KEMALİZM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KEMALİZM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2012 Çarşamba

ATATÜRK VE BOZKURT



2 Ağustos 1926 gecesi Türkiye'nin "Bozkurt" adlı yolcu gemisi, Fransız "Lotus" gemisi ile Ege Denizi'nde çarpışır. Bozkurt gemisi batar ve 8 Türk denizcisi boğularak ölür. Ertesi gün, İstanbul'a gelen Lotus gemisinin kaptanı tutuklanır ve Türk mahkemelerince 80 gün hapis cezasına çarptırılır. Lotus gemisinin kaptanının karşı çıkışları sonucu dava, Lahey Sürekli Adalet Divanı'na intikal eder. Lahey Sürekli Adalet Divanı, 7 Eylül 1927'de, Türkiye'nin hukuka aykırı davranmadığına karar verir. Bu kararla birlikte "Geminin adı ve Türk milletinin milli simgesi, Türk özgürlük ve bağımsızlığının timsali olmasından ötürü", Türk heyetine, Atatürk'e verilmek üzere tunçtan bir Bozkurt heykeli armağan edilir. Bu davadan dolayı, dönemin adalet bakanı Mahmut Esat'a, Atatürk tarafından Bozkurt soyadı verilmiştir.

Adı geçen Bozkurt heykeli 1968 yılına değin Anıtkabir'de sergilenmiş, 1968'de Samsun'da Gazi Müzesi'nin açılmasıyla Atatürk'ün birçok özel eşyası ile birlikte Samsun'a yollanmıştır. Bu Bozkurt heykeli 1978 yılına dek Samsun Müzesi'nde sergilenmiş, fakat CHP iktidarının baskıları sonucu (bu baskıda devrin imar ve iskan bakanı Ali Topuz hayli etkin olmuştur) müzenin deposuna atılmıştır. O günden sonra da heykeli bir daha gören olmamıştır.

Konu hakkında araştırmalar yapan Kemal Çapraz, heykelin izini sürer ve Samsun'daki Gazi Müzesi'nde bulunduğunu öğrenir. Müze müdürü Mustafa Akkaya'dan bilgi almak ister. Müdür böyle bir heykelin bulunmadığını söyler. Kemal Çapraz, bozkurt heykelinin müzenin deposunda olduğunda ısrar eder ve nihayet heykel depoda bulunup gün ışığına çıkarılır. Fakat müdür bey, akmazsa damlar misali yine zorluk çıkarmak ister ve heykelin fotoğraflarının çekilmesine izin vermez. Lakin acar gazeteci Kemal Çapraz bakanlıktan aldığı yazılı izinle heykelin fotoğraflarını çeker.

Başbuğ M.Kemal Atatürk, kurdugu devletin Türk adi, Türk dili, Türk kültürü ile yasamasini istemistir. Bunun için Türk Milletinin sembolü olan Bozkurt'u her yerde kullanarak yeniden Türk kültürüne yerlesmesine öncülük etmistir. Sağlığında ressam Ratıp Tahir Burak' a yaptırdığı Milli Eğitim Bakanlığı giriş holündeki "Ergenekon'dan Çıkış Tablosu" M.Kemal Atatürk'ün Türk Milleti'nin milli sembolü Bozkurt'a sevgisini gösterir.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında basılan para, pul, sigara ambalajı gibi çeşitli yerlerde de bozkurt resmi kullanılmıştır.

Petrol Ofisi, Türk Metal Sendikası gibi kuruluşların da amblemlerin de bozkurt yer alır.

Başbuğ M.Kemal Atatürk, Türk Bayrağı'nın da Atalarımızın kullandığı gibi gök renkli olmasını, ortasında da bozkurt kafası olması gerektiğini düşünmüş, ancak bu fikrinden daha sonraları vazgeçmiştir.

Mehmet S. Derebeyoğlu

iHANET BELGELERİ: SAİT MOLLA'NIN RAHİP FREW'LA YAZIŞMALARI


Sultan'ın İngiliz dostluğuna kur yapmak için kullandığı başkişi Sait Molla idi. Molla hedefine iki yoldan, bir gazete ve bir dernek aracılığıyla varmak istiyordu.

Gotthard Jaeschke








SAİT MOLLA’nın “Üstad” dediği, İngiliz ajan Rahip Frew’a yazdığı mektuplar, 1919 ve 1920 yıllarındaki iç isyanlarda bu ikilinin oynadığı rolü, apaçık gözler ününe sermektedir. M. Kemal Söylev’de bu ihanet belgelerine geniş yer vermiş ve onların gençliğe duyurulmasını istemiştir. Bu konuya ilişkin olarak dileğini Mazhar Müfit’e (Kansu) iletmiştir.

“Belgelerin kopyalarını al. Ben yazmasam sen yazarsın. Yazarsam sen de anılarını yazdığında bunları anlatmayıunutma. Çünkü bunlar, Ulusal Savaşımızda karşı karşıya kaldığımız gizli ve açık binbir türlü güçlük ve oyunlara ilişkin asal kanıtlardır.

BAŞIMIZA NELER ÖRÜLMEKİSTENDİĞİNİ VE NASIL DİRENDİĞİMİZ VE DAHA DOĞRUSU ULUSUN İSTEKLERİNE UYGUN BİÇİMDE VE ONUN DESTEĞİYLE NASIL ÇALIŞTIĞIMIZ GÖRÜLMELİ VE GELECEK KUŞAKLARİÇİN DERS OLMALI, UYANIKLIK SAĞLANMALIDIR. ASLINDA HER ŞEY UNUTULUR. FAKAT BİZ HER ŞEYİ GENÇLİĞE BIRAKACAĞIZ. O GENÇLİK Kİ HİÇBİR ŞEYİ UNUTMAYACAKTIR. GELECEK UMUDUNUN IŞIKLI ÇİÇEKLERİ ONLARDIR[i].”


Sait Molla’nın raporlarından verilecek örnekler ihaneti açıkça göstermektedir:

11 Ekim 1919

“…Damat Ferit Paşa Hazretleri’nin yanına gittim. Biraz daha sabretmeleri ve beklemeleri gerektiğini sizin adınıza kendilerine bildirdim. DAMAT FERİT PAŞA, SİZE TEŞEKKÜR ETMEKLE BİRLİKTE, KUVAYI MİLLİYE’NİN ANADOLU’DA BÜSBÜTÜN KÖK SALDIĞINI VE KARŞI BİR SALDIRIŞLA HAYIN BAŞLARI TEPELETTİRMEDİKÇE KENDİSİNİN SADRAZAM OLAMAYACAĞINI VE BÖYLECE PADİŞAHIN DA ONAYINDAN GEÇEN SÖZLEŞME HÜKÜMLERİNİN KONFERANS’TA SAVUNULMAYACAĞINI SÖYLEDİ.

Ayrıca KUVAYI MİLLİYE’nin dağıtılması için Yüksek İngiltere Hükümeti katında tez elden girişimlerde bulunularak ortak bir notanın, milletvekilleri seçiminden önce, İstanbul Hükümeti’ne verilmesini ve çetelerimizin Adapazarı, Karacabey ve Şile’de Rumlara karşı girişecekleri saldırıları tutamak yapıp, Kuvayı Milliye’nin güvenliğini bozduğu gerekçesiyle işi çabuklaştırmaya çalışmanızı, İngiliz basınının Kuvayı Milliye’ye karşıyayın yapmasının sağlanmasını ve özel olarak torpito ile gönderilen ‘E.B.K. 19/2’ye dün görüştüğümüz işler üzerinde telsiz ile emir verilmesini rica ediyor.” (Damat Ferit iktidardan düşmüştür. İngiliz desteği ile bir an önce iktidara gelmek için sabırsızlanmaktadır. Ferit, Barış Konferansında,İngilizlerle anlaşmaya varılmış görüşleri savunacağını bildirmektedir.)

23 Ekim 1919

“Ankara’dan‘N.BD. 295/3’ …Önceki ödeneği harcamış olduğu için yeniden ödenek istiyor. Gizli örgütümüzün genişlediğini ve haydut başkanlardan yakasını kurtaran muhiplerimizin (İngiliz sevenler) şimdilik köylerde kalarak el altından işe başladıklarını muştuluyor (müjdeliyor) ve son yaptığımız ustaca düzenlemelerin verimli olacağını bildiriyor. ‘M.K.B.’ PÜRÜZSÜZ TÜRKÇESİ YÜZÜNDEN ÖNEMLİ İŞLER ÇEVİRİYORMUŞ. HELE HOCALIĞINA DİYECEK YOK DİYOR.”

29 Ekim 1919

“Kürt Cemiyeti, söz verdiği halde, bir iş yapamadı”

“Bozkır’a gidecek adamlarımız tanınmışkişiler olduklarından, çokça korkuyorlar. Konya’da ‘K.B. 81/1’e, sizin adamınız aracılığıyla olayın kızıştırılması için bildirim yapılarak, propaganda kurullarının bu konu üzerinde çalışmaya çağrılması gereğini ve zorunluluğunu bildirir, saygılarımı sunarım.”

4 Kasım 1919

“Kürt Teâli Cemiyeti’ndeki yakın dostlarımızla görüştüm. Yeni geldikleri için birkaç gün sonra, verilen emre uygun olarak gerekli düzenlemeleri yapacaklarını, yalnız Kürdistan’a gönderilecek çeşitli arkadaşlar için büyük bir ödenek verilmesi gerektiğini söylediler[ii].”


Görüldüğü gibi, Sait Molla’nın resmi görevi British Relief Fund (İngiliz Yardım Fonu) olan, ama İngiliz haber alma servisi ajanıolarak çalıştığı anlaşılan Rahip Dr. Robert Frew’a yazdığı mektuplar, bu ikilinin ulusal harekete karşı bazı ortak girişimlerde bulunduklarını, Anadolu’da karışıklıklar çıkartılmasına çalıştıklarını belgeliyordu.



HAZIRLANMAKTA OLAN İRTİCA HAREKETİNİN TEŞVİKÇİSİ İNGİLİZLER OLUP, MERKEZ DİMAĞI (BEYİN, BİLİNÇ) DA İSTANBUL’DANDIR.

M. Kemal Atatürk


İŞBİRLİKÇİ İHANET İÇİNDEKİ DERNEKLER:

TEÂLİ-İ İSLAM CEMİYETİ (İSLAMI YÜCELTME DERNEĞİ)

19Şubat 1919’da Cemiyet-i Müderrisin (Müderrisler Derneği) adı ile kurulmuştu. Başkanlığına Mustafa Sabri,İkinci Başkanlığına İskilipli Mehmet Atıf getirilmiş, İttihad-ı Muhammediye Cemiyeti öncüsü KÜRT SAİT (NURSİ)de yönetim kurulunda görev almıştı.

Kısa sürede Trakya, Batı ve Orta Anadolu’da birçok şube açan derneğin özellikle Konya, Niğde, Nevşehir bölgelerinde etkili olduğu görülmüştü. Nevşehir Şubesi Kaymakam Nedim Bey’in başkanlığında açılmıştı.İngiliz Muhipler Derneği’nden olan Konya Valisi Suphi Bey de Teâli İslam’ın etkisi altına girmişti.

Dernek 26 Eylül 1919’da Kuvayı Milliyealeyhine bir bildiri yayımlamıştı. DERNEK ÜYELERİ, PADİŞAHTAN BAŞKA HİÇBİR KUVVET TANIMADIKLARINI VE KUVAYI MİLLİYE’YİDAĞITMAK İÇİN HEM KİŞİSEL HEM DE TÜM MAL VARLIKLARIYLA OLANCA GÜÇLERİNİHARCAMAYA YEMİN ETTİKLERİNİ AÇIKLAMIŞLARDI. …



KÜRT TEÂLİ CEMİYETİ (KÜRTLERİ YÜCELTME DERNEĞİ)


Sait Molla, Rahip Frew’a yazıyor:

Kürt Teâli Cemiyetindeki yakın dostlarımızla görüştüm. Yeni geldikleri için birkaç gün sonra, verilen emre uygun olarak gerekli düzenlemeleri yapacaklarını,yalnız ‘Kürdistan’a gönderilecek çeşitli arkadaşlar için büyük bir ödenek verilmesi gerektiğini söylüyorlar”

...


“İSTİKLAL (BAĞIMSIZLIK) DİYE BAĞIRANLAR KÖTÜ NİYETLİDİR.”

Refi Cevat (1920)



AMACIMIZ ULUSAL SINIRIMIZ İÇİNDE TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜMÜZÜ VE ULUSUN TAM BAĞIMSIZLIĞINI SAĞLAMAKTIR. BUNA ENGEL OLMAK ÜZERE KARŞIMIZA KİM ÇIKARSA ÇIKSIN MUTLAKA ÇARPIŞIRIZ VE BAŞARIRIZ. BU KONUDAKİ KARARIMIZ VE İNANCIMIZ KESİNDİR.

M. KEMAL ATATÜRK


ATATÜRK DEVRİMİ – Fethi KARADUMAN

Atatürk`ün dünyada `başöğretmen' sıfatlı


*Atatürk`ün dünyada `başöğretmen' sıfatlı tek lider olduğunu, Bir geometri kitabı yazdığını, Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasının bizzat Mustafa Kemal olduğunu.

*Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu.

*''Atatürk'' çiçeği' nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın`in
koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu isimle üretilip satıldığını.

*Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina'daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu.

*''Mimber'' adında bir gazete çıkarttığını ve 52 sayı yayımlanan gazetede ilk defa sansür kelimesi
geçtiğini.

*Kurtuluş Savaşında rütbe alan birçok kadın askerlerimizin olduğunu, Dünya tarihine geçen tek
bir üsteğmenimizin olduğunu, Üsteğmen Kara Fatma'nın 700 erkek, 43 kadından oluşan bir müfrezenin
reisliğine bizzat Atatürk tarafından atanmış olduğunu.

*Bir röportajda "Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?" diye sorulduğunda "Şartlarımızı
koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için, davet gelirse düşünürüz" dediğini ve bunun üzerine BM yasasının değiştirildiğini ve üyeliğe davet edilen ilk ülkenin Türkiye Cumhuriyeti olduğunu.

*1938'de, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde, danışman, senatör
ve bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye; "Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile
Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim" dediğini.

*1938'de Ata` nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiirde; "Allah bir ülkeye yardım etmek
isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir" denildiğini.

