelmiştir. Üyelik sonrasında bu ülke gele­ceğini Avrupa Birliği çatısı altında aramaya başlamıştır. PanAvrupacılık, PanTurancılığın yerini alınca, bu ülkedeki milliyetçi akımlara karşı Macar Musevileri liberal ve sosyalist partileri, Avrupa Birliği üzerinden yönlendirmeğe çalışmışlardır. Böylece; Macaristan'ın Turancı bir çizgide doğuya kaymasının önünü kesmeğe çaba göstermişlerdir. Sosyalist sistem zamanında Rusya üzerinden panslavizme teslim olan Macaristan, Avrupa Birliği çatısı altında da yeniden pengermenizmin etkisi altına sürüklenmek durumunda kalmıştır. İmparatorluk döneminde Avusturya germen etkisini bu ülke üzerinde kurarken, Avrupa Birliği döneminde de Almanya açıktan Macar Devleti üzerinde komşuluk haklarını kullanarak büyük bir baskı örgütlemye çalışmıştır. Böylece; Macarlaristan’da, Rusya üzerinden panslavizm ile Almanya üzerinden pangermenizm arasına sıkışmaya başlayan milliyetçi kesim yeniden Turancılığa yönelirken, Macar Musevileri de ABD üzerinden yeni dönem Siyonist politikaları bu ülke üzerinden doğu Avrupa bölgesine yansıtmağa başlamış ve Doğu Avrupa’dan, Orta Doğu’ya yönelmişlerdir.
Kuzey Hazar bölgesinde yer alan bir Türk devleti olan Başkırdistan asıllı Macarlar, ana vatanlarına doğru Turancılık ile yönelmeye çalışırlarken, Rusya panislavzm, Almanya pangermenizm, Museviler de Siyonizm ile bu küçük ülkenin önünü kesmeğe ve kendi politikaları doğrultusunda kullanmağa yönelmişlerdir. Orta Avrupa’nın lideri Almanya ile doğu Avrupa’nın lideri Rusya bu küçük ülke üzerinde çekişirken, Macar Musevileri de Siyonist lobileri üzerinde ABD'yi devreye sokarak, Alman ve Rus etkilerini kırmağa çalışmışlardır. Bu ülkenin Turanlı akrabaları olan Türk asıllı toplumlar ya da devletler ile bir araya gelmesinin önünü kesmeğe çalışmışlardır. Tuna boylarında bir küçük ülkeye hapis olan Macarlar, kendi bağımsız geleceklerini bir türlü kuramamışlar ve sürekli olarak büyük güçlerin çatıştığı bir çekişme alanı konumunda jeopolitik duruma istemeden gelmişlerdir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, ABD'nin tek dünya gücü olmak istemesi üzerine, ABD'li Siyonist lobiler Macaristan üzerinde etkilerini artırmışlardır. Bu dönemde Soros’un bazı adamları bu küçük ülkenin üst yönetimine gelerek, Macaristan'ın her dönem Siyonist politikalara yönlendirilmesinde önde gelen roller oynamışlardır. ABD ve İsrail'in Orta Doğu politikalarına destek verici bir konuma getirilen Macaristan, kendi ulusal çıkarlarını aşan bir diplomatik sürece doğru itilmiştir. Okyanus ötesinden gelen rüzgârlar, Macaristan'ı Büyük Orta Doğu projesinin Balkanlardaki önemli atlama tahtalarından birisi konumuna getirmiştir.
Küresel sermayenin desteğinde ABD tek dünya devleti olmağa çalışırken, doğu ülkeleri kendisine rakip olmaması için bir süre Avrupa Birliği’ni desteklemiş ama kendi istediği gibi yeni bir dengeyi bu yoldan kuramayınca, bu kez Avrupa Birliğini desteklemekten vazgeçerek, Balkanlar üzerinden Orta Doğu bölgesine girişi gündeme getirmiştir. Kosova savaşı ile başlayan yeni dönemde ABD ve İsrail ikilisi küresel sermayenin desteği ile küresel Balkanlar projesini gündeme getirmiş ve bu doğrultuda Balkan ülkeleri üzerinde Avrupa Birliğinin dışında yeni politikalar uygulamaya başlamıştır. Almanya ve Rusya'nın doğu Avrupa’daki etkisi kırılmak istendiği için eski Osmanlı İmparatorluğu’nun bugünkü varisi olan Türkiye Cumhuriyeti yeni Os­manlıcılık görünümü ile Balkanlarda öne çıkarılmağa çalışılmış, Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunluğu, Avrupa Birliğinden önce NATO üyesi yapılarak, NATO üzerinden Atlantik politikalarının Balkanlara taşınmasına öncelik verilmiştir. ABD ve İsrail ikilisi küresel sermayenin desteği ile AB’ye karşı bir Balkan politikasına yönelmesi, Polonya ve Macaristan Almanya ve Rusya arasında yer alan orta Avrupa ülkeleri olarak önem kazanmışlar ve bu doğrultuda ABD'li Siyonist lobiler bu iki ülkeyi Almanya-Rusya yakınlaşmasına merkezi güç olarak karşı kullanmağa başlamışlardır.
