edebiyat teorisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat teorisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2012 Çarşamba

NECİP FAZIL!ATATÜRK DÜŞMANI

VAHDETTİN DOSTU-
Vatan Haini Değil-Büyük Vatan Dostu Vahidüddin

Erkan Acar
26 Temmuz 2005-Zaman

Necip Fazıl Kısakürek'in yasaklı kitabı "Vatan Haini Değil-Büyük Vatan Dostu Vahidüddin" yeniden basılıyor.


Bu kitap nedeniyle Kısakürek, 1983 yılında hapse girecekken 79 yaşında vefat etmişti. Vahdettin'i savunduğu için mahkûm olarak ölen Kısakürek'in söz konusu kitabı, hâlâ yasaklılar listesinde. Kısakürek'in oğlu ve Büyük Doğu Yayınları'nın sahibi Mehmet Kısakürek, kitabı bedeli ne olursa olsun basacağını söylüyor.

"Vatan Haini Değil-Büyük Vatan Dostu Vahidüddin" isimli kitabı Kısakürek, 1968 yılında yayınlamıştı. Kitap daha önce araştırma dizisi olarak Bugün gazetesinde yayınlandı. Birinci baskısı tükenmek üzereyken toplatıldı ve hakkında takibat başlatıldı. Kitabı incelemek üzere bir bilirkişi oluşturuldu. Bilirkişi, 'Kitapta söylenenler hayal ürünüdür, ama herhangi bir suç unsuru yoktur.' diye rapor verdi. Ankara, ikinci bir bilirkişi heyeti tayin etti. Bu heyetten de benzer bir rapor çıkınca, Kısakürek 1971'de beraat etti. 1972 yılında beraat kararı Yargıtay tarafından temyiz edildi. 1973'te mahkumiyet kararı çıktı. 1974'te Af Kanunu, olayı askıya aldı. 1975 yılında kitap yeniden basıldı. Yine takibat başlatıldı. 1976'da, üçüncü baskı yapıldı. 1977'de yeniden toplatma kararı alındı ve takibata geçildi. 1979'da üçüncü kez bir bilirkişi heyeti oluşturuldu. 1980 yılında dördüncü bir bilirkişi teşkil edildi. Heyetler, kitapta suç unsuru bulunmadığı yönünde rapor verdi.

12 Eylül darbesinden sonra Necip Fazıl ile ilgili mahkumiyet kararı 1982 yılında Yargıtay tarafından onandı. Fakat, kararın infazı 4 ay tehir edildi. Aynı yıl içerisinde Adli Tıp Kurumu, Necip Fazıl'ın Anayasa'da öngörülen cezanın affı şartlarını haiz olduğu yönünde dönemin Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren'e bir rapor verdi. Ancak Evren, Necip Fazıl'ı affetmedi; Atatürk'ün hatırasına neşren hakaret edildiği gerekçesi ile verilen cezasın infazı yönünde talimat verdi.

Necip Fazıl, 1983 yılında hapse girmesine az bir zaman kala vefat etti. Deyim yerinde ise son padişah Vahdettin'i savunduğu için mahkûm olarak öldü. Kısakürek'in kitabı, hâlâ yasaklılar listesinde bulunuyor.

Necip Fazıl'ın oğlu Mehmet Kısakürek, babasının tartışmalı kitabını yeniden basmaya hazırlanıyor. "Bedeli her ne olursa olsun, kitabı yayınlayacağım." diyen Kısakürek, Avrupa Birliği'ne giriş sürecinde hâlâ kitap yasaklamalarından söz edilmesinin hata olduğunu söylüyor.

Kurtuluş Savaşı'nı Vahdettin'in başlattığını anlatıyor

Necip Fazıl, 'Vatan Haini Değil-Vatan Dostu Vahidüddin' adlı kitabında, resmi tarih tezinin aksine Kurtuluş Savaşı'nı, Sultan Vahdettin'in başlattığını yazıyor. Yaklaşık 300 sayfa olan eserde, Sultan Vahdettin'in, Mustafa Kemal Atatürk'e yüklü miktarda para yardımı yaparak Anadolu'ya gönderdiği anlatılıyor. Vahdettin'in, Anadolu'da başlayan kurtuluş hareketinin başarıya ulaşması için İstanbul'da ulemayı toplayarak nasıl dua ettirdiği de kitapta ayrıntılarıyla yer alıyor.

*************
ATATÜRK’ÜN ÖLÜMÜNDE NECİP FAZIL NE YAZDI?

Atatürk'ün ölümünden 15 gün sonra 25 Kasım 1938’de yayınladığı yazısında "Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı dünyaya sahip olduğu devirlerde bile böyle bir ihtirama sahip olabilmiş hükümdar yoktur" demesi, daha sonra
VATAN HAİNİ DEĞİL BÜYÜK VATAN DOSTU SULTAN VAHİDÜDDİN kitabını yazması ne derecede menfaatperest, iki uüzlü olduğunun işaretimidir değilmidir herkes kendisi karar versin.