*1996'da Haiti Cumhurbaşkanının vasiyetinde, mezar taşına yazılmasını istediği metinde; "Bütün ömrüm
boyunca Türkiye'nin lideri Mustafa Kemal Atatürk'ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm"
yazdığını.

*2000'de ABD Başkanı'nın milenyum mesajında; '' Milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı
Mustafa Kemal Atatürk'tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir" denildiğini.

*2005'de Amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisinin "Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk'ü örnek alsın yeter" olduğunu.

3 Nisan 2012 Salı

ARTIK O YALANI DA SÖYLEYEMEYECEKLER “Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk Başlatmamıştır!” Yalanına Cevap



Bir Yalanın Anatomisi

Prof Tarık Zafer Tunaya, “Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük “ adlı kitabında, “Müdafaa-i Hukuku yaratanlar, Atatürk ve Atatürkçüler değildi. Atatürk Samsun’a çıktığında hareket dernekler kurmuş, kongreler yapmaktaydı” demiştir.[1]
Tunaya’nın bu tezi kısa sürede çok sayıda taraftar bulmuştur. Prof Eric Jan Zürcher ve Prof Bülent Tanör gibi tarihçiler bu teze dayanarak, “Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk başlatmamıştır! Atatürk bu mücadeleye sonradan katılmıştır!” demeye başlamışlardır.
Prof. Yalçın Küçük, “Mustafa kemal Paşa ve arkadaşları Kurtuluş Savaşı’na sonradan katıldılar ve çöken düzene yakındılar. Sonradan geldiler, kendilerinden önce gelenleri ve daha önemlisi, Kemal Paşa, Fevzi Paşa ve İsmet Paşa triumvirası başlamış olan kurtuluş ve bağımsızlık hareketine göre daha tutucu olduğu için daha radikal olanları tasfiye etmek zorunluluğunu duydular…” diyerek, kendi ifadesiyle “Türkiye tarihini alt üst etmiştir!”. [2]
Bu akademik çıkışlardan sonra kadim “Atatürk düşmanları” devreye girmiştir: “siyasal İslamcılar” ve İkinci cumhuriyetçi “liberaller”, gazete köşelerinde ve televizyon ekranlarında “Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk başlatmamıştır!” diye avaz avaz bağırmaya başlamışlardır.
Hiç kuşkusuz Atatürk’ü Atatürk yapan, dünyadaki ilk “antiemperyalist” mücadele olan Türk Kurtuluş Savaşı’dır. Dolayısıyla Atatürk’ü yok etmek isteyenler öncelikle bu yalana sıkıca tutunmuşlardır. Atatürk’ü ve Atatürk düşüncesini yok etmek isteyen “din simsarı yobazların” ve “faşist liboşların” gerçek amacı, hiç şüphesiz, Kurtuluş Savaşı konusundaki gerçekleri ortaya çıkarmak değildir; onların amacı öteden beri “gıcık oldukları” Atatürk’ü halkın gözünden düşürmektedir. Bir de “şovmenler” vardır ki, onların amacı “tarihi tersyüz ederek tatmin olmaktır”.

Evet “Anadolu direnişi”, ilk olarak toprağı işgal edilen, hanımına, kızına tecavüz edilen Türk halkı tarafından başlatılmıştır. Ancak bu direnişin topyekun bir bağımsızlık hareketi haline gelmesi, yani “Kurtuluş Savaşı” niteliğine bürünmesini sağlayan bizzat Mustafa Kemal Atatürk’tür. Üstelik, Prof. Yalçın Küçük’ün iddia ettiği gibi Atatürk sonradan bu mücadeleye katılmamış, Atatürk yola, “direniş fikrini” savunan ilk Kuvayı Milliyecilerden biri olarak çıkmıştır.
İşgalcilere karşı ilk kurşunun sıkılması, ilk direnişlerin başlaması, hatta direniş amacıyla yurdun değişik yerlerinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin kurulması başka şeydir; bu pasif direnişin örgütlenerek, sistematikleştirilerek ve merkezileştirilerek Kurtuluş Savaşı haline getirilmesi başka şeydir. Ve bu işi, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Atatürk yapmıştır. Amasya Genelgesi, Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi, TBMM’nin açılması, düzenli ordunun kurulması ve bu sırada “akıllara durgunluk veren” bir telgraf trafiği ve yazışma ağıyla bütün asker sivil yetkililerin organize edilmesi, görevlendirilmesi ve yönetilmesi işini üzerine alan Atatürk, “dağınık halk direnişinden” sistemli bir yapı meydana getirerek, emperyalizme karşı dünyadaki ilk Kurtuluş Savaşı’nı vermiştir.

İşin bu boyutunu ortaya koyduktan sonra şimdi de “Atatürk’ten önce direniş başlamıştı” söyleminin “temelsizliğini” ortaya koyarak, “Anadolu direnişi düşüncesinin fikir babasının” da Atatürk olduğunu kanıtlayacağım.
Uyanıklar, kavramları birbirine karıştırarak, halkın gönlündeki Atatürk sevgisini silmeye çalışmaktadırlar; ama yağma yok! Her şeyi anlayacak olgunlukta olan bu halkı kandırmanın öyle kolay olmadığını artık herkes görecektir.
Atatürk ve Anadolu Direnişi Düşüncesi
Atatürk, daha 1907 yılında öncelikle Anadolu’yu korumaktan ve Anadolu merkezli bir Türk devleti kurmaktan söz etmiştir. Atatürk, bu düşüncesini o günlerde, yakın arkadaşlarından Ali Fuat (Cebesoy)’la paylaşmıştır. Şimdi Ali Fuat Cebesoy’a kulak verelim:
“Mustafa Kemal, Misak-ı Milli’nin esaslarını 1907’de belirlemiş, yurdunu tehlikeden kurtarmak için ne gibi çareler düşünüp bulduğunu yürekli biçimde ortaya koymuştur.
Bu sevgili arkadaşımın düşüncelerini daha Karaferiye’deyken dinledim.
Mustafa Kemal, ilk çare olarak şöyle düşünüyordu.
‘Meşrutiyet, köhneleşmiş ve düzenini yitirmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun gövdesi üzerine değil, aksine Türk çoğunluğun yaşadığı kısım üzerine oturtulmalı. Düşmanlarının yani, büyük devletlerin yapacağı bir ayıklama yerine devrim yönetimi kendi başına bir Türk devleti kurmalıdır.[3]
Atatürk’e göre, Anadolu merkez olacak, Doğu ve Batı Trakya bizde kalacak, Edirne’nin kuzey sınırları Bulgaristan aleyhinde düzenlenecek, kıyılarımıza yakın adalar Türkiye’ye ait olacak, diğerleri Yunanistan’a verilecek, Türkiye’deki Rum, Bulgar ve Sırplar, dışarıdaki Türklerle mübadele edilecek, Türkiye’nin güney sınırı Hatay, Halep ve Musul’u içine alacak, diğer yerler Araplara bırakılacaktır.[4]
Görüldüğü gibi Atatürk’ün kafasında daha 1907 yılında “Anadolu merkezli bir ulus devlet” düşüncesi vardır.
Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında Atatürk’ün bu şaşırtan öngörüsü doğrultusunda bir politika izlenebilseydi belki de Balkan felaketi yaşanmayacak, Sarıkamış dağlarında ve Yemen çöllerinde yüz binlerce Mehmetçik telef olmayacaktı.
Atatürk, gerçekçi bir bakışla 1907 yılından beri öncelikle Anadolu’nun korunması ve Anadolu’ya önem verilmesi gerektiğini düşünmüş ve hep bu doğrultuda çalışmıştır.
İttihatçı Enver Paşa’nın kendisini Anadolu dışında uzak görevlere tayin etmesine karşı Atatürk, her seferinde bir bahaneyle ya görevi kabul etmeyerek ya da istifa ederek Anadolu ve civarında görev almayı başarmıştır.[5]
Suriye’de 7. Ordu Komutanı olduğu sırada Enver ve Talat Paşalara gönderdiği iki raporla (20 ve 24 Eylül 1917 tarihlerinde) ısrarla orduyu Arap çöllerinden ve Turan ellerinden çekerek Anadolu ve civarına kaydırmayı teklif etmiş ve askeri politikamızın bir savunma politikası olması gerektiğinin altını çimiştir ancak kimseyi ikna edememiştir. O da kendi imkanlarıyla, kendi bildiği şekilde mücadele etmiştir:
1918 Ekimi’nin sonlarında Halep’in kuzeyinde İskenderun önlerinde bir savunma hattı oluşturduktan sonra, Adana’da Yıldırım Orduları Komutanı olduğu kısa sürede (1-10 Kasım 1918), bir taraftan elindeki kuvvetleri organize etmiş, diğer taraftan da yetkilileri uyarmaya ve uyandırmaya çalışmıştır. Atatürk, Adana’da kaldığı yaklaşık 10 gün içinde Kurtuluş Savaşı’nın ön hazırlıklarına başlamıştır.
Atatürk, öncelikle 1-8 Kasım 1918 tarihleri arasında Adana’dan Ahmet İzzet Paşa’yla yazışmış gönderdiği raporlarla onu yaklaşmakta olan tehlike konusunda uyarmaya ve uyandırmaya çalışmıştır.
Atatürk’ün Raporları: “İngilizlere Silahla Karşı Koymak”
Atatürk, Adana’dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya gönderdiği raporlarda (telgraflarda) ülkenin içine düşürüldüğü durumu anlatmış ve kafasındaki silahlı direniş düşüncesinden söz etmiştir.
Bu raporlar, bir vatanseverin gerektiğinde kişisel çıkarlarını, rütbesini, makamını kısaca her şeyini bir kenara iterek doğru bildiği yolda sonuna kadar mücadele etmesi gerektiğini göstermektedir.
Atatürk’ün, Sadrazam İzzet Paşa ile yazışmalarına tanık olan Cevat Abbas (Gürer) bu konuda şu değerlendirmeyi yapmıştır:
“Atatürk’ün, Kilikya’yı ve Kilikya sınırlarını dahi bilmeyecek kadar gaflet göstermiş olan Sadrazamla Adana’dan makine başında saatlerce süren haberleşmesine şahit olmuştum.
Atatürk… Sadrazam Mareşal İzzet’i, devletin bulunduğu durum hakkında aydınlatmaktan kendisini alamıyordu. Fakat her defasında aldığı cevaplar pek sudan ve aldatıcı idi.”[6]
Atatürk, her türlü çabasına rağmen Osmanlı yöneticilerini bir türlü gaflet uykusundan uyandıramamıştır.
Atatürk, bir kere daha haklı çıkmıştır: Mondros’un mürekkebi daha kurumdan ilk işgaller başlamıştır, ama artık çok geçtir…