ABD, yirmi yıllık küreselleşme döneminde tek bir dünya devleti kurmayı başaramayınca, BRİC ülkeleri üzerinden Brezilya, Hindistan, Rusya ve Çin yeni süper güçler olarak ortaya çıkmıştır. ABD'de bunun üzerine politika değişikliğine giderek; bu ülkeleri karşısına almadan G-20 bloğunu kurmuştur. G-20 politikaları ile yeni dünya dengelerini oluşturmağa, çalışan ABD, Avrupa Birliğine olan desteğini keserek, küresel Balkanlar projesine önem vermesiyle de Polonya, Macaristan ve Makedonya ülke­leri Doğu Avrupa’da merkezi konumlarıyla önem kazanmışlardır. ABD desteği azalınca, Avrupa Birliği’nin Akdeniz ülkeleri ekonomik olarak çökmeğe başlamış, Avrupa Birliği’nin sarsıntı geçirmesiyle birlikte, Macaristan gibi küçük birlik üyesi devletlerde büyük ekonomik sarsıntılar öne çıkmıştır. Yunanistan ve İtalya IMF destekli yönetimlere doğru kayarken, Balkanlar'da daha ileri bir aşamaya geçilmiştir. Yunanistan'ın yeniden eski Osmanlı hinterlandına dönmesi konuşulmaya, Makedonya'da yeni bir ABD yapılanması hazırlanmaya başlanmış, Macaristan'da, Kosova'ya yerleşen ABD'nin yön­lendirmesi ile Avrupa Birliği’nden küresel Balkanlar projesine doğru bir kayma göstermiştir. Euro bölgesindeki ekonomik sarsıntı Akdeniz ülkelerinden sonra Macaristan'da da ortaya çıkarak, Avrupa Birliğini merkezi bölgede de sarsmağa başlamıştır. Ekonomik sarsıntı üzerine IMF ve Dünya Bankası devreye girerken, ABD ve İsrail ikilisinin Avrupa kıtasal oluşumuna alternatif olarak gündeme getirmiş olduğu, küresel Balkanlar projesi hız kazanmıştır. İşte Macaristan'ın son günlerde fazlasıyla tartışılması konusu, bu süreç iç inde öne çıkmıştır.
Dünya basınında ve medyasında artık bir Macaristan sorunu vardır. Bu sorun Avrupa Birliği’nin devam edip etmeyeceğinin kilit konusu haline gelmektedir. Tıpkı Yunanistan ve İtalya gibi IMF ve Dünya Bankasından yardım dilenmek zorunda kalan Macaristan' ne Avrupa Birliği ne de Almanya kurtaramamıştır. Bu küçük ülke, giderek bir ekonomik krize sürüklenmiştir. Avrupa Birliğine giriş ile beraber bütün ekonomik varlığını yabancı şirketle­ri kaptıran Macaristan, diğer doğu Avrupa ülkeleri gibi giderek yoksul bir ülke konumuna düşmüş ve eski sosyalist rejimi arar hale gelmiştir. Küresel sermayenin denetimi altındaki uluslararası tekelci şirketler, girdikleri bütün ülkelerdeki ekonomik varlıklara el koyarken, Macar ulusunun zenginliklerini de elinden almışlardır. Euro bölgesine giren diğer ülkeler gibi Macar ulusu kendi ülkesini ekonomik yönden yönetme yetkisini uluslararası tekellere devretmek zorunda kalmıştır. Yeni dönemde bu tekeller üzerinden hem de ABD üzerinden Siyonist lobiler yönlendirici olmaya başlayınca, Macaristan normal bir Avrupa Birliği ülkesi olmanın ötesine geçmiştir. Küreselleşmenin Balkanlar ve Orta Doğu politikalarının atlama tahtası konumuna gelen Macaristan, bu aşamada dünyanın siyasal gündeminde öne çıkmağa başlamıştır.