Atatürk’ün 1-8 Kasım 1918 tarihleri arasında Adana’dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya gönderdiği raporlar Anadolu direnişine yönelik kayda geçirilmiş ilk ve tek resmi belgelerdir.
Bu raporlarda Atatürk, açıkça İngilizlere karşı silahla karşı koymaktan söz etmiştir.
Atatürk’ün bu raporlarından yükselen “isyan ateşi” Kurtuluş Savaşı’nın ilk kıvılcımıdır.
İşte o raporlardan bazı bölümler:
1. Mütareke şartlarının ikinci maddesinin harfiyen uygulanması doğal ise de bu münasebetle karaya asker çıkarmaya dair mütarekede bir kayıt bulunmadığından müsaade edilmemiş ve görüşme memurları dönüp geldikleri gemiye gitmişlerdir.
2. İskenderun’da İngilizlerin karaya çıkmasının gerekirse ateşle önlenmesini emrettiğim arz olunur.
3. Çok ciddi ve samimi olarak arz ederim ki, mütareke şartları arasında yanlış anlamaları giderecek tedbirleri almadan orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak, İngilizlerin ihtiraslarının önüne geçmeye imkan kalmayacaktır.
4. İskenderun’a her ne sebep ve bahane ile asker çıkarmaya teşebbüs edecek İngilizlerin ateşle engellenmesini… emrettim.
5. İngilizlerin aldatıcı muamele, teklif ve hareketlerini İngilizlerden fazla haklı ve nazik gösterecek ve buna karşılık gönül alıcı emirleri uygulamaya yaradılışım elverişli değildir.
6. Bugün Payas-Kilis hattına kadar olan toprakları isteyen İngilizlerin, yarın Toros’a kadar olan Kilikya mıntıkasını ve daha sonra Konya- İzmir hattının işgali lüzumu teklifinin birbirini kovalayacağı ve sonunda ordumuzun kendileri tarafından sevk ve dairesi ve hatta Osmanlı Bakanlar Kurulu’nun Britanya Hükümeti tarafından seçilmesi lüzumu gibi tekliflerin karşısında da kalmak uzak bir ihtimal değildir.
7. Ben ne durumda bulunursam bulunayım, doğru olduğuna inandığım ve gerekenlere duyurulmasını yurt selameti icabı kabul eylediğim kanaatlerimi bildirmekten nefsimi alıkoymaya muktedir değilim.[7]
Özetlemek gerekirse bakın ne diyor Atatürk:
– İngilizlerin karaya asker çıkarmalarına izin vermedim!
-İngilizler İskenderun’a çıkarsa ateşle karşılanmalarını emrettim!
-Orduları terhis edersek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğersek onların ihtiraslarının önüne geçemeyiz.
-İngilizlere nazik davranmaya yaradılışım elverişli değildir!
-İngilizlerin isteklerine karşı çıkmazsak, ordumuzun yönetilmesini ve hatta Osmanlı Bakanlar Kurulu’nun seçilmesini bile İngilizlere bırakmak zorunda kalırız.
-Hangi şartta olursam olayım, yurt selameti için doğru bildiklerimi söylemekten nefsimi alıkoymam!
Soruyorum şimdi: 1-8 Kasım 1918 tarihleri arasında İngilizlerle burun buruna, her türlü tehlikeyi göze alarak “düşman karaya ayak basarsa ateşle karşılık verilmesini emrettim” diyen Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nın başlamasında herhangi bir rolü yok mudur? Bu Atatürk mü Kurtuluş Savaşı’na sonradan katılmıştır? Dahası, o günlerde Atatürk dışında hiçbir asker ya da sivil, Genelkurmaya ve Hükümete “İngiliz işgaline karşı ateşle karşılık verilmelidir” biçiminde rapor yazma cesareti gösterebilmiş midir? Mondros’un hemen ertesinde açıkça düşmanla silahlı mücadeleden söz eden ve bu düşüncesini yetkililere gönderdiği raporlarla belgeleyen “Tek Adam”, Mustafa Kemal Atatürk değil midir? Şevket Süreyya Aydemir’in dediği gibi:
“Yeni devlete çıkan yolun ilk ve en dumanlı işaretleri, sanıyorum ki Mustafa Kemal’in 1 Kasım 1918 ile 7 Kasım 1918 arasında Adana’da geçen 7 günlük Yıldırım Ordular Grubu Kumandanlığı zamanındaki buhran günlerinden başlar”[8]
Bütün bu gerçekleri tarih ayan beyan kaydetmiş olmasına karşın, öteden beri Atatürk’e saldıran “yobazlar” ve “dönme liboşlar”, “Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk başlatmamıştır! Atatürk Kurtuluş Savaşı’na sonradan katılmıştır!” ve hatta “Atatürk İngilizlerin ajanıdır!” demek için, Atatürk’ün 1-8 Kasım 1918’de Adana’dan Osmanlı Sadrazamı ve Harbiye Nazırı Ahmet İzzet Paşa’ya gönderdiği bu raporları görmezden gelmişlerdir.
Müsaade Edin Vatanıma Hizmet Edeyim
Atatürk’ün uyarılarına kulak tıkayan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, 8 Kasım 1918’de istifa etmiştir. 9 Kasım 1918’de İngiliz ve Fransız kuvvetleri İskenderun’u işgal edip şehre törenle bayrak çekmişlerdir.
10 Kasım 1918’de Yıldırım Orduları Grubu kaldırılarak Atatürk İstanbul’a çağrılmıştır. Atatürk, bu çağrıyı yapan Ahmet İzzet Paşa’ya, son bir umutla şöyle seslenmiştir:
“Orduları dağıtalım, fakat unvanı koruyalım… Müsaade edin, en ufak bir müfreze halinde dahi olsa, bu unvanla ben onun kumandanlığıyla yetinir ve vatanıma hizmet ederim”[9] Atatürk’ün bu isteğine Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’nın yanıtı sert olmuştur: “Siz mağlup devletimize karşı bütün mağlup devletleri tekrar tahrik ve devletimizin temellerini tahrip mi etmek istiyorsunuz?”[10] Zavallı İzzet Paşa, ortada bir devletin kalmadığını görememiştir.
Burada ister istemez insanın aklına, Sadrazam Ahmet İzzet Paşa ve diğer Osmanlı yöneticileri Atatürk’ün raporlarını dikkate alsalardı ve Yıldırım Orduları Grubu’nu dağıtmayarak Atatürk’e hareket serbestliği tanısalardı acaba İngilizler ve Fransızlar Anadolu’ya ayak basabilir miydi? diye sormak geliyor. Bence, eğer Osmanlı yöneticileri biraz cesur olabilselerdi ve biraz da düşmanlarını tanısalardı. Atatürk Anadolu’nun işgaline engel olabilirdi. Ama onlar Atatürk’ün aksine İngilizlerin merhametine, İngilizlerin centilmenliğine sığındılar!
Her şey bu kadar açıkken, sevgili Yalçın Küçük, Atatürk’ün Adana’da Yıldırım Orduları Komutanı olduğu dönemdeki gelişmeleri maalesef çarpıtmıştır. Küçük, “Mondros Bırakışması’ndan sonra Mustafa Kemal Paşa’nın birliklerini bırakarak kuvveti olmayan bir general… kendini kızağa aldırmış bir kamu görevlisi olarak, İstanbul’da yaşaması çok düşündürücüdür. Bunun üzerinde düşünmeden bilim ve tarih yazımı olacağını sanmıyorum. Başkaları var; Mondros Bırakışması’na karşın birliğini ve silahlarını bırakmayan ve bu nedenle daha sonra Büyük Britanya işgalcileri tarafından savaş suçlusu sayılan generaller biliniyor. demiştir.[11] Hangisini düzelteyim? Baştan aşağı yalan, yanlış, mantık hatasıyla dolu bir analiz!..
Birincisi, daha önce de anlatıldığı gibi Atatürk, Adana’dan İstanbul’a birliklerini bırakarak, kendiliğinden gitmemiştir. Ahmet İzzet Paşa Hükümeti, Yıldırım Orduları Grubu’nu kaldırarak Atatürk’ü İstanbul’a çağırmıştır. Üstelik Atatürk, her türlü riski göze alarak, bu karara itiraz etmiştir, ama İstanbul Hükümeti’ne dinletememiştir. İkincisi, Atatürk İstanbul’a Yalçın Küçük’ün deyimiyle “yaşamak için!” gitmemiştir. İleride anlatılacağı gibi, Atatürk İstanbul’da kaldığı altı ay boyunca Anadolu’daki Milli hareketin altyapısını oluşturmuş, “gizli kurtuluş planları” hazırlamıştır.[12] Son olarak da, Mütareke’ye rağmen silahlarını bırakmayan sadece Medine komutanı Fahrettin Paşa’dır. Yakup Şevki Paşa ve Ali İhsan Sabis Paşa Malta’ya sürülmüştür, ama bu komutanların hiçbiri “birliğini ve silahını bırakmadığı için değil”, Ermeni olaylarına katılmak gibi başka nedenlerle tutuklanıp Malta’ya sürülmüşlerdir.[13]
Yalçın Küçük’ün bu ve benzeri iddialarına Turgut Özakman, “Vahdettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele” adlı dev eserinde belgeli cevaplar vermiştir.

***

10 Kasım 1918’de Atatürk, Adana’dan bir terenle İstanbul’a hareket etmiştir.
11 Kasım 1918’de Tevfik Paşa Hükümeti kurulmuştur.
13 Kasım 1918’de İstanbul İtilaf devletlerince fiilen işgal edilmiştir. Aynı gün öğlen saatlerinde Atatürk de İstanbul’a gelmiştir.
Ancak Atatürk, Adana’dan İstanbul’a doğru hareket etmeden önce ilk kurtuluş planlarını yapmış ve direnişin ilk hazırlıklarını başlatmıştır. Atatürk bu amaçla önce Güneyde milli bir sınırın elde bulundurulmasını, daha sonra da barış görüşmelerinde Türkiye’ye dayanak oluşturabilecek bir kuvvetin oluşturulmasına çalışmıştır.
“Zaten Mustafa Kemal o tarihlerde bu amaca uygun bir şekilde emrindeki Yıldırım Orduları Grubu ile Musul cephesindeki 6. Ordu kıtaları içinde bu ordunun komutanı ile haberleşerek imkan ölçüsünde gereken tedbirleri aldırdı. Bu ordulara bağlı kuvvetleri, Torosların üst tarafına, İç Anadolu’nun muhtelif yerlerine ihtiyaca göre dağıtmak ve yerleştirmek, fazla silah ve yedek cephanelerle lüzumlu harp malzemesini güvenilir yerlere taşıtmak için planlar hazırlamaya ve ilgili komutanlara emirler ve direktifler vermeye başladı. Elindeki kuvvetleri, geçirdikleri bütün badirelere rağmen gerçek bir ordu haline getirmek, düzenlemek ve takviye etmek, gerekince bu kuvvetlerle Türk’ün hak ve istiklalini korumak istiyordu”[14]
Güney cephesinin oluşmasında Atatürk’ün Adana’daki çalışmalarının çok önemli bir yeri vardır. Kurtuluş Savaşı’nın Samsun’dan önce Adana’da başladığını ileri sürmek abartılı bir değerlendirme olmasa gerekir.
İlk Direniş Yuvaları
Atatürk, önce 7. Ordu, daha sonra da Yıldırım Orduları Komutanı’yken emrindeki komutanlara, Anadolu’nun muhtemel işgaline karşı halkı gizlice örgütleme emri vermiştir.
Atatürk, öteden beri tanıyıp güvendiği yakın cephe arkadaşlarıyla görüşmeler yapmış, daha o günlerde bir “kurtuluş ekibi” oluşturmaya çalışmıştır.
Atatürk’ün komutasındaki 7. Ordu’ya bağlı 3.Kolordu’nun komutanı Miralay İsmet (İnönü) Bey, 20. Kolordu’nun komutanı ise Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’dır.
Atatürk daha önce Doğu Cephesi’nde 16. Kolordu Komutanı olarak görev yaptığı sırada da Kazım Karabekir Paşa’yla birlikte çalışmıştır.

İleride Kurtuluş Savaşı için bir araya gelecek olan bu dört paşadan üçü, Suriye-Filistin cephesinde 7. Ordu içinde bir araya gelmiştir.
Atatürk, “Anadolu direnişi” düşüncesini ilk olarak Adana’da Ali Fuat ve İsmet Paşalarla paylaşmıştır.
İç ve Güney Anadolu’da ilk direniş yuvalarının oluşturulmasında Atatürk’ün yönlendirici çabalarının çok önemli bir yere sahip olduğunun en açık kanıtlarından biri de Atatürk’ün Adana’da Ali Fuat Paşa’ya verdiği kritik görevdir.
Adana Mülakatı
Atatürk, Ali Fuat Paşa’yı çağırarak onunla Adana’da 4 Kasım 1918’de bir görüşme yapmıştır. “Adana mülakatı” diye bilinen bu görüşmede Atatürk, Ali Fuat Paşa’ya birkaç gündür Ahmet İzzet Paşa’yla yaptığı yazışmalardan söz etmiş, Mondros’un bozulmasından korkan hükümetin tereddüt içinde olduğunu belirtmiş, ancak Ahmet İzzet Paşa Hükümeti yerine kurulacak bir hükümetin bu kadar bir varlık bile gösteremeyeceğini anlatmıştır. Daha sonra da bu zor günlerde Anadolu’yu savunabilmek için birlikte hareket etmeyi ve ilk aşamada da İç ve Güney Anadolu’da “direniş yuvaları” oluşturmayı teklif etmiştir.
Ali Fuat Cebesoy, “Milli Mücadele Hatıraları” adlı anılarında bu görüşmeyi ayrıntılı olarak anlatmıştır. Şimdi Ali Fuat Paşa’ya kulak verelim:
“Vardığımız müşterek kanaat şu idi: İngilizler ve onu takiben diğer itilaf devletleri mütareke filan dinlemeyecekler, emrivakilerle memleketimizi işgal edecekler. Türk ordusunun hudut boylarındaki kısımlarını esir almaya kalkışacaklar veyahut bunları memleket içine sokulmak zorunda bırakılarak terhisini sağlayacaklardı. Vatanımızı her türlü müdafaa ve mukavemet vasıta ve imkânlarından mahrum bıraktıktan sonra arzularını zorla ve baskı ile kabul ettireceklerdi. Musul’un işgali ve İskenderun hadisesi ve nihayet İngiliz mütareke heyetinin yersiz talepleri bunun açık birer delili idi. Padişah kendi tahtını düşünecekti.
Mustafa Kemal Paşa:
‘Artık milletin bundan sonra kendi haklarını kendisinin araması ve müdafaa etmesi, bizlerin de mümkün olduğu kadar yolu göstermemiz ve bütün ordu ile beraber yardım etmemiz
lazımdır’ dedi ve sonra aynı fikirde olup olmadığımı sordu.
‘Aramızda tam bir mutabakat var Paşam’ cevabını verdim.
Evet, artık millet kendi hakkını kendisi arayacaktı. Pek memnun oldular. En mühim vazifenin şimdi bana düştüğünü, çünkü bugünlerde İngilizlerin bir baskısı neticesi olarak Yıldırım Ordular Grubu ile muhtemelen 7. Ordu karargâhının lağvedileceğini (kaldırılacağını), bu takdirde benim 20. Kolordu’nun başında kalacağımı ve bu sayede ilk müdafaa tedbirlerimi alabileceğimi hatırlattı. İlk mukavemet (direniş) merkezini Kilikya’da kuracaktık. Aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktu.”[15]
Görüldüğü gibi Atatürk, güvenip inandığı çocukluk ve cephe arkadaşı Ali Fuat Paşa’yı çağırıp ona açıkça “işgallere karşı direnişten” söz etmiş ve kurtuluşun ilk somut adımını Adana’da atmıştır.

Atatürk, Ali Fuat Paşa’nın da aynı fikirde olduğunu görünce, “Artık milletin bundan sonra kendi haklarını kendisinin araması ve müdafaa etmesi, bizlerin de mümkün olduğu kadar yolu göstermemiz ve bütün ordu ile beraber yardım etmemiz lazımdır” demiştir. Atatürk’ün bu sözleri, onun “kurtuluş” için bir halk hareketi başlatmayı planladığını göstermektedir. Atatürk, daha 4 Kasım 1918’de “Milletin kendi haklarını kendisinin araması ve müdafaa etmesinden” söz etmektedir ki, bunun iki anlamı vardır: Birincisi, işgallere karşı halkı harekete geçirmek, yani Kuvayı Milliye’yi başlatmak… İkincisi de saltanatı yıkarak yerine ulusal egemenliğe dayalı bir düzen kurmak…
Şevket Süreyya Aydemir, Atatürk’ün bu sözlerini değerlendirirken, “Bence bu sözler yeni bir yolculuktan haber verir” demiş ve şöyle devam etmiştir:
“Hâlbuki Mütareke’nin henüz beşinci günüdür. Mütareke metnini eline alalı henüz iki gün olmuştur. O gün karargâhına iki İngiliz heyeti gelmiştir. Demek ki devlet artık yenilmiştir. Ama o gene de hem milletten hem ordudan bahseder. Fakat millet nerede? Ordu nerede? Millet çökmüştür, açtır, perişandır. Yaralı da değil ölüm halindedir. Hele harbin, savaşın artık sözünü bile işitmek istemez. Milleti teşkil eden şehirlerde, kasabalarda, köylerde yaşayan Türklerin, adını sanını bile duymadıkları cephelere yıllardan beri yolladıkları çocuklarından geriye zaten ne döndü ki? Geriye ne dönecek ki? Hiç! Ama bir adam var. Bu adam Mustafa Kemal’dir.”[16]
Atatürk’ün Ali Fuat Paşa’ya “20. Kolordu’nun başında kalacağını bu sayede ilk savunma tedbirlerini alabileceğini” söylemesi de çok anlamlıdır. Çünkü Atatürk, 20. Kolordu’nun dağıtılmayacağını tahmin etmiş ve haklı çıkmıştır. Gerçekten de kısa bir süre sonra, Yıldırım Orduları ve 7. Ordu dağıtılmış ama 20. Kolordu’ya dokunulmamıştır ve bu ordu Kurtuluş Savaşı yıllarında çok önemli bir işlev görmüştür.
Ali Fuat Paşa, Atatürk’le ortaklaşa verdikleri kararı hemen uygulamaya başlamış, böylece Kurtuluş Savaşı’nın “ilk direniş yuvaları” Adana’da kurulmuştur.

Atatürk’ün direktifleri doğrultusunda o günlerde Kilikya bölgesinde “direniş için” ne gibi çalışmalar yapıldığını yine Ali Fuat Paşa anılarında şöyle anlatmıştır:
“Adana bölgesinde ilk iş olarak ordunun subay ve erat kadrosu jandarmaya kaydırıldı. Bunların, silah, araç ve gereçleri de tamamlandı. Bunun önemli nedeni şudur: Ateşkes Antlaşması’na göre jandarma örgütü bulunduğu bölgede kalabilirdi. Fakat ordu kısımları görevlerinden alınıp terhis ediliyor ve evlerine, köylerine gönderiliyordu. Bir işgal emri karşısında Adana bölgesinin önemli yerlerinde direniş yuvaları hazırlandı.”[17]
Özetlersek:
-Ordunun terhisini engellemek için subay ve erler jandarma yapılmıştır.
-Ordunun silah ve araç gereçleri tamamlanmıştır.
-Adana bölgesinde direniş yuvaları hazırlanmıştır.

Halka Silah Dağıtılması
Atatürk, daha başka güvendiği subaylara da “çete savaşları için hazırlanın” emri vermiştir.[18]
“Düşmanın Anadolu topraklarına sokulmasını önlemek için çeteler kurmak gerekecekti. Mustafa Kemal geleceği göz önünde tutarak İç Anadolu’da direniş merkezleri olabilecek Antep ve Maraş gibi yerlere silah dağıttı. Bunlar gereğinde kullanılmak üzere gizlice depo edilecekti.”[19]
Antep ve civarındaki halka gizlice silah dağıtan ve halkı örgütlemeye başlayan Atatürk, bu yöndeki çalışmalarıyla “Milli Mücadele’nin şerefli birer sayfası olan Maraş ve Antep savunmalarının daha o tarihte temelini atmış oluyordu”.[20] Gerçekten de Atatürk’ün gizlice iç ve güney Anadolu’ya dağıttığı bu silahlar, özellikle güney cephesindeki çatışmalarda çok işe yaramıştır.
Antep ve Maraş direnişinin altından da Atatürk’ün gizli çalışmalarının çıkması, Cumhuriyet tarihi yalancılarını fena halde rahatsız edecektir kuşkusuz!
Atatürk’ün Adana’daki Direniş Toplantıları
Atatürk, sadece askerlere değil sivillere de direniş düşüncesini aşılamaya çalışmıştır. Atatürk, Adana’ya geldiği günden beri halkala çok yakın ilişkide bulunmuş ve ufuktaki tehlike konusunda halkı uyarmaya ve uyandırmaya çalışmıştır. Bu çerçevede Adanalı aydınlarla ve Adana çevresinden, Adana sancaklarından gelen temsilcilerle görüş alışverişinde bulunmuştur. Adana’da “Anadolu direnişi” konusunda görüş alışverişinde bulunduğu bazı aydınlar şunlardır: Ramazanoğlu Suphi Paşa, Ramazanoğlu Kadri, Nalbantzade Ahmet Efendi, İbrahim Rasıh, Ramazanoğlu Hoca Mücteba, Bağdadizade Kadri Efendi, Gergerli Ali Efendi, Mısırlızade Avukat Ahmet Efendi, Dıblanzade Fuat.[21]
Bu görüşmelerde, doğrudan düşman tarafından yapılacak saldırılara karşı şehrin nasıl savunulacağı konuşulmuştur. Görüşmeler sonrasında Atatürk’ün isteği doğrultusunda Torosların Gülek Boğazı bölümüne ve Misis’e istihkamlar yaptırılmıştır.[22]
Atatürk Adana’da kaldığı on gün içinde akıl almaz bir tempoda hareket ederek gizli-açık çok sayıda toplantı yapmıştır. Adanalı aydınlarla ve ileri gelenlerle yaptığı toplantılar dışında, bir kısım halkla “Tırpanilerin evi” olarak bilinen Kırmızı Konak’ta görüşmeler yapmıştır.[23]
Atatürk, bir hafta boyunca yaptığı görüşmeler sonrasında “direniş” düşüncesini benimseyen kişileri 8 Kasım 1918’de Şakir Paşa’daki Aliye Hanım’ın (Yerdelen) evinde toplantıya çağırmıştır.[24] Atatürk’ün yöre eşrafıyla yaptığı bu toplantı Kurtuluş Savaşı’nın ilk somut adımlarından biridir. Süleyman Hatipoğlu’nun dediği gibi “Mustafa Kemal Milli Mücadele’yi fikren bu binada kararlaştırmıştır.”[25]
Aliye Hanım’ın evinde yapılan bu toplantıya katılanlar şunlardır: Fırka Komutanı Nihat (Anılmış) Paşa (Daha sonra 2. Ordu Komutanı), Ceyhan Askeri Fırka Komutanı Remzi Bey, Levazım Fırka Reisi Avni (Doğan), Askeri İmalathaneler Müdürü Ahmet Remzi, Nalbantzade Ahmet, Ramazanoğlu Kadri, İsmail Safa (Özler), Mücavirzade Mustafa Efendi, Merkez Komutanı Hulusi (Akdağ) ve diğer bazı kişiler…

Atatürk, bu kişilerle Adana’nın ve ülkenin içinde bulunduğu son durumu görüşmüş ve 10 Kasım’da Adana’dan ayrılacağını belirterek, düşman gelince ne yapacaklarını sormuştur.
Ülkenin durumunu iyi görmediğini, İtilaf devletleriyle yapılan mütareke hükümlerine bu devletlerin uymayacaklarını, daha ağır şartlar altında ülkeyi ezeceklerini, bu nedenle büyük felakete maruz kalan yerlerden birisinin de Adana olacağını ve Adana’nın büyük zayiata uğrayacağını söylemiştir.[26] Olacakları olanca açıklığıyla Adanalılara önceden söyleyen Atatürk, bu felaketten kurtulmak için yapılması gerenleri de şöyle sıralamıştır:
“Şimdiden işgal kuvvetlerine karşı koymak ve hazırlıkta bulunmak için bir teşkilat kurun, uygun yerlere siperler kazın, gereken silah ve malzemeyi ben temin edeceğim…”[27]
Görüldüğü gibi Atatürk Samsun’a çıkmadan çok önce, 8 Kasım 1918’de Anadolu direnişini Adana’da örgütlemeye başlamıştır. “Bu toplantı esnasında Mustafa Kemal’in kafasında vatanın nasıl kurtarılacağına dair bir strateji oluşmuş ve bu stratejiyi halkla konuşarak daha da geliştirmiştir.”[28]
Bu toplantıda Ahmet Remzi Bey, “Paşa! Biz bu topraklarda doğduk. Bu topraklarda ölmesini de biliriz. Nihat Paşa’ya emir ver, bize silah bıraksın” demiş, Mücavirzade Mustafa Efendi ise, “Paşam, öldürmeden ölmeyeceğiz” demiştir.[29]
Atatürk’ün Anadolu direnişinin gerekliliğinden söz ettiği, düşman işgaline karşı yapılacakları sıraladığı o toplantıya katılan varlıklı kişiler de bütün maddi ve manevi güçlerini fedaya hazır olduklarını belirterek sonuna kadar direneceklerini söylemişlerdir. Bunun üzerine elinde gümüş kırbacı ve ayağında portakal rengi çizmeleriyle Atatürk, salonda iki sıra halinde dizilmiş oturan grubun arasında, düşünceli, ama kararlı bir yüz ifadesiyle gidip gelirken şunları söylemiştir:
“Evet, evet… Bu topraklarda düşman çizmesi gezemeyecek ve bu millet esir olmayacak!”[30]
Toplantıya katılanların umutsuz olmamaları ve düşmanla mücadele etmeye kakarlı görünmeleri Atatürk’ü çok sevindirmiştir.[31] Ancak, o gün o toplantıdaki kakarlılık ve cesaret sonraki günlerde pek fazla etkisini göstermemiştir. Bu durumu Abdülgani Girici şöyle açıklamaktadır:
“ Ne var ki, o zamanki zihniyeti ve harbin meydana getirdiği dört yıllık ıstırap memleketi bitkin bir hale getirdiğinden kimsede bu sözü dinleyecek hal kalmamıştı. Canından bezmiş bu topluluğu harekete geçirmek kolay olmayacaktı. Mustafa Kemal’in tavsiyesine rağmen pek hareket gözükmedi…”[32]
Ancak, yokluk, yoksulluk ve psikolojik nedenlerden dolayı ilk zamanlarda sessiz kalan bölge halkı, özellikle Fransız işgallerinden sonra, Atatürk’ün tavsiyeleri doğrultusunda, yine Atatürk’ün dağıttığı silahlarla direnişe geçerek düşmanı etkisiz hale getirmeyi başarmıştır.
Görüldüğü gibi Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı İstanbul Şişli’deki o meşhur evden önce, Adana’daki Kırmızı Konak’ta ve Aliye Hanım’ın Evi’nde planlamış ve örgütlemeye başlamıştır.
Atatürk, her fırsatta halka “direniş” düşüncesini aşılamaya çalışmış ve direniş için gerekecek silahları kendisinin ayarlayacağını belirtmiştir. Örneğin, 1918’in sonlarında İstanbul’dan Antep’e giden Ali Cenani Bey’e, “Siz direnişe geçin silahları ben ayarlayacağım!” demiştir.