Son dönemde Macaristan da iktidar olan merkez sağ parti, ekonomik çöküşü önlemek ve ülkeyi bu darboğazdan kurtarmak üzere bazı otoriter önlemler almaya başlayınca, Avrupa kamuoyu ayağa kalkarak tepki göstermiş ve bu ülkenin kendi kaderini ulusal programlar yolu ile kurtarmasına izin vermemiştir. Hükümet, yeni bir anayasa ile Macar Cumhuriyeti’nin adını; “Macaristan Ülkesi” olarak değiştirerek, küreselleşmenin ulus devletleri tasfiyesi planına uygun bir adım atmıştır. Macar ülkesi bir ülke adı olarak anayasada sadece Macaristan biçiminde yer almıştır. Macaristan Halk Birliği adı altında iktidara gelen merkez sağ iktidar, aldığı olağanüstü önlemler aracılığı ile ülkeyi çıkmazdan kurtarmağa çalışırken, dünya medyasında bu ülke demokrasiden uzaklaşmakla suçlanmış ve başbakanın diktatörlüğe kaydığı öne sürülmüştür. Sosyalizm sonrasında liberal politika ile bir sömürge durumuna sürüklenen Macaristan, devlet olarak çökerken, Macar ulusu içinde yeniden milliyetçilik akımları güçlenmeğe başlamış ve bu durumun doğal sonucu olarak da Turancılık yeniden Macar politikasında ön plandaki yerini almıştır. Küresel liberal politikalar Avrupa Birliğini sarsarken, birlik üyesi ülkeleri ekonomik olarak çökertirken Macaristan gibi eski ülkelerde yeniden kendini koruma refleksi doğrultusunda milliyetçi akımlar güç kazanıyordu, Bugünkü Macar iktidarı merkez sağ bir parti olarak diğer milliyetçi grupların desteği ile iktidara gelmiş ve küresel liberal politikaların çökerttiği ülkeyi kurtarabilme doğrultusunda olağanüstü önlemlere yönelmek zorunda kalmıştır. Macaristan ikinci bir Yunanistan olmamak için mücadele ederken, küresel medya ve sermaye bu ülkeyi diktatörlüğe kaymakla suçlamaya başlamıştır. Sosyalizm sonrasında batı kapitalizmi doğu Avrupa ülkelerini yeniden sömürgeleştirirken, köklü bir devlet geleneğine sahip olan Macarlar, bu duruma isyan ederek yeniden Tuancı arayışlara yönelmişlerdir.
Merkez sağ bir parti Macar ulusunun desteği ile ülkeyi kurtarmaya yönelirken, daha uç noktada milliyetçi akımların Turancı siyasetlere yöneldiği görülmüştür. Yeni anayasa iktidara daha otoriter yetkiler getirerek, ülkenin dağılmasını önleme yolunda gündeme gelmiş, daha sağdaki milliyetci akımlar, “Daha iyi Macaristan Hareketi” adı altında yeni bir siyasi parti oluşumu ile kısa adı JOBBİK olan bir örgütlenmeyi Macarlara yeni bir alternatif olarak sunmuşlardır. Eski Turancılar gibi batı emperyalizmine ve Siyonizm’e karşı çıkan bu yeni Turancı siyasal oluşum, bir Ural-Altay kardeşliğini, Turan ülkeleriyle bir araya gelerek aramaya başlamıştır. Sovyetler Birliği sonrasında “Tanklar çekildi, bankalar geldi" sloganı ile ortaya çıkan bu yeni Turancı hareket, küresel emperyalizmin küçük devletleri ve ulusları köleleştirmesine açıktan karşı çıkmaktadır. Avrupa Birliğine girdikten sonra bütün ekonomik zenginliklerini küresel şirketlere kaptıran Macar ulusunun yeniden kendi geleceğine egemen olabilmesi için JOBBİK isimli Turancı parti bugünkü iktidardaki FİDESZ partisini küresel emperyalizme ve Siyonizm’e karşı desteklemektedir. Sağ kanattaki parti ve gruplar bugünkü iktidarın milli programını dayanışma içinde desteklemektedirler.
"Macaristan Macarlarındır" sloganı ile ülkeyi, yeniden bir mili düzene kavuşturmağa çalışan FİDESZ partisi, Trianon Antlaşmasıyla Macaristan'dan koparılan üç büyük bölgenin yediden Macaristan'a dahil edilmesini gündeme getirmektedir. 10 milyon nüfusu ile varlığını korumağa çalışan Macaristan, sınır dışında bırakılan 5 milyon Macarın da yeniden Macaristan vatandaşı olmasını istemektedirler. 15 milyonluk bir Büyük Macaristan kurmak beklentisi, Macar milliyetçilerini ve Turancıları yeniden seferber etmiştir. Trianon Antlaşmasının bir asırlık kapanmayan yarasını artık kapat­manın zamanının geldiğini bütün Macar partileri dile getirmektedirler. Komşu ülkelerde sıkıntıda yaşayan Macarları kurtarmak, yeniden Macaristan devletinin ana politikası haline gelirken, büyüyen Macaristan kendine yeterli bir ülke haline gelerek, dışa bağımlı olmaktan kurtulma çabasındadır. Hükümetin, Macaristan merkez bankasını denetimi altına almasına batılı ülkeler bu nedenle karşı çıkarken, küresel şirketlerin çıkarları doğrultusunda bu ülkenin yeniden toparlanmasına izin vermemektedirler. Çökmüş olan Yunanistan sonrasıda, yeni Yunan batağının bu ülkede ortaya çıkması, Macaristan'ı yeniden Turancı bir arayışa götürecek gibi görünmektedir. Bu aşamada küresel emperyalizm ve Siyonizm’in dünya dengelerini yeniden düşünmelerinin zamanı gelmiştir. Türkiye’nin de artık, bu yaşanan olaylardan bir ders çıkarması gerekmektedir.
Kaynak: http://www.kemalistyaklasim.info
ALTAYLI.NET
YARARLANILAN KAYNAKLAR:

1-Şerif Beştav, Türk-Macar İlişkileri, Türk-Macar dostluk derneği yayını, Ankara, 2005.
2-Mehmet Ergün, Macar İhtilali, Akşam yayını, İstanbul, 1967.
3-Tarık Demirkan, Macar Turancıları, Tarih Vakfı yayını, İstanbul, 2000.
4-Nizam Önen, İki Turan, İletişim yayınları, İstanbul, 2005.
5-Hicaran Yusufoğlu, Osmanlı-Macar İlişkileri, Türk-Macar Dostluk Derneği yayını, Ankara, 1998.

3 Nisan 2012 Salı

KÜRTÇÜ FAŞİZMİ BESLEYEN EMPERYALİZMDİR “ABD Temsilcisinin 89 Yıl Önce Hazırladığı Kürt Raporu’nun Sırrı”

Türkiye’de “Kürt Sorunu” diye adlandırılan ayrılıkçı Kürtçü faşizmi besleyen iki ana damar vardır. Bunlardan biri aşiret-tarikat kontrolündeki feodal yapı, diğeri ise emperyalizm kıskacıdır.

Yüzyılın başında Anadolu’da “uydu bir Kürt devleti” kurdurmak isteyen ABD, İngiltere ve Fransa, Kurtuluş Savaşı yıllarında, Anadolu’daki Kürtlerle çok yakından ilgilenmiş, ayrılıkçı Kürtleri önce Türk ulusunun ölüm kalım mücadelesi olan Türk Kurtuluş Savaşı’na, sonra da çağdaş Türk ulus devletine karşı isyana teşvik etmiştir. Kurtuluş Savaşı yıllarında ve sonrasında Anadolu’da Türkiye karşıtı 30’dan fazla Kürtçü isyan çıkmıştır.[1]
“Kürt Sorunu”nun, daha doğrusu “ayrılıkçı Kürtçü faşizmin” kaynağını doğru anlamak için, Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında Türkiye’de cirit atan ABD, İngiltere ve Fransa temsilcilerinin ve ajanlarının hazırlayıp ülkelerine gönderdikleri Kürt raporlarını iyi incelemek gerekir.
Örneğin, ABD’nin Türkiye’deki Yüksek Komiseri Tuğamiral Mark L. Bristol, 20 Şubat 1922’de İstanbul’dan Washington’a gönderdiği bir “Kürt raporunda” şu bilgilere yer vermiştir:
“Sayın Dışişleri Bakanı Efendim!
Başkanlığın bilgisi için askeri ateşe tarafından Kürdistan’daki durumla ilgili hazırlanan raporu sunuyorum. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi Kürt sorunu dikkati çekecek değerdedir. Normal koşullarda bile Kürtler daima komşuları için sorun olmuşlardır. Şimdi, Kürdistan’ın ünlü petrol yatakları nedeniyle yabancı entrikalar kuşkusuz başladığı için ciddi sonuçlar çıkabilir. İngilizler herhalde Kürdistan’ı denetim altına almak için Kürtleri Türklere karşı kullanmak isteyeceklerdir. Türkler de Kuzey Mezopotamya’yı (Kuzey Irak’ı) ele geçirmek için aynı şeyi yapacaktır. Kürdistan’ı özel etki bölgesi sayan Fransızlar da Türk İngiliz sürtüşmesinden çıkar sağlamakta bir an duraksamayacaklardır.”