Ali Cenani Bey’le Görüşme
Katma İstasyonu’nda Atatürk’le karşılaşan Ali Cenani Bey, Antep’in düşman tarafından yağma edildiğini, Türk ordusunun Adana’ya çekilmesiyle halkın büsbütün düşman elinde kalacağını, bu nedenle Antep’teki ailesini daha güvenli bir yere götürmeyi düşündüğünü söylemiştir. Bunun üzerine Atatürk, “Şehrinizde hiç mi adam kalmadı?” diye sormuş ve “Kendinizi savunmanın bir çaresine bakın!” diye de eklemiştir. Ali Cenani Bey hayretle, “İyi ama, nasıl neyle?” diye sorunca, Atatürk, Cenani Bey’in gözlerinin içine bakarak,”Teşkilat yapın, kendinizi savunun, ben istediğiniz silahı veririm!” demiştir.[35]
Atatürk’ün isteğiyle ve yönlendirmesiyle harekete geçen yurtseverler, özellikle Güney Anadolu’da çok önemli hazırlıklar yapmış ve Fransızlar bölgeyi işgal ettiklerinde hemen direnişe geçmişlerdir.
Süreyya Yiğit’e Söyledikleri
Yıldırım Orduları’nın kaldırılmasından sonra Adana’dan İstanbul’a dönen Atatürk, İzmit’ten geçerken, Mutasarrıf Süreyya İbrahim Yiğit’e rastlamıştır. Sohbet sırasında Atatürk, “İlk fırsatta Anadolu’da bir görev isteyeceğini” söyleyerek, Süreyya Yiğit’ten İzmit’te, “Anadolu’nun kapısı olacak biçimde bir örgüt kurmasını” istemiştir.[36]
Prof Şerafettin Turan, Atatürk’ün, Süreyya Yiğit’e söylediklerinin, “(Atatürk’ün) ilk fırsatta ulusal bir direnişi gerekli gördüğünü yansıtmaktadır” diye yorumlamıştır.[37]
***
İşte bütün bu hazırlıklar nedeniyledir ki, Prof Dr. Stanford Shaw, “Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye” adlı kitabında “İşgalin ilk günlerinde Mustafa Kemal Kilikya’dayken direniş başlatmıştı” diyerek Türk Kurtuluş Savaşı’nın Kasım 1918’de Adana’da Atatürk tarafından başlatıldığını ileri sürmüştür.
Ancak nedendir bilinmez, bir yabancı tarihçinin gördüğü bu gerçeği yerli tarihçilerin birçoğu görememiştir. Ne diyelim Allah gönül açıklığı versin!
Stanford Shaw,’u, Atatürk’ün yaveri Cevat Abbas Gürer de doğrulamaktadır. Cevat Abbas, anılarında Atatürk’ün kafasında “Anadolu’da bir direniş başlatma düşüncesinin” Halep’te (1917) ortaya çıktığını, Adana ‘da ve İstanbul’da biçimlendiğini belirtmiştir:
“Atatürk’ün Türk milletinin istiklali için beslediği düşünceler çok eski idi. Hatta Harp Akademisi’nin sıralarında başlamıştır. Fakat onun Türkiye’yi yeni varlığı ile istiklaline kavuşturması için fiili mücadeleye girişmesi önce Halep’te başlamış, Adana’da İstanbul’da devam etmiş, Samsun’da, Amasya’da tatbikata başlamış, Lozan Konferansı’nda hakikat sahasına ulaşmıştır.”[38]
Atatürk’ün İstanbul’daki Çalışmaları
Atatürk 13 Kasım 1918’de Adana’dan İstanbul’a gelmiştir. Aynı gün İstanbul İtilaf devletlerince fiilen işgal edilmiştir.
Atatürk, Boğaz’da işgal donanmasını görünce yaveri Cevat Abbas Bey’in de duyabileceği şekilde, “Geldikleri gibi giderler!” demiştir.
Atatürk, 13 Kasım 1918’den 16 Mayıs 1919’a kadar, 6 ay boyunca işgal İstanbul’unda kalmıştır. Bu 6 aylık sürede kafasındaki “kurtuluş planları” doğrultusunda herkesimden insanla görüşerek Milli Hareket’in altyapısını hazırlamıştır. Atatürk, bu görüşmelerini, önce Pera Palas otelinde, sonra Fansaların evinde, daha sonra da Şişli’deki evde yapmıştır. Özellikle, sabahlara kadar ışıkları sönmeyen Şişli’deki evde yaptığı gizli görüşmeler, Kurtuluş Savaşı’nın geleceği açısından çok önemlidir.
Atatürk, İstanbul’a gelişinin ertesi günü 14 Kasım 1918’de eski sadrazam Ahmet İzzet Paşa’yla, arkadaşı Rauf Bey’le ve İngiliz gazeteci Ward Price’la görüşmüştür.15 Kasım’da Padişah Vahdettin’le, 16 Kasım’da William Birdwood’la, 22, 29 Kasım’da ve 20 Aralık’ta yine Padişah Vahdettin’le, Kasım’ın sonlarında Yenibahçeli Şükrü Bey’le, Topkapılı Cambaz Mehmet’le ve Rahip Frew’le, Aralık’ın sonlarında İsmail Cambulat’ın evinde İttihatçılarla, 20 Aralık’ta Ali Fuat Paşa’yla ve Refet Bey’le, 15 Ocak 1919’da İsmet Paşa’yla, 15 Şubat’ta ikinci kez Refet Bey’le, 20 Şubat’ta ikinci kez Ali Fuat Paşa’yla ve Rauf Bey’le, 11 Mart’ta Fethi Bey’le, 11 Nisan’da Kazım Karabekir Paşa’yla, 17 Nisan’da üçüncü kez Rauf Bey’le, 9 Mayıs’ta ikinci kez İsmet Paşa’yla, 15 Mayıs’ta ikinci kez Fethi Bey’le ve son kez Padişah Vahdettin’le görüşmüştür.
Atatürk ayrıca, Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey’le, Bahriye Nazırı Avni Paşa’yla, Genelkurmay İkinci Başkanı Kazım İnanç Paşa’yla, Sadrazam Damat Ferit’le, Albay Kazım Dirik’le, Harbiye Nazırı Cevat (Çobanlı) Paşa’yla ve Fevzi (Çakmak) Paşa’yla görüşmüştür.
Atatürk, bütün bu görüşmelerle hem bir “kurtuluş ekibi” hazırlamış hem de Anadolu’ya geçmek ve Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için gereken altyapıyı oluşturmuştur.
Atatürk, işgal İstanbul’unda bütün bu görüşmeleri yaparken İngilizler tarafından tutuklanmamak için de adeta bir satranç ustası gibi stratejik hamleler yapmıştır. Örneğin bazı İngiliz gazetecilerle ve komutanlara görüşerek ve gazetelere “ılımlı” demeçler vererek onların güvenini kazanmaya çalışmış, ayrıca arkadaşı Fethi (Okyar) Bey’le Minber adlı bir gazete çıkararak burada İngilizleri “uyutan” açıklamalar yapmıştır. Diğer taraftan da İngilizlerin bütün ulusalcıları ve vatanseverleri tutuklayıp Bekir Ağa Zindanlarına veya Malta’ya sürgün ettikleri bir ortamda her ne şekilde olursa olsun tutuklanmamak için İtalyan temsilcisi Kont Sforza ile yakınlaşarak, bir bakıma İngilizleri İtalyanlarla dengelemiştir.[39]
Atatürk, İstanbul’a gelirken kafasında üç aşamalı bir hareket planı vardır: 1. Siyasi girişimler, 2. İhtilalci girişimler, 3. Anadolu’ya geçiş hazırlıkları…
Atatürk öncelikle siyasi girişimlerde bulunmuştur: İngilizci Tevfik Paşa Hükümeti’nin güvenoyu almaması için eski sadrazam Ahmet İzzet Paşa’yla ve padişahla görüşmüş, meclise giderek milletvekilleriyle konuşmuş ve yeniden Ahmet İzzet Paşa Hükümeti’nin kurulması için bir hayli çaba harcamıştır. Ancak başarılı olamamıştır.
Daha sonra da yine padişahla görüşerek Harbiye Nazırı olmanın yollarını aramıştır. Atatürk’ün işgal altındaki bir ülkede Harbiye Nazırı olmak istemesinin nedeni, elde kalan orduları ve silahları derleyip toparlayarak bir direniş başlatma düşüncesidir. Ancak Atatürk’ü tam olarak kontrol altına alamayacağını düşünen Vahdettin onu, ordunun başına getirmemiştir.
Atatürk, siyasi yollarla amacına ulaşamayınca bu sefer de “ihtilalci yönteme” başvurmayı düşünmüştür. Arkadaşı Fethi (Okyar) ve İsmail Canbulat’la birlikte eski İttihatçılarla görüşerek ulusalcı bir hükümet kurmak için harekete geçmiştir. Hatta bu amaçla Ay Yıldız Cemiyeti adlı gizli bir örgüt kurmuştur. Ancak, işgal İstanbul’unda yapılacak bir darbenin sonuç vermeyeceğini düşünerek bu plandan vazgeçmiştir.
Atatürk, artık İstanbul’da kalarak bir şey yapılamayacağını anlayınca, öteden beri kafasının bir köşesinde sakladığı Anadolu’ya geçiş planı üzerinde çalışmaya başlamıştır.
Atatürk, 4 Şubat 1919’da Alemdar gazetesi yazarı Refi Cevat (Ulunay)’a verdiği bir mülakatta, açıkça “Anadolu direnişinden” söz etmiştir. Atatürk mülakatta, İtilaf devletleri arasındaki “anlaşmazlıklar” ve “İtilaf devletlerinin iç sorunlarına” dikkat çekmiş ve bu durumdan yararlanmak gerektiğini belirtmiştir. Bakın ne demiş Atatürk:
“Düvel-i Muazzama’ dediğimiz bu devletlerin bir de iç yüzleri var. Siz sanıyor musunuz ki harbi kazanmakla müttefikler aralarındaki bütün ihtilafları (anlaşmazlıkları) halletmişlerdir. Asıl ihtilaf, asıl menfaat rekabeti ve ölüm mirasını paylaşma kavgası bundan sonra başlayacaktır. Her geçen gün Müttefiklerin kuvveti azalmaktadır. Terhisler dolayısıyla orduları günden güne küçülüyor. Asırlarca birbiriyle boğuşan İngilizlerle Fransızları müşterek düşman tehlikesi birleştirdi. Şimdi o eski rekabet bıraktıkları noktadan yeniden başlayacaktır. Başlamıştır bile… İtalya’nın da başı dertte. Onlarda iç kargaşalık arifesinde. Bu yüzden ilhak etmek istediği topraklardan bile çekilecektir. Netice şu ki, Anadolu’da baş gösterecek bir milli direnişe hiçbiri müdahale edecek durumda değildir. Böyle bir mücadelenin tam sırasıdır.”[40]
Görüldüğü gibi Atatürk, Anadolu’ya geçmesinden yaklaşık 4 ay önce, çok büyük bir soğukkanlılıkla, düşmanın durumunu analiz ederek “Anadolu’da bir milli direniş başlatmanın tam zamanı” olduğunu belirtmiştir.
Şimdi siz bu belgeyi gördükten sonra hala, “Atatürk’ün kafasında başlangıçta Anadolu’da bir mili direniş düşüncesi yoktu!” diyebilir misiniz?
Atatürk, Anadolu’da bir milli direniş başlatmak amacıyla önce güvenip inandığı silah arkadaşlarıyla görüşerek onlardan, Anadolu’nun kilit noktalarında bulunan orduların başına atanmak için girişimlerde bulunmalarını istemiştir.
Atatürk, Bu amaçla 20 Aralık 1918’de Ali Fuat Paşa’yla Şişli’deki evde bir görüşme yapmıştır. O gece yapılan görüşmede Atatürk ve Ali Fuat Paşa, Anadolu’da “milli direniş başlatma” kararı almışlardır.
Ali Fuat Paşa anılarında, o gece aldıkları kararları şöyle sıralamıştır:
1. Orduların terhisini derhal durdurmak,
2. Yurdun savunması için gereken silah ve cephaneyi düşmana vermemek,
3. Genç ve kuvvetli komutanları kıtaları başında bulundurmak, İstanbul’dakileri Anadolu’ya göndermek.
4. Milli direnişe taraftar idare amirlerinin yerlerinde bırakılmasını sağlamak,
5. İllerde, particilik adına yapılan kardeş mücadelesine engel olmak,
6. Halkın maneviyatını yükseltmek.[41]

Geceleri ışıkları sönmeyen Şişli’deki o evde 20 Aralık 1918 gecesi Atatürk ve Ali Fuat Paşa’nın aldığı “milli direniş kararları” daha sonraki süreçte neredeyse olduğu gibi uygulanmıştır.
Atatürk, Ali Fuat Paşa’yla İstanbul’da son kez 20 Şubat 1919’da yine Şişli’deki evinde görüşmüştür. Atatürk o gece Ali Fuat Paşa’ya, 20 Kolordu’nun başında bulunmasını, kolordusunu Ankara’ya nakletmesini, halkla yakından ilgilenmesini söylemiş ve kendisinin de zamanı gelince bir şekilde Anadolu’ya geçip Ali Fuat’a katılacağını belirterek, “Beraber çalışacağız Fuat!” demiştir.[42]
Atatürk İstanbul’da buna benzer görüşmeleri Refet Bey, Rauf Bey, Fethi Bey, Kazım Karabekir Paşa ve İsmet Paşa’yla da yapmıştır.[43]
Atatürk’ün Samsun’a hareket etmeden önce, 9 Mayıs 1919’da İsmet Paşa’yla yaptığı görüşme çok önemlidir. Atatürk, İsmet Paşa’yı Süleymaniye’deki evinde bizzat ziyaret etmiştir. Görüşmenin detaylarını Atatürk’ten dinleyelim:
“Şimdi size gizli bir buluşmadan bahsedeceğim. Süleymaniye sokaklarından birinde hoş bir ev. Buraya vakitsiz ve teklifsiz gitmiştim. Kim olduğumuzu bilmeksizin bizi evin içinde gören hizmetçi kız: ‘Ne istiyorsunuz? Beyefendi hazır değil’ diyordu. Kızcağıza, ‘Hele bizi misafir odasına al, bir taraftan da beyefendi hazır olur’ dedim. Odaya girdik. Hizmetçi kıza fazla bir şey söylemeye lüzum kalmadan ev sahibi beyefendi güler yüzü ile içeri girdi. ‘Ne haber, ne haber? Bu ne baskın…’ Bu ev sahibi kimdi, tahmin ediyor musunuz? İsmet Bey!… ‘Vaktim dar, sana hikâyeyi kısaca söyleyeyim’ dedim ve her şeyi anlattım. ‘Ben yerleşinceye kadar, sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!’ Veda etmek üzere ayağa kalktım. Ellerimi tuttu: ‘Biraz daha konuşsaydık’ dedi. Ama ben İstanbul’da kaldığım müddetçe benimle mümkün olduğu kadar az alakalı görünmesini de rica ettim…”[44]
Burada da açıkça görüldüğü gibi Atatürk, “kurtuluş planı” gereği İsmet Paşa’ya, “‘Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!” demiştir. İsmet Paşa’nın diğer paşaların aksine Kurtuluş Savaşı’na daha geç katılmasını eleştirenlere duyurulur! Atatürk, o sırada Genelkurmay’da görevli olan İsmet Paşa’nın bu önemli görevinden yararlanmayı düşünmüştür. İsmet Paşa Anadolu’ya geçinceye kadar Atatürk’ün Osmanlı Genelkurmayındaki gözü kulağı olmuştur.
Ali Fuat Paşa ve Kazım Karabekir Paşa Anadolu’ya geçmiş, ilk hazırlıklara başlamışlardır. Peki ama Atatürk Anadolu’ya nasıl geçecektir?
Atatürk, önceleri gizli yollarla Anadolu’ya geçmeyi düşünmüştür: Bu amaçla Yenibahçeli Şükrü Bey ve Yahya Kaptan’la iletişim kurarak onlardan Gebze-Kocaeli yolunu kontrol etmelerini istemiştir. Atatürk, eğer resmi bir görevle Anadolu’ya gönderilmeseydi, gizlice Gebze-Kocaeli yolu üzerinden Anadolu’ya geçecekti.[45]
Nisan ayı başlarında Karadeniz’de Türklerle Rumlar arasındaki çatışmalardan rahatsız olan İngilizlerin, Osmanlıya ültimatom vermeleri, Sadrazam Damat Ferit’ten ve Padişah Vahdettin’den Karadeniz’deki karışıklıkları biran önce sona erdirmelerini istemeleri üzerine telaşlanan Damat Ferit ve Vahdettin ikilisi, bu işi biran önce halletmek için halk tarafından tanınan, İttihatçı olmayan, üstelik daha önce padişahın fahri yaverliğini yapmış olan Atatürk’ü “Karadeniz’deki karışıklıkları önlemek” amacıyla 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun’a göndermişlerdir.
Atatürk’ün belli başlı görevleri, dağıtılmamış Türk orduları dağıtmak ve halkın elindeki silah ve cephaneleri toplayarak bölgede asayişi sağlamaktır.
Atatürk’ün müfettişlik belgesindeki yetkileri nasıl genişlettiğini, Osmanlı Genelkurmayındaki vatansever paşalarla nasıl gizlice görüştüğünü ve İngilizleri nasıl atlatıp Anadolu’ya geçtiğini uzun uzadıya “Atatürk’ün Gizli Kurtuluş Planları” adlı kitabımda anlatmıştım.[46]
Bütün bu gerçeklere rağmen Necip Fazıl Kısakürek, Atatürk’ün İstanbul’da kaldığı altı ay içinde “Çöküş devresinin sonunda olayları kullanmaktan başka bir şey düşünmemiş ve yapmamıştır” diyebilmiş, hatta daha da ileri giderek, “Genç kumandanlar İstanbul’da, vatanın halinden üzgün çehreler de olsa, keyiflerine baktıkları sırada o (padişah) yemek yerken boğulmakta ve soğuk suyla haşlanmaktadır” diye “hayalci” ve “vicdansız” bir değerlendirme yapabilmiştir.
Yukarıda kısaca özetlediğimiz gibi, Atatürk, Rauf Bey, Refet Bey, Kazım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa ve İsmet Paşa işgal İstanbul’unda geceleri sabahlara kadar “gizli kurtuluş planları” yapmışlardır. Padişah Vahdettin’in tacını ve tahtını güvenceye almaya çalıştığı sırada bu genç komutanlar vatan ve namus mücadelesine hazırlanmışlardır.

Somut Kanıtlar
İlk işgaller 1918 Kasım ayının başlarında gerçekleşmiştir. Kasım 1918’deki İngiliz, Fransız ve İtalyan işgallerine karşı Anadolu’da önemli bir silahlı direniş gerçekleşmemiştir.
İşgallere karşı ilk silahlı direniş 19 Aralık 1918’de Hatay Dörtyol Karakese köyünde gerçekleşmiştir.
İlk yararlı cemiyetler (Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri) 2 Aralık 1918’de kurulmuştur.

Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan hemen sonra kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve onların düzenledikleri yerel kongreler sadece Yunanlılarla, ayrılıkçı Ermenilerle ve Rumlarla mücadeleyi amaçlamış, hiçbir şekilde İngilizlerle, Fransızlarla ya da İtalyanlarla mücadele düşüncesi taşımamıştır.
Yurt çapında düşmana direniş düşüncesi 15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlılarca işgalinden sonra ortaya çıkmıştır.
Şimdi de bu tabloyu, Atatürk’ün çalışmalarıyla yan yana getirelim:
Atatürk, 1 Kasım 1918’de Adana’dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya gönderdiği raporda İngilizlere karşı “silahlı direnişten” söz etmiştir.
Atatürk, 4 Kasım 1918’de Ali Fuat Paşa’yla yaptığı “Adana Mülakatı”nda ilk direniş yuvalarının kurulmasına karar vermiştir.
31 Ekim 1919’da Yıldırım Orduları Komutanı olduğunda elindeki silahları halka dağıtarak depolarda saklatmıştır.
İzmir, 15 Mayıs 1919’da işgal edilmiştir ve ilk direnişler bu tarihten sonra başlamıştır. Atatürk ise 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmıştır. Yani arada sadece 4 gün vardır. “Atatürk Samsun’a çıkmadan önce Kurtuluş Savaşı başlamıştı” diyen tarihçilere, “Her şey 4 günde mi oldu?” diye sormak isterim!

Görüldüğü gibi Kurtuluş Savaşı’nı, Anadolu direnişini, herkesten önce Atatürk düşünmüş ve bu konuda herkesten önce Atatürk harekete geçmiştir!

Belgelerle biraz beyin jimnastiği yapmaya ne dersiniz?
Atatürk, Adana’dan Genelkurmay’a 3 Kasım 1918’de “İngiliz işgaline karşı silahla direnilmesine” ilişkin raporunu gönderdiğinde ve Ali Fuat Paşa’ya “direniş yuvaları kuralım” dediğinde Doğu Anadolu’da Kars Milli Şurası’nın toplanmasın 2 gün, ilk yararlı cemiyetler Trakya Paşaeli ve Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin kurulmasına 29 gün, 57 Fırka Kumandanı Albay Şefik Bey’in Genelkurmaya gönderdiği “Kuvayı Milliye kurulmasına” ilişkin rapora, Hasan Tahsin’in ilk kurşunu atmasına ve işgali kınayan mitinglerin yapılmasına tamı tamına 6 ay vardı…
Yani, 19 Mayıs 1919’da Atatürk Samsun’a çıkarken, aslında yolu yarılamıştır….
İşte, Necip Fazıl’dan, Cemil Koçak’a kadar birçok Cumhuriyet tarihi yalancısının en büyük yalanlarından biri olan “Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk başlatmamıştır! Atatürk bu mücadeleye sonradan katılmıştır!” yalanının iç yüzü…
“Atatürk’ün Gizli Kurtuluş Planları” adlı kitabımda dediğim gibi, “Mesele aslında Kurtuluş Savaşı’nı kimin başlattığı değildir, mesele tarihi ters yüz ederek Kurtuluş Savaşı’nı Mustafa Kemal’in başlatmadığını kanıtlama meselesidir.”[47]
“Kurtuluş Savaşı’nın başlamasında Atatürk’ün herhangi bir etkisi yoktur!” diyerek nutuk atanların bu gerçeklerden habersiz olduklarını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz; çünkü onlar, bütün bunları bilerek yalan söylemektedirler.

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramınız kutlu olsun…
Sinan Meydan 19 Mayıs 2011
İLK KURŞUN

[1] Tarık Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, 2.bs. İstanbul, 1981, s. 40.,[2] Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler, İstanbul, 1992, s. 252, 253.,[3] Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, İstanbul, ty, s.135-136.,
[4] age, s.135-139.,[5] Bu konunun ayrıntıları için bkz. Meydan, Atatürk’ün Gizli Kurtuluş Planları, s.21-23.,[6] Turgut Gürer, Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer, “Cepheden Meclise Büyük Önder İle 24 Yıl”, İstanbul, 2006, s. 96, 97.,
[7] Bu raporlar Harp Tarihi Vesikaları Dergisi’nde yayımlanmıştır. Ayrıntılar için bkz. Meydan, Atatürk’ün Gizli Kurtuluş Planları, s. 54-67.,[8] Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, C.I, 29.bs, İstanbul, 2009, s. 288.s.306.,[9] Gürer, age, s.185.,[10] age, s.185.,[11] Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler, C.V, 3.bs, İstanbul, 1987, s.38.,[12] Atatürk’ün İstanbul’daki 6 ayı (13 Kasım 1918-15 Mayıs 1919) için bkz. Sinan Meydan, “Parola Nuh”, Atatürk’ün Gizli Kurtuluş Planları, İstanbul, 2009.,[13] Bilal N. Şimşir, Malta Sürgünleri, 2.bs, Ankara, 1985, s.205,206, 218,222, 223 vb.,[14] “Atatürk”, İslam Ansiklopedisi, C.I, s.730.,[15] Ali Fuat Cebesoy, Milli Mücadele Hatırları, İstanbul, 2000, s.44, 45.,[16] Aydemir, age, s.306,307.,[17] Cebesoy, age, s.46.,[18] Lord Kinross, Atatürk, “Bir Milletin Yeniden Doğuşu”, 12.bs, İstanbul, 1994, s.165,166..,[19] age, s. 166.,[20] “Atatürk”, İA, s.730.,[21] Süleyman Hatipoğlu, Türk- Fransız Mücadelesi, “Orta Toros Geçitleri 1915-1921”, Ankara, 2001, s.33.,[22] age, s. 33.,[23] A. Gani Girici, Derlediğimiz Hatıraları, (20 Ağustos 1986), Adana, 1986,; Abidin Arslan, Atatürk ve Adana, 1984, s.2, (16.5.1984 tarihinde Adana Müze Müdürlüğü’ne sunulmak üzere hazırlanmış rapor). Adana’da Eski İstasyon semtindeki bu bina (Kırmızı Konak) şimdi İstiklal İlköğretim Okulu olarak görev yapmaktadır.Bu bina bira ara Adana İşgal Komutanı General Dufiex tarafından askeri karargah olarak da kullanılmıştır. Hatipoğlu, age, s.33, dipnot, 176.,[24] Hatipoğlu, age, s.33.,[25] age, s.159, resim 5.,[26] age, s.33.,[27] Damar Arıkoğlu, Hatıralarım, İstanbul, 1961, s.71,72; Arslan, age, s.2; Hatipoğlu, age, s.33.,[28] Hatipoğlu, age, s.33.,[29] age, s.33.,
[30] Arslan, age, s.2.,[31] Girici, Derlediğimiz Hatıraları, Adana, 1986; Arıkoğlu, age, s.72. Hatipoğlu, age, s.34.,[32] Arıkoğlu, age, s.72.,[35] Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk, Hayatı ve Eseri, Ankara, 1991, s. 188; Kinross, age, s.165; Meydan, age, s.68.,[36] İsmet Görgülü, Atatürk’ün Özel Yaşamı, s.87; Şerafettin Turan, Mustafa Kemal Atatürk, “Kendine Özgü Bir Yaşam ve Kişilik”, 2.bs, Ankara, 2008, s.175.,[37] Turan, age, s.175.,[38] Gürer, age, s.97,98.,[39] Konunun ayrıntıları için bkz. Meydan, age, 273-282.,[40] Sadi Borak, Atatürk’ün İstanbul’daki Çalışmaları (1899-16 Mayıs 1919), 2.bs, İstanbul, 1998, s. 206.,[41] Cebesoy, Milli Mücadele Hatırları, s.52,53.,[42] age, s.75;Atay, Atatürk’ün Bana Anlattıkları, s.112.,
[43] Bu görüşmelerin ayrıntıları için bkz. Meydan, age, s.371-461.,[44]Borak, age, s.225,226.,[45] Ayrıntılar için bkz. Meydan, age, s.344-357.,[46] Meydan, age, s.462-541.,[47] age, s.128.

KÜRT SORUNU’NU KEMALİZM ÜRETTİ YALANI “Yobazın-Liboşun Kürt Sorunu Çarpıtması”


Cumhuriyet tarihi yalancıları, Türkiye’nin bugün yaşadığı bütün sorunlar gibi “Kürt Sorunu” diye adlandırılan “Ayrılıkçı Kürtçü Hareketin” de Kemalizm’in “yanlış politikalarından” kaynaklandığını ileri sürmektedirler. Onlara göre, Atatürk eğer Türk Devrimini gerçekleştirmeyip Türk Ulus Devleti’ni kurmasaydı, Osmanlı’daki haliyle Kürtler asla sorun olmayacaklardı!
Bu güdük tez, bugün yobaz-liboş ve tatlısu solcusu entellerin en çok rağbet ettikleri tezlerden biridir. Ama diğer tezleri gibi bu tezleri de temelsizdir, çürüktür, yanlıştır, yalandır…
Mesele onların iddia ettiklerinden çok ama çok başkadır.
Şöyle ki: “Kürt Sorunu”, daha doğrusu “Ayrılıkçı Kürtçü Hareket”, Osmanlı’nın klasik çağı diye bilinen Yükselme Donemi’nden, yani 16. yüzyıldan beri devam eden bir sorundur. Çok daha önemlisi, Kürt aşiretlerini “sorun” haline getiren de bazı Osmanlı padişahlarının ve devlet adamlarının öngörüsüz ve yanlış poltikalarıdır.
“Atatürk Kurtuluş Savaşı sırasında Kürtlere özerklik sözü vermişti” diye yalan söyleyerek bugün Ayrılıkçı Kürtçü Harekete tarihsel dayanak arayan Cumhuriyet tarihi yalancılarına, ben gerçek bir tarihsel dayanak vereyim.Alsınlar onu kullansınlar!
Osmanlı’nın Kürt Politikası
“Kurtuluş Savaşı yıllarında Atatürk Kütlere özerklik verdi” diyerek bugün “özerk Kürdistan” planları yapan Kürtçülerin eline “tarihsel dipnotlar” vermeye çalışan Cumhuriyet tarihi yalancıları, aslında Atatürk’ün ve genç Cumhuriyetin değil ama, bazı Osmanlı padişahlarının ve devlet adamlarının Kürtlere özerklik verdiklerini bildikleri için her fırsatta “Osmanlı seviciliği” yaparak Cumhuriyete ve Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’e saldırmaktadırlar.
1514 Çaldıran Savaşı’nda İdris-i Bitlisi liderliğindeki Kürt aşiret reisleri, Şah İsmail’in liderliğindeki Safevilere karşı Osmanlı’ya destek olmuşlar, Osmanlı ordusuyla birlikte Safevi Türkmenlere karşı mücadele etmişlerdir. Dönemin Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, Kürtlerin bu yardımlarını ödüllendirmiş ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürt aşiretlerine “bir tür özerklik” vermiştir.
Çaldıran Savaşı’ndan sonra Yeniçerilerin huzursuzluğu artınca Amasya’ya dönen Yavuz Sultan Selim, Doğu Anadolu’da “düzenin sağlanması“ görevini İdris-i Bitlisi’ye vermiştir. İdris-i Bitlisi de 25 Kürt aşiretini biraraya getirerek, onları, “ Kızılbaşların-Türkmenlerin kökünü kazımaya“ teşvik etmiştir.
İdris-i Bitlisi, bu kararını Amasya’ya giderek Yavuz Sultan Selim’e bildirmiştir.
İdris-i Bitlisi’nin önerisi üzerine, Bıyıklı Mehmed Ağa, Diyarbakır bölgesi beylerbeyi yapılmıştır. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, yayınladığı bir fermanla 33 Kürt beyine derebeylik hakkı vermiştir. Bu hak sayesinde Kürt aşiret beyleri, bulundukları köyün veya kasabanın sahibi olmuşlardır. Minorsky bu durumu, “Osmanlı-Safevi mücadeleleri sırasında Kürtler arasında derebeylik hayatının inkişafına müsait bir muhit çıkmıştı.” diye ifade etmiştir.
İdris-i Bitlisi’nin “Selim Şahnamesi“nde yazdığına göre, “40 bin Kızılbaşın/Alevi Türkmenin başı kesilmiştir.“ İdiris-i Bitlisi, “Bir şafi ne kadar günahkar olursa olsun 7 Kızılbaş öldürürse cennete gider“ diyecek kadar büyük bir Alevi düşmanıdır. Binlerce “Alevi-Türkmen“ İdiris-i Bitlisi gibilerin katliamdan kurtulmak için “Sünni-Şafi Kürt“ kılığına bürünmüştür.
Ziya Gökalp, “Kürt Aşiretleri Hakkında İçtimai Tetkikler“ adlı incelemesinde Türklerin tarih içinde nasıl Kürtleştiklerini, Diyarbakır ve Silvan’daki Karakeçililerin Kürtleşmesi olayı üzerinden anlatmıştır.
Yavuz Sultan Selim’in “Kürtleri, Türkmenlere ve Alevilere karşı kullanma karşılığında” Kürtlere verdiği ayrıcalıkları, oğlu Kanuni Sultan Süleyman da devam ettirmiştir.
Aşağıdaki ferman Kanuni Sultan Süleyman’a aittir:
“ (…) Yavuz Sultan Selim zamanında (…) Kızılbaşların yenilmesinde yararlılıklar gösteren Kürt beylerine, gerek devlete karşı gösterdikleri öz kulluk ve dilaverlikleri karşılığı olarak ve gerekse kendilerinin vaki müracaatları göz önüne alınarak her birinin öteden beri ellerinde ve tasarruflarında bulunan eyalet ve kaleler, geçmiş zamandan beri yurtları ve ocakları olduğu gibi, ayrı ayrı beratlarla ihsan edilen yerleri de kendilerine verilip, mutasarrıf oldukları eyaletler, kaleleri, şehirleri, köyleri ve mezraları bütün mahsulleriyle oğuldan oğula intikal etmek şartıyla kendilerine temlik (mülk) ihsan edilmiştir. Bu münasebetle aralarında asla anlaşmazlık ve geçimsizlik çıkmamalı; dışarıdan müdahale ve taarruz edilmemelidir. Bu emri celileye (padişah buyruğuna) riayet edilecek, hiçbir surette üzerinde kalem oynatılmayacak, hiçbir yeri değiştirilmeyecektir.
Bey, öldüğünde eyalet kaldırılmayıp, bütün sınırlarıyla, padişah tapusu uyarınca oğlu bir ise ona kalacak, eğer müteaddit ise istekleri üzerinde kale ve yerleri aralarında paylaşılacaktır. Uzlaşmazlarsa, Kürdistan beyleri nasıl münasip görürlerse öyle yapacak ve mülkiyet yoluyla ebediyete kadar sürekli kullanıcısı olacaklardır. Eğer bey, varissiz ve akrabasız ölmüşse o zaman eyalet hariçten ve yabancılardan hiçbir kimseye verilmeyecek, Kürdistan beyleriyle görüşülüp ve ittifak edilip onlar bölgenin beylerinden veya beyzadelerinden her kimi uygun görürlerse ona verilecektir.”