Bristol raporuna, Fransız Askeri İstihbaratı’nın Kürtler hakkında hazırladığı bir rapordan alıntılar yaparak, şöyle devam etmiştir:
“Rapor’da Kürdistan ayaklanmasına, bütün Yakındoğu sorununun bir parçası ve İngilizlerin, dünyanın bu bölgesindeki amaçları ve istekleri açısından bakmak gerektiğini belirtmektedir. Sonra Büyük Britanya’nın en büyük sorununun Hindistan’ı güven altına almak olduğu, İngilizlerin planlarına bu bakımlardan yaklaşmak gerektiği ileri sürülmektedir. Bunlardan biri İran üzerinden Bolşevik tehdidi, öte yanda Mezopotamya, İran ve Gülucistan üzerinde Milliyetçi-Türk Pan İslam tehdididir. Bu son tehdidi önlemek için İngilizler, Filistin ve Irak dahil Akdeniz’den Basra Körfezi’ne uzanan kendi etkilerinde bir dizi devlet kurmak görüşündedir. Kral Hüseyin ailesini kullanarak güçlü bir Arap imparatorluğu kurmak ve Türklerin yoluna set çekmek istemiş, ancak Hicazlı aileyle işler yolunda gitmemiştir. Büyük çapta bir Arap ordusu düzenlemek oldukça güç bir iştir. Ayrıca daha kötüsü Halifelik İstanbul’da bulunmaktadır. Dolayısıyla Büyük Britanya’nın Kürdistan’daki rahatsız durumdan yararlanıp Mustafa Kemal’in sırtında bir tehdit olacak bir biçimde bunu geliştirmeye çabalamasına, aynı zamanda Milliyetçi Türkiye ile Mezopotamya arasında bir perde kurmasına şaşmamak gerekir.
Bundan sonra Kürt tarihi ile ilgili bilgiler verilmiştir. Bu arada Kürdistan’ın tamamen coğrafi bir deyim olduğu, hiçbir zaman siyasal bir birlik haline gelmediği belirtilmiştir. Kürtler, Türkiye ve İran da dağınık durumdadırlar.İran’da, Kürdistan’da, sonra Azerbaycan ve Ardilan’da başka etnik gruplara karışık olarak bulunmaktadırlar. Türkiye’de ise altı doğu vilayetinde; Trabzon, Erzurum, Van, Bitlis, Harput ve Diyarbakır’da, ayrıca Sivas ve Musul vilayetlerinde bulunmaktadırlar. Ermeno-Kürdistan’da ve Sivas’ta Ermeni ve Türk halkı ile birlikte yaşamaktadırlar. Diyarbakır ve Musul’da ‘Milli’ denilen Araplarla iç iç içedirler. Türkiye’deki Kürtlerin sayısı aşağı yukarı 1.200.000’dir. Dünya Savaşı sırasında başlıca Kürt ailelerinden Bedirhan ailesinin başı Abdürrezzak Bedirhan, kendini Kürdistan Prensi tanıması koşuluyla Rusya’ya hizmetini ve 25.000 süvari vermeyi önermiştir. Çar’ın egemenliğini kabul etmeye hazır olduğunu bildirmiştir. Rusya, bu öneriyi çok tehlikeli olacağı gerekçesiyle reddetmiştir. Ara yerde İstanbul Hükümeti, Kürtleri ayaklandırmaya çalıştığı için Bedirhan’ı ölüme mahkum etmiş, Bedirhan ise çabalarını sürdürmüş ve bu defa İngilizlere dönmüştür, ancak birden bire ölmüştür. Ölümünün Türk ajanlarının verdiği zehirden ileri geldiği öne sürülmüştür. Versailles Antlaşması’ndan önceki yıllarda Paris’te yaşamakta olan zengin ve etkili bir Kürt, Şerif Paşa, bu anlaşmaya bir Kürt devleti kurulmasını sokuşturmayı neredeyse başarmış, ancak Londra Konferansı bunu engellemiştir. Türkler, Şerif Paşa’nın eylemlerinden başka, Kürt devleti akımının arkasında kimsenin bulunmadığını iddia etmektedirler, ancak gerçek şudur ki, Kürt halkı kendisinden devamlı adam ve para istenmesinden bıkmıştır. İngilizler, onların bu hoşnutsuzluğundan yararlanarak karışıklık yaratmak, bir isyan çıkarmak üzere ajanlar göndermiştir. Bu ajanlar arasında Kürt Mustafa Paşa, Mulan Zade ve Hamit Paşa vardır. Geçen ilkbahar da Ankara Hükümeti’nin Kürtlerden istekleri o kadar dayanılmaz bir düzeye gelmiştir ki, en sonunda ayaklanmışlardır. Başlangıçta bu ayaklanma hiçbir güçlük çıkmadan bir Türk taburuyla bastırılmıştır. Haziran’daki başka bir ayaklanma daha ciddi olmuş ve bununla başa çıkmak için bir tümen kadar kuvvet gerekmiştir. Kazım Karabekir Paşa, bütün yaz boyunca Kürtlerin eylemlerine katılanların sayısının, bütün önlemlere rağmen artması karşısında kuşku içinde kalmıştır. (…) Kasım ayında Mardin’in Kürtler tarafından alındığı haber verilmiştir.”

“Kürt akımı çok ciddiye alınmamalıdır. Kürtler bir lider bulamamışlardır. Onları düzene koyacak güçte kimse yoktur. Şerif Paşa, ülkesinden yetki alamamıştır. İstanbul’daki iki Kürt derneği ise oturup uzun uzun tartışmakta, ancak ortaya bir lider çıkaramamaktadır. Halen Süleymaniye’de bulunan Kürt Kongresi, bir başkan seçmek ve bir program üzerinde birleşmek için çağrıda bulunmuş, ancak Kürt aşiret reislerinin üçte ikisi bu çağrıya katılmamışlardır. Askeri ve siyasi liderlikten yoksundurlar. Yunanlılar önemli bir zafer kazanırlarsa Kürt isyanı Türkiye’nin arkasını ciddi bir biçimde tehdit edebilir. Ancak Batı’daki savaş Türklerin lehine gelişirse, Türkler ellerindeki yarım düzine yetenekli liderden biriyle Kürt sorunlarına son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Gen de Kürt durumuyla meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürt akımına yardımcı olmaktadırlar. Bay Churchill, Avam Kamarası’ndan İngiliz Yüksek Komiserliği’nin yönetiminde olursa Kürtlerin Mezopotamya (Irak) ile birlikte idare edilmeye razı olduklarının araştırmalar sonunda öğrenildiğini söylemiştir. Gerçekte ise bu araştırmalar, İngilizlerin İstanbul’daki iki Kürt derneğini ‘Teali’ ile ‘Teşkilat’ Musul ve Mardin bölgesindeki bazı küçük Kürt reislerini satın almaları biçiminde sınırlı olmuştur. (…)”

“Alınan istihbarata göre İngilizler, Hicazlı Kral Hüseyin’in üçüncü oğlu Emir Zeid’i kral yapmak istemektedir. Ancak kendinden çıkacak bir lideri bulamayan Kürdistan’ın bir yabancı prensi kabul etmesi düşünülemez.
Fransız-Türk anlaşmasına karşı yürüttükleri kampanya ve Kürt ayaklanmasına verdikleri itici güç konusunda İngilizlerin eylemlerini yakından izlemek gerekir. İngiliz iddiasına göre, gizli bir anlaşma ile Türkler geri aldıktan sonra Musul’daki petrol yataklarının işletilmesini Fransızlara söz vermişlerdir. Böyle bir anlaşmanın varlığı konusunda ellerinde kanıt yoktur. Şimdi aynı zamanda bizim Türklere yaptığımızı (yanlış olduğuna eminim)Kürtlere yapmaya çalışmaktadırlar. Kürtleri, Mardin ve öteki bölgeleri ele geçirmeye, yani Türklerin bize verdikleri bölgeleri ele geçirmeye itiyorlar. Bu durumda İngilizler, Fransız çıkraları aleyhinde çalışmıyorlar mı?”[2]
İşte, Atatürk’ün ifadesiyle, “Bizi mahvetmek isteyen emperyalizmin…” kirli yüzü ve kirli oyunları…
İşte emperyalizmin Türkiye’yi bölüp parçalamak için kullandığı Kürt kartı!
Amiral Bristol’un Washington’a gönderdiği bu rapor, emperyalizm için “Kürt”, “Türk” veya başka bir milletin değil, “ulusal çıkarların” esas olduğunu, emperyalizmin “kendi ulusal çıkarları için” gözünü kırpmadan, büyük bir soğukkanlılıkla “halkları” kullanabileceğini gözler önüne sermektedir.
Bu rapor, Kurtuluş Savaşı sırasındaki “Kürt isyanlarının” ve “ayrılıkçı” Kürt hareketlerinin arkasında “emperyalist güçlerin” olduğunu; İngilizlerin ve Fransızların Kürtler üzerindeki “kirli oyunlarını” ve “entrikalarını”, ABD’nin çok yakından takip ettiğini şüpheye yer bırakmayacak biçimde kanıtlamaktadır.