Cumhuriyet tarihini çarpıtmakla ün yapmış Araştırmacı Altan Tan ve onun gibilerin bugünkü “Özerk Kürdistan” yaklaşımının altında Yavuz Sultan Selim’in ve Kanuni Sultan Süleyman’ın Kürt aşiret reislerine tanımış olduğu “haklar” ve “ayrıcalıklar” bulunmaktadır.
Altan Tan, bir kitabında “Kürt-Osmanlı Özerklik Antlaşması”nı şöyle anlatmıştır:
“Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Savaşı’ndan sonra ordusuyla İstanbul’a dönerken Amasya’da konakladı. Savaşta kendisini destekleyen Kürt beyleri ile 1515 yılında, Amasya’da buluşarak tarihi, Kürt-Osmanlı özerklik Anıtlaşması’nı karara bağladı. İdris-i Bitlisi’yi tam yetkili kıldı; mühürleyip boş fermanları İdris-i Bitlisi’ye vererek istediği şekilde bu boş fermanları doldurabileceğini söyledi…”
Altan Tan kitabında, Yavuz Sultan Selim’in ve Kanuni Sultan Süleyman’ın Kürtlere verdiği “özerklik” konusunda da şunları yazmıştır:
“Kanuni Sultan Süleyman, babası Yavuz Sultan Selim zamanında Kızılbaşlara cephe alarak müspet ve hayırlı hizmetlerde bulunan ve şimdi de devlete doğrulukla hizmetler ifa eden, bilhassa (Serasker-i Sultan İbrahim Paşa’nın) bu defaki İran seferine katılarak Kızılbaşların yenilmesinde yararlılıklar gösteren Kürt beylerine, gerek devlete karşı gösterdikleri öz kulluk ve dilaverliklerin karşılığı olarak ve gerek kendilerinin vaki müracaat ve istirhamları göz önüne alınarak her birinin öteden beri ellerinde ve tasarruflarında bulunan eyalet ve kaleler, geçmiş zamandan beri yurtları ve ocakları olduğu gibi ayrı ayrı beratlarla ihsan edilen yerleri de kendilerine verilip mutasarrıf oldukları eyaletleri, kaleleri, şehirleri, köyleri ve mezraları bütün mahsulleriyle babadan oğula intikal etmek şartıyla kendilerine temlik ve ihsan edilmiştir.”
“Kürt beyleri ile Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim arasında Amasya’da kabul edilen özerklik şartlarına göre Kürt emirleri, atalarından kendilerine intikal eden topraklarda bağımsız olarak geleneksel düzenlerini koruyacaklardır. Bu emirlikler, eskiden olduğu gibi babadan oğula intikal edecektir. Osmanlılar, yabancı bir devletle savaştığında, Kürt beyleri, kuşanmış silahlı süvarileriyle Osmanlı ordusuna katılarak savaşacaklar ve dışardan bir saldırı olursa ortak düşmana karşı koyacaklar, aynı şekilde Osmanlılar da Kürtleri düşmanlarına karşı koruyacaklardır. Kürt emirler, Osmanlı Devleti’ne her yıl tespit edilecek bir vergi vereceklerdir.”
Televizyon ekranlarında ve gazete köşelerinde bağıra çağıra, Atatürk’e ve Cumhuriyete “kin kusan” Altan Tan’ın yukarıdaki cümleleri, her şeyden önce, “ağır faşizm” kokmaktadır.
Altan Tan’ın, Kızılbaşlara karşı olmayı “müspet ve hayırlı hizmetlerde bulunmak“ diye değerlendirmesi, egemen Sünni görüşün, klasik Alevi-Türkmen düşmanlığının bir yansımasıdır.
Görüldüğü gibi, Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman ve babası Yavuz Sultan Selim döneminde “Kızılbaşların yenilmesinde yararlılıklar gösteren” Kürtlere, devlete gösterdikleri bu “öz kulluk” ve “dilaverlikleri” karşılığında “eyaletler”, “şehirler”, “köyler”, “mezralar”, “kaleler” ve “topraklar” vermiştir. Böylece Kürt aşiretlerinin “feodalleşme” süreci başlamıştır. Yani, Kürt aşiretlerini feodalleştiren veya mevcut feodal yapıyı daha da güçlendiren, Osmanlı padişahlarının “öngörüsüz” politikalarıdır.
Erdal Sarızeybek’in dediği gibi: “ İşte, o gündür bugündür, ‘ağalar’ Doğu’da hep ağadır, çünkü babadan oğula geçer, tıpkı Zeydan gibi, tıpkı Geylani gibi. O gün bugündür ‘mir’ ‘beyler’, hep mir ve beydir, çünkü babadan oğula geçer, tıpkı Dengir Mir Mehmet Fırat gibi. Bugün bize demokrasi, insan haklarından bahsedenler ortaya çıkıp da ‘Demokrasilerde ağalık, beylik olur mu!’ hiç demez, diyemez. Çünkü kendileri de bu sistemin bir parçasıdır. Cumhuriyet kurulalı 87 yıl olmuş, ama hala ağalar ağa, beyler bey, mirler mir, , şeyhler şeyhtir, geri kalanlar ise köylüdür, köylü kalmış, işçi kalmış ve hiç ‘hak ve söz sahibi’ olamamıştır. Şanlı Urfalıların deyimiyle ‘Maraba’ kalmış, yani ağanın yanında çalışan amele olmuştur. (…)
Demokrasilerde ‘söz hakkı olmayan insan’ olur mu hiç? Terör olayları nedeniyle göç etmek zorunda kalan iki milyon insanı bir kenara koyunuz. Doğu’da halkımızın çoğunluğu toprak sahibi olmadığı için ve Altan Tan’ın deyimiyle bu halk kitlesinin söz hakkı olmadığına göre, düşününüz böyle bir demokrasiyi, neredeyse hepimiz ‘maraba’ olmuşuz, ama haberimiz olmamış. Göçlerle kırsaldan şehirlere gelenlerin çoğunluğunun sorunları çözülmediği için yaşam zorluklarıyla karşı karşıya kaldıklarından dolayı mağdur halk kitlesine dönüşüp PKK çizgisindeki bir siyasetin tabanı haline gelmiştir. Aslında bunun da marabalıktan hiçbir farkı yoktur. Gerçek buyken, ülkemizde bu trajik gerçeğin adı ‘demokrasi’ olmuştur, insan hakları olmuştur, yazık…”
Osmanlı’nın “Kürtleri kullanma” karşılığında Kürtlere verdiği “ayrıcalıklar” bitmek tükenmek bilmemiştir. Örneğin, 1587 yılında padişah 3. Murat, Hakkari’deki Kürt beyine gönderdiği bir fermanda Kürtlerin Kızılbaşlara kılıç sallamaya devam etmelerini istemiştir.Kürt emirleri, şimdiye kadar Kızılbaşlara kılıç sallayarak Allah yolunda gaza ve cihat ede gelmişlerdir. (…) Din uğrunda çalışıp Kürt emirlikleri arasında faydalı ve adla anılır olasız.” diyen 3. Murat’ın sadece Kürtleri değil “dini” de çok rahat bir şekilde kullandığı görülmektedir.
Belgelerden anlaşıldığına göre Osmanlı İmparatorluğu’nda “Tımar sistemi” çerçevesinde hiçbir topluluğa verilmeyen “özel mülkiyet” hakkı sadece Kürt aşiretlerine verilmiş, bu da Kürtlerin merkezden koparak“feodalleşmeleri sürecini” hızlandırmıştır.
Kürtleri olabildiği kadar “şımartan” Osmanlı İmparatorluğu, devletin “asli unsuru” Türkleri ise bir o kadar küstürmüştür. Osmanlı’nın özellikle 15. yüzyıldan itibaren Alevi-Kızılbaş Türklere-Türkmenlere yönelik saldırgan politikaları, Türklerin “ezilmeleri”, “sindirilmeleri” ve “devlet kademelerinden dışlanmalarıyla” sonuçlanmıştır. İmparatorluğu “dönme-devşirmelere” teslim eden Osmanlı, 15 yüzyıldan itibaren Türklere “Etrak-i biidrak” (Akılsız/Aptal Türkler) demeye başlamıştır. Ünlü Osmanlı tarihçisi Naima’ya göre Osmanlılar Anadolu Türklerini şu sözlerle tanımlamışlardır: “ Nadan Türk (Çaresiz Türk), Türk-i bed lika (Çirkin suratlı Türk), etrak-i bi idrak (Düşüncesiz Türk), Türk-ü sütürk (Çoban köpeği Türk), Hilekar Türk” Osmanlı’da “Türk” sözcüğü -hiç abartısız- 500 yıl boyunca “aşağılama sıfatı” olarak kullanılmıştır.
Her gün ekranlarında “şişe gerine”, ballandıra ballandıra Osmanlı’dan söz eden günümüzün büyük tarihçileri (!) nedense bu gerçeklerden hiç söz etmezler!
Osmanlı döneminde yüzyıllarca “kimliksiz”, “kişiliksiz” bırakılan; merkezin “dönme” “devşirmelere” bırakılmasıyla merkezden çevreye itilen Türkler, 20. yüzyılın başlarında Atatürk’ün, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmasıyla uzun bir aradan sonra yeniden “kimliklerini” ve “kişiliklerini” kazanmışlar, yeniden “çevreden” “merkeze” taşınmışlardır.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Alevi Türkmenlere karşı Sünni Kürtlerin “kollanması” ve “kullanılması”, bölgedeki Alevi Türkmenleri yeni arayışlara sürüklemiştir. Yaşam kaygısı içindeki bu Türk toplulukları, Kürt egemenliği altında hayatlarını sürdürmek zorunda kalmışlar, bunun için de Kürtçe öğrenmişler, Kürt adetlerini benimsemişler ve sonuçta Kürtleşmişlerdir.
Evet, Osmanlı’nın “klasik döneminde” -Kürt aşiretleri hariç- feodal (derebeylik) sistemin gelişmesine izin verilmemiştir. Ancak zaman içinde Batı, feodal sistemi yıkarak merkezileşmeye başlarken, Osmanlı tam tersine, zaman içindeki güç kaybına paralel, merkezi otoritesini yitirmiş ve “feodalleşmeye” başlamıştır. Osmanlı’da 17. yüzyıldan sonra başlayan bu feodalleşmenin adı, “Kürtçülük” ve “Ayanlık” tır.
Feodal sistemde üretim ilişkileri gereği “köylü”, toprak ağasına bağımlıdır; köylü, toprak ağası için çalışmakla yükümlüdür. Kısaca köylünün kaderi ağanın, iki dudağı arasındadır. Ağa, köylüyü, kayıtsız şartsız kendisine “biat ettirebilmek” için, bir taraftan köylünün “aydınlanmasını” engellerken, diğer taraftan köylünün devlet otoritesiyle bağlantısını kesmenin yollarını arar. Öyle bir aşamaya gelinir ki, köylü ile devlet arasındaki ilişki tamamen kesilir; artık feodal sistemdeki o köylü için “devlet”, bağlı olduğu toprak ağası ve aşiretidir. İşte Osmanlı’nın, güç kaybetmeye başladığı 17. yüzyıldan sonra özellikle Kürtlerin yoğun olduğu Güneydoğu Anadolu’da böyle bir süreç yaşanmıştır. 19. yüzyılda Osmanlı, Kürt bölgelerindeki bu aşırı feodalleşmeyi Kürtlere bazı ayrıcalıklar vererek önlemeye çalışmıştır. Örneğin, II. Abdülhamit’in “Kürt Hamidiye Alaylarını” ve “Kürt Aşiret Mekteplerini” kurması, Kürtleri yeniden merkezi sistemin içine almaya yönelik başarısız girişimlerdir. Ancak burada çok ilginç bir durum vardır, şöyle ki: Daha önce Yavuz oSultan Selim’den itibaren Osmanlı, “Kürtleri Türklere karşı kullanmak karşılığında” Kürtleri feodalleştirirken; II. Abdülhamit’ten itibaren “Kürtleri Ermenilere karşı kullanmak karşılığında”, Kürtleri merkeze bağlamak istemiştir.
“Osmanlı Devleti’nin, bu aşiretlerin ilkel hayatına ve geri toplumsal yapısına müdahale etmekte zaaf içinde kalması, bu geri toplumsal yapının kemikleşmesinin ana nedenini oluşturmuştur. Artık, bu toplumsal yapının ana birimlerini aşiret reisleri, tarikat şeyhleri ve zamanla bunların elinde emperyalizm desteğiyle gelişecek olan Kürtçülük teşkil edecektir”