Özetlemek gerekirse:
1. ABD temsilcisine göre Kürtler, komşuları için bile daima sorun olmuşlardır.
2. Kürtler üzerindeki yabancı entrikaların temel nedeni bölgedeki petrol yataklarıdır.
3. İngilizler, Kürt bölgelerini (Kürdistan’ı) denetim altına almak için Kürtleri Türklere karşı kullanmaktadırlar.
4. Fransa da Kürt bölgelerini (Kürdistan’ı) özel etki bölgesi saymakta ve çıkarları doğrultusunda çalışmaktadır.
5. İngiltere, Hindistan sömürgelerini korumak için Ortadoğu’da kendi etkisinde bir dizi devlet kurmak istemektedir. Bu devletlerden biri de Kürdistan’dır.
6. İngiltere, Kürt bölgelerindeki rahatsızlıktan yararlanıp Atatürk’ü, tehdit edecek bir biçimde Kürt sorununu geliştirip milliyetçi Türkiye ile Mezopotamya (Irak)arasında bir tampon oluşturmaya çalışmaktadır.
7. Kürdistan adı tarih boyunca hep “coğrafi bir bölge” adı olarak kullanılmış, hiçbir zaman “siyasal birlik” anlamında kullanılmamıştır.
8. ABD temsilcisi, Ermeno-Kürdistan kavramından söz ederek, emperyalistlerin bölgede bir Ermeni-Kürt Federasyonu kurmak istediklerini ima etmektedir
9. Bazı Kürt liderleri ve Kürt aşiretleri I. Dünya Savaşı’ndan beri ayrılıkçı faaliyetler içine girmişlerdir.
10. İngiltere, Kürtlerin içinde bulundukları durumdan yararlanarak onları Türklere karşı kışkırtmak için ajanlar göndermiştir.
11. Kürtler, Ankara’daki Milli Hükümet’e karşı ayaklanmışlardır.
12. Kürtlerin başında iyi bir lider olmadığı sürece Kürt hareketini fazla ciddiye almamak gerekir.
13. Yunanlılar, önemli bir zafer kazanırsa Kürt isyanları Türkiye’yi tehdit edecek boyuta ulaşabilir, Ancak, savaşı Türkler kazanırsa Türkler “Kürt sorununu” çözebilir.
14. İngiltere, Atatürk, Kürt sorunuyla meşgul edildiği sürece, Türkiye’nin Musul’a el koyamayacağını düşündüklerinden bölgedeki Kürtleri Atatürk’e ve Ankara Hükümeti’ne karşı kışkırtmaktadırlar.
15. İstanbul’da iki Kürt cemiyeti vardır. Bu cemiyetler Kürtleri Türkiye’den koparıp İngiliz mandası altına almaya çalışmaktadırlar
16. İngiltere’nin ve Fransa’nın Kürt bölgelerindeki çıkarları çatıştığı için İngiltere ve Fransa arasında gizli bir mücadele yaşanmaktadır.
1922-2011; aradan geçen 89 yıla rağmen, ABD’nin ve Avrupa’nın Kürt politikası bugün ne kadar değişmiştir?
Görüldüğü gibi Kürt Sorunu’nun kaynağı Kemalizm değil, emperyalizmdir. Köksüz tatlısu solcularına, dönme liberallere ve kadim yobazlara duyurulur….
Sinan Meydan
İLK KURŞUN

17 Ağustos 2011
Kaynaklar-Dipnotlar
[1] Bütün bu Kürtçü isyanların ayrıntıları için bkz. Sinan Meydan, Cummhuriyet Tarihi Yalanları, 2.Kitap, İstanbul, (Eylül) 2011
[2] Orhan Duru, Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’nin Kurtuluş Yılları, İstanbul, 2001, s.156-161

27 Mart 2012 Salı

Doğu Roma’da (Bizans) imparator


Geyik komutasında Arslan ordusu mu,
Arslan komutasında Geyik ordusu mu?

582-602 yılları arasında Doğu Roma’da (Bizans) imparator olan Mavrikios’a atfedilen Strategikon isimli kitap, bir savaş stratejileri kitabıdır. Aralık 2011’de Kırmızı Kedi yayınevi tarafından yayınlandı.
İmparator Mavrikios iktidar döneminin ilk on yılında Doğu’da Perslere (Sasaniler), son on yılında ise Batı’da Slavlara ve Avarlara karşı savaşmış. Kitapta anlatılan stratejilere, yazarın kendi kişisel tecrübesinin de önemli bir katkısının olduğunu göz önüne almakla beraber, Strategikon’a, Ön Asya’da ve Akdeniz’de yaşamış olan Hititlerden Mısır’a, Antik Yunandan Pers dünyasına ve Roma’ya kadar tüm uygarlıkların ortak bilgi birikimi olarak bakmak daha doğrudur.
Strategikon’da anlatılan stratejilerin önemli bir kısmının Kadim Çin’in askeri klasiklerinde yer alan savaş sanatına ilişkin görüşlerle kayda değer bir benzerlik taşıması da bir başka önemli noktadır.
Bugün için daha önemlisi şudur: Strategikon’daki “komutan” veya “General” sözcüklerinin yerine, “lider”, “siyaset adamı” veya daha geniş anlamda “yönetici” sözcüklerini koyun ve günümüzde her alanda yaşanan mücadeleler ile ilgili olarak düşünün;
Bugün için alınacak çok ders olduğunu göreceksiniz. İşte o dersler:

KOMUTAN İÇİN GENEL TALİMATLAR
“ – Komutanın mizacı kuşkusuz askerlere de tesir eder. Eskilerin bir sözü vardır: Bir geyik komutasında Aslan ordusundansa, bir Aslan komutasında geyik ordusuna sahip olmak daha iyidir.
“ – General çok önemli harekâtları yürütürken, yapılan işleri kendine yediremeyip bir köşeye çekilmek yerine, askerleriyle birlikte işe koyulup elinden geldiğince çaba sarfetmelidir. Bu davranış, askeri, sırf mahcubiyetten bile olsa komutanlarına karşı daha itaatkâr olmaya itecek ve asker işine dört elle sarılacaktır.
“ – General askerleri gibi sade ve basit bir yaşam sürmeli; onlara karşı babacan bir tavır sergilenmeli; emir verirken nezaketi elden bırakmamalı; her fırsatta nasihat vermeli ve onlarla önemli meseleleri kişisel olarak tartışmalıdır. Askerlerin güvenliği, maaşları ve yiyecekleriyle bizzat ilgilenmelidir. Bunlar yapılmadan bir Ordu’da disiplini sağlamak imkansızdır.
“ – Haklı bir dava uğruna savaşılmalıdır.
“ – Savaş zamanı General, kendi payına düşenden fazlasını yapmalı ve kendi payına düşen kazançtan daha azını almalıdır. Bu şekilde itibarı artar ve herkesin sevgisini kazanır.
“ – İyi bir General, tehlikeli ve sonucu belirsiz savaşlara isteyerek girmez ve askeri tehlikeye atarak harekât düzenleyen ve parlak başarılarından ötürü takdir edilen komutanlara öykünmeye kalkmaz. İyi bir General, düşmanın hareketini kollayarak kendini emniyete alır ve hiçbir zaman istemediği durumlara düşmez.
“ – General, o gün yapması gerekip de atlamış olabileceği ve ertesi gün yapmak zorunda olduğu şeyler üzerine düşünmeden uykuya dalmamalıdır.
“ – General her zaman, ama özellikle savaş sırasında kendine hakim olmak zorundadır.
“ – General, her subay ve askerin eğitimleri ve yatkınlıklarını öğrenirse, her birine ne görev verilmesi gerektiğini daha iyi bilir.
“ – Savaş zamanı neyin yararlı olduğunu anlamanın en iyi yolu şudur: Bizim lehimize olan şey düşmanın aleyhinedir, keza düşmanın yararına olan şeyde tam tersine askerlerimizin zararınadır. Düşmanın yapacağı hiçbir şeyi yapmamak, ya da düşmanın kaçınacağı hiçbir şeyden kaçınmamak çıkarımızadır.
“ – Akıllı bir komutan, eline gerçekten bulunmaz bir fırsat ya da üstünlük geçmediği sürece düşmanla meydan savaşına girmez.
“ – General, adamlarını savaşa sürerken neşeli bir görünüm sergilemeli, her ne olursa olsun üzüntülü görünmekten kaçınmalıdır. Askerler kendilerini neyin beklediğini genelde generalin yüz ifadesine bakarak tahmin ederler.
“ – Komutan, adamlarına karşı yöneltilen suçlamaları soruştururken acımasız ve titiz, ama cezalandırırken merhametli olmalıdır. Bu irade sayesinde onların sevgisini kazanır.”

2000 YILIN DERSİ
Roma İmparatorluğu, Batı ve Doğu’yu birlikte düşünürsek yaklaşık iki bin yıl sürdü.
Bir devleti bu kadar uzun yaşatan hiç şüphe yok, sahip olduğu birikimdir. Strategikon bu önemli konuya açıklık getiriyor.
Ve tekrar söyleyelim: Kitabı bugün için okumak gerekiyor.