Feodal toplum, aydınlanmamış, ekonomik özgürlüğüne sahip olmayan, güdümlü bir toplumdur. Bu nedenle yönlendirilmesi de çok kolaydır. Nitekim 19. yüzyıldan itibaren, ayrılıkçı Kürt liderlerinin ve Kürtleri kullanmak isteyen emperyalizmin kışkırtmalarıyla çok sayıda Kürt isyanının çıkmış olması tesadüf değildir. Bir zamanlar Osmanlı’nın bazı tavizler karşılığında kullandığı Kürtleri, 19. yüzyıldan itibaren de Batı emperyalizmi, bazı vaadler karşılığında kullanmaya başlamıştır.
Dünyada Fransız Devrimi’nden, beri gerçek “demokrasi”nin olmazsa olmazları, “laiklik”, “özgür akıl” ve “özgür irade” dir. Birilerinin “kulu” olmaktan kurtulup “özgür birey” olmadıkça, “kör inançlar” yerine “aklını” kullanmadıkça, “ümmet” olmaktan kurtulup “ulus” olamadıkça bir ülkede demokrasinin varlığından söz edilemez. Ancak nedendir bilinmez, ağızlarından “demokrasi” sözünü eksik etmeyen “liberallerimiz” ve “siyasal İslamcılarımız” hiçbir zaman, ülkemizde demokrasinin önündeki en büyük engelin “aşiret yapılanması”; “ağalık, şeyhlik düzeni” olduğunu dile getirmezler, getiremezler…
16. yüzyılda Şii İran’dan Sünni Osmanlı’ya yönelen Safevi tehlikesine karşı, Sünni Kürtleri “yardımcı kuvvet” ve “kalkan” olarak kullanmak isteyen Yavuz Sultan Selim, Kürtlere “bir tür özerklik” vermiştir. Böylece 16. yüzyıldan sonra Güneydoğu Anadolu’daki Kürt aşiretleri “derebeyleşerek” merkezi otoritenin dışına çıkmaya başlamışlar, bir anlamda devlet içinde devlet olmuşlardır.
“Osmanlı gücüne güç katarken Doğu ve Güneydoğu bölgesinde Kürt derebeylikleri de güçlendiler. Devlet içinde devlet oldular, tıpkı PKK’nın günümüzdeki durumu gibi halktan vergi topladılar, halkı yönettiler, güçlerine güç kattılar. Osmanlı güçlüyken ve güçlerine güç katarken sorun yoktu. Ama ne zamanki Osmanlı güç kaybetmeye başladı, güç kaybetmek istemeyen Kürt derebeyleri, devlete karşı isyan ettiler. Kürt devleti kurmak için değil, bölgelerinde Osmanlı’dan almış oldukları gücü ve kendi çıkarlarını korumak için. Bu süreç 1514 Çaldıran Savaşı’ndan 1839 Tanzimat Fermanı’na kadar süregeldi., yaklaşık üç yüz yıl. Bu demektir ki Doğu’da üç asır süren Kürt derebeylikleri vardır ve ülkemizin bugün yaşadığı sorunlar da bu derebeylerinin çıkarmış olduğu sorunlardan kaynaklanmaktadır.”
Osmanlı Devleti’nin gerilemeye başlamasıyla birlikte “Kürt özerkliği”, büyük sıkıntılara yol açmıştır. Özellikle Osmanlıyı parçalamak isteyen emperyalizmin bu “başına buyruk” Kürt aşiretlerini kullanmaya başlamasıyla birlikte Kürtler, 19. yüzayıldan itibaren Osmanlı için ciddi bir “sorun” olmaya başlamıştır.
Osmanlı bu sorunu çözmek için Kürt aşiretlerine yine “tavizler” vermiştir.
Batılı uzamanların yönlendirmesi sonucu 1839’da Tanzimat Fermanı’nı yayınlayan Mustafa Reşit Paşa, 1842 Vilayet Kanunnamesi’ne bir “Kürdistan Eyaleti” maddesi koydurmuştur.
Kürdistan eyaleti, 1864 yılına kadar devam etmiştir.
Aynı Mustafa Reşit Paşa bir de “Kürdistan Eyaleti Madalyası” çıkarmıştır.
Atatürk’ün önderliğindeki Türkiye Cumhuriyeti, “ulus devlet” anlayışı içinde Güneydoğu Anadolu’da 16. yüzyıldan beri süregelen Kürt derebeyliklerini yıkarak, “şıha”, “şeyhe”, “ağaya”, bağlı, “eğitimsiz” bölge insanını eğitip “çağdaş” toplumun bir parçası yapmak için politikalar geliştirmiştir. Cumhuriyet, emperyalizmin güdümündeki ağaların, şeyhlerin kulları, marabaları olan Kürtleri, bu ağalardan, şeyhlerden kurtarıp “özgür bireyler” haline getirmek için çok önemli projeler geliştirmiştir. Atatürk’ün birkaç kez Meclis gündemine getirdiği “Toprak Reformu” bu projeler içinde çok özel bir yere sahiptir. Ancak, Cumhuriyetin, “Kürt derebeyliklerini yıkarak Kürt halkını özgürleştirmeye çalışması”, Kürt derebeylerinin (ağaların, şeyhlerin, aşiret reislerinin) büyük tepkisiyle karşılaşmıştır. Emperyalizmin de desteğini alan bu “Kürt derebeyleri”, Cumhuriyetin ilk yıllarında peşi sıra isyan etmiştir.
İşte Altan Tan ve onun gibi “Kürtçülerin” tarihi eğip bükerek, Atatürk’e ve Cumhuriyete saldırmalarının nedeni burada gizlidir. Onların “karın ağrılarının” nedeni; Atatürk ve Cumhuriyetin, Yavuz Sultan Selim’in, Kanuni Sultan Süleyman’ın, Mustafa Reşit Paşa’nın, kısaca Osmanlı’nın Kürt ağalarına, şeylerine, şıhlarına, Kürt derebeylerine verdiği ayrıcalıklara son verip, Kürtleri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yapmış olmasıdır…
Vahdettin’in, Kürdistan Planları
Bilindiği gibi Son Padişahı Vahdettin, Kurtuluş Savaşı sırasındaki “hainliğinin” hesabını veremeyeceğini düşünerek Türkiye’den kaçıp İngilizlere sığınmış ve İtalya’da yaşamını sürdürmüştür. Vahdettin, hainliklerine Türkiye’den “kaçtıktan” sonra da devam etmiştir. Örneğin, San Remo’da yaşadığı günlerde, “Kürt militanlarla” birlikte Atatürk’ü devirip “bağımsız Kürdistan”ı tanımanın hesaplarını yapmıştır.
Bilindiği gibi Vahdettin, Kurtuluş Savaşı sırasında 64. maddesinde önce “özerk” sonra “bağımsız” Kürdistan kurulacağı belirtilen Sevr Antlaşması’nı da onaylamıştı.
Prof. Dr. Salahi R. Sonyel, “Kıskaç Altında” adlı kitabında, Irak’taki bir İngiliz polis müfettişinin, İngiliz Yüksek Komiseri ve istihbarat örgütlerine gönderdiği raporuna göre, 1926’da 40 bin Kürt militanı Musul’da Türkiye’ye karşı emekli subaylarca eğitilmiştir. Bu militanların önderleri, devrik Vahdettin’le ve o sırada Türkiye’nin muhalefet partisiyle Atatürk’ü yönetimden düşürmek için anlaşmışlardır. Belgeye göre Vahdettin iktidarı ele geçirince, “Kürt bağımsızlığını” tanımaya söz vermiştir.
Irak’taki Polis Cürüm Araştırma Bölümü’ne mensup genel müfettiş yardımcısı J.F Wilkins, 21 Ağustos 1926’da Irak İçişleri Bakanı, İngiliz Yüksek Komiseri ve öteki istihbarat örgütlerine gizli bir yazı göndermiştir. Bu yazıya bir de rapor iliştirilmiştir. Raporda, şu bilgiler vardır:
“Doktor Ahmet Sabri ve Kracya Muratyan, Musul’a gitmek üzere 16 Ağustos’ta Bağdat’a uğramış; 18 Ağustos’ta Hacı Raşit el Hava’yı ziyaret ederek, ona, amacı Kürdistan’da Türklere karşı harekete geçmek olan kendi partilerine katılmasını önermişlerdi. 19 Ağustos akşamı her ikisi de doktor Şükrü Muhammed’in evine gitmiş ve orada Doktor Ahmet Sabri onlara Türkiye’de geniş kapsamlı bir isyandan söz etmişti. Bununla ilgili planın amacına da değinen Sabri, Büyük Britanya’dan kapsamlı bir yardım gelmesinin beklendiğini de söylemişti. Kürt asiler epey hazırlık yapmışlardı. 40 bin kadar Kürt militan emekli subaylarca eğitiliyordu. Bu militanların önderleri devrik Padişah Vahdettin ve o sırada Türkiye’nin muhalefet partisiyle şu koşullara göre anlaşmaya varmışlardı: Mustafa Kemal’i yönetimden düşürmek için bu kişiler yardımda bulunacak, iktidarı ele geçirince ’Kürt bağımsızlığını’ tanıyacaklardı. Onların iddialarına göre, aralarında Rusya, Fransa ve İtalya olmak üzere, çeşitli yabancı yönetimlerle görüşmelerde bulunmuşlardı.”
Türkiye’den kaçtıktan sonra San Remo’da ikamet eden Vahdettin, burada Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk düşmanı kimi “Kürtçülerle” çok sıkı fıkı olmuştur. Örneğin, bir Yunan Albayı ile birlikte Vahdettin’i burada ziyaret eden Atatürk düşmanı hain 150’liklerden Kürtçü Mevlanzade Rıfat, Yunanistan’la birlikte Ankara’ya karşı bir anlaşma yapmak istediğini bildirerek Vahdettin’den para almıştır. Mevlanzade Rıfat’ın daha sonra Şeyh Sait İsyanı’yla ilişkisi ortaya çıkmıştır.
Uğur Mumcu, Mevlanzade Rıfat- Vahdettin ilişkisini şöyle açıklamıştır:
“San Remo’daki villasında Sultan Vahdettin Kürt Teali Cemiyeti üyesi ve Serbesti gazetesi sahibi Mevlanzade Rıfat’tan ‘Kürdistan’daki olaylar’ konusunda son haberleri alıyordu.”
Vahdettin’i tekrar Halife-sultan yapmak amacıyla faaliyet gösteren merkezi Romanya Bükreş’teki Hilafet-i Kübra Cemiyeti, yaptığı bir toplantıda, Türkiye’de Atatürk’e karşı bir darbe yapılması ve Damat Feri Hükümeti’nin eski İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey başkanlığında yeni bir hükümet kurulması kararı almış ve bu kararı Vahdettin’e bildirmiştir. Vahdetin de bu kararı kabul etmiştir. Hilafet-i Kübra Cemiyeti, Şeyh Sait İsyanı’ndan önce, isyanın beyni durumunda Seyit Abdülkadir’le ilişki içindedir. İddiaya göre, Şeyh Said’in iki oğlundan biri, yurt dışında devrik padişah Vahdettin’le, öbürü de yurt içinde Seyit Abdülkadir’le temas kurmuştur.
Kürt isyancıların, Şeyh Sait İsyanı öncesinde halka dağıttıkları bildirilerden birinde aynen şunlar yazılıdır:
“Halife sizi bekliyor! Halifesiz Müslümanlık olmaz! Hiçbir halife memleketten çıkartılamaz. Şeriatımız dindir, şeriat isteyiniz. Şimdiki hükümet durmadan dinsizlik yapmaktadır! Kadınlar çıplaktır! Mekteplerde dinsizlik ilerliyor!..”
Bugünkü “bölücü Kürtçülerin”, neden Atatürk’e ve Lozan Antlaşmasına düşman, neden Padişah Vahdettin’e ve Sevr Antlaşması’na hayran oldukları sanırım şimdi çok daha iyi anlaşılmıştır sanırım.
Sonuç olarak, “Kürt Sorunu” diye adlandırılan “Ayrılıkçı Kürtçü Hareketi”n temellleri Atatürk ve genç Cumhuriyetin yanlış politikalarında değil, bazı Osmanlı padişahlarının ve devlet adamlarının öngürüsüz politikalarında gizlidir. Ama Cumhuriyet tarihi yalancıları ısrarla Kürt Sorunu’nun Cumhuriyetle birlikte başladığını iddia etmektedirler ki, bu kocaman bir kuyruklu yalandır. 16. Yüzyıldan beri Türklere-Türkmenlere ve Alevilere karşı kullanılmaları karşılığında feodalleşmelerine izin verilen Kürt ağaları, şeyhleri ve şıhları, 19. yüzyıldan sonra emperyalizmin kıskacına düşmüşler ve emperyalizm tarafından kullanılmışlardır. Atatürk ve genç Cumhuriyet, Osmanlı’nın Kürt aşiretlerine, ağalarına, şeyhlerine, şıhlarına tanıdığı ayrıcalıklara son verip, bu Kürtçü-dinci feodallerin Kürt insanını sömürmesini önlediği için Kürtçü-dinci feodallerin tepkisiyle karşılaşmıştır. Kemalist sistem, yobaz-liboş kesimin iddia ettiği gibi Kürtlere değil, Kürtleri ezen sömüren Şeyh Sait ve Seyit Rıza gibi emperyalizmin kıskacındaki Kürtçü-dinci feodallere savaş açmıştır.
NOT: Sinan Meydan’ın Eylül’de çıkacak CUMHURİYET TARİHİ YALANLARI II.KİTAP adlı eserinde Osmanlı’nın Kürt Politikası çok derinlemesine incelenmiştir.
Sinan MEYDAN,28 Temmuz 2011
İLK KURŞUN

Kaynaklar
“Kürdistan’ı Tanıyacaktı”, Yeniçağ, 11 Ekim 2010.
Turgut Özakman, Vahdettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele,Ankara, 2007.
Uğur Mumcu, Kürt-İslam Ayaklanması, İstanbul, 1994
Tarık Mümtaz Göztepe, Osmanoğullarının Son Padişahı Vahdettin Gurbet Cehenneminde
Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar, s.83.
Hasan İzzettin Dinamo, Kutsal Barış, C.V, May Yayınları, 1974
Atilla İlhan, “İşin İçindeki İşler”, Cumhuriyet; Sinan Meydan, Cumhuriyet Tarihi Yalanları, İstanbul, 2010
Altan Tan, Kürt Sorunu, “Ya Tam Kardeşlik Ya Hep Birlikte Kölelik”, İstanbul, 2009.
Erdal Sarızeybek, Çarçella, Anadolu’da Ateşle Oynamak, İstanbul, 2011
Orhan Türkdoğan, “Kürtlerin Kimliği ve Günümüz Siyasi Gelişmeleri”, s. 20
Macit Gürbüz, Kürtleşen Türkler, İstanbul, 2007
Rıza Zelyut, Dersim isyanları, Seyit Rıza Gerçeği, Ankara, 2010
Umar Ö. Oflaz, Oğuzname, “Köklere Giden Yol”, Almanya, 2007
Veli Saltık,Tunceli’de Aşiret, Oynak, Ocaklar, Ankara, 2009
Minorsky, “Kürtler Maddesi” İslam Ansiklopedisi, s.1098.
Kaya Ataberk, “Türkiye’de Kürtçülüğün Sağcı Temelleri”, İleri dergisi, S.27, Ekim-Kasım-Aralık, 2005, s.121