Şimdi NFK'nın Atatürk'ün ölümünde ne yazdığına bakalım.

“Son on beş gündür her sabah yatağımızdan kalkıp Dolmabahçe Sarayı’nı yerinde bulduktan sonra, ona varlık ve mana izafe eden unsurun yok olduğuna inanabilmek, yaban bir idrak işkencesi; Atatürk’ten bir parça halinde kalan bir çok şey arasında onun yokluğu, merkezi olmayan bir daire tasviri gibi, içinden çıkılmaz bir muhal hissi veriyor. Fındığın kabuğunu kırmadan içini yiyen korkunç bir sihirbaz edasıyla ölüm, Atatürk’ü hüviyeti etrafındaki büyük zarfa el değdirmeksizin aldı götürdü.


Ölüm, her insanda basit bir tezahür farkı ile aynı marifeti tekrarlamasına rağmen; bu son misalde bulduğu müeyyide kudretini, bütün tarih boyunca sık sık ele geçirebilmiş değildir. Yaratıcının, bir defa bile şaşırmamaya memur sadık işçisi, bu misalde kudretinin her zamanki mevzuu ile mevzuunun bu defaki kudretini bir araya getirdi. Mahalleden bir ölü çıktığı zaman o semt, ister istemez kendisine bir alaka payı düştüğünü kabul eder. Ölümünün mücerred sirayet ve ihtarı küçük küçük bir mesafe yakınlığını, bir nevi akrabalık haline getirdi. Fakat ne de olsa ölen ne kadar içtimai ve herkese ait hüviyet taşırsa taşısın bu bağ, kan ve his yakınları karşısında, sadece yapma bir zihin telaşı uyandırmaktan ötürü bir acı duyurmaz. Bütün dünyada, kralına anası kadar yanacak kimse yoktur. Bu zalim ruh kanununa rağmen bu defa ki ölüm, vatanın her evinden çıkmış kadar göze büyük göründü. Evinizdeki bir kahve fincanının çatlaması, bize Yedikule surlarının çöküşünden daha tesirli geldiği halde; bu defaki ölümü hepimiz, fi’li ve şahsi bir mülkiyet kaybı ifadesiyle duyduk. İçtimai ölüler arasında her evin ölüsü olabilmiş kahramanlar, tek eldeki parmak sayısı kadar azdır.


Hiçbir Türk, kendini, devlet reisine, bütün dünyanın bu türlü bir saygı göstereceğini ümit etmezdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı dünyaya sahip olduğu devirlerde bile böyle bir ihtirama sahip olabilmiş hükümdar yoktur. Avrupa’nın, bize en yabancı milletlerine kadar heyetlerle, askeri kıt’alarla ve en büyük mümessillerle Ankara’ya koşmuş olması gösteriyor ki garp, Atatürk’ün şahsında Türk ehliyet ve kıymetine artık inanmıştır. Bu inandırışın büyük aksiyonunu yapan milli kahraman’ın ölüsü karşısında da hiçbir protokol kaidesinin olmadığı ve hiçbir garplının bir yabancıya göstermediği bir hürmetle şapkasını çıkarmaktadır.


Atatürk’ün gözleriyle görmediği bu manzarayı biz yalnız gözlerimize bırakmayarak kesin bir delalet halinde şuurumuza indirmekle mükellefiz O Türk’e, hem Türk’ü, hem de Avrupalıyı inandırabildi. Tarihte büyük bedbinlerle (kötümserler) büyük nikbinlerden (iyimserler) ibaret iki sıra kahraman vardır. Her şeyi karanlık gören, aydınlığı aramaya doğru gizli bir cehde, aydınlık gören de, öldürücü şartlar karşısında kırılmaz bir mukavemete gebedir.



Bence bu fikirlerin ikisi de, dava ve aksiyon doğuracak çapta olmak şartıyla, kurtarıcılara mahsus vasıflardandır. Bedbin kahraman bizi, vücudunu görmediğimiz bir hayata indirmeğe, nikbin kahraman da vücudunu görmediğimiz ölüm tehlikesinden kaçırmaya memurdur. Atatürk’ün ruhi maktalarından (kesitlerinden) bence en alakalısı, o’nun yılmaz ve hezimet kabul etmez nikbinliğidir. Atatürk bu eşsiz nikbinliği, başta ve sonda, biri milletine ve öbürü şahsına ait iki büyük tezahürle vesikalandırdı.



Birinci vesika; bir millet için esaret ve mahkumiyet anının bir vakıa halinde teslim edildiği hengamede bu vakıaya inanmayan tek adam o idi. Bütün dünya ile birlikte milleti de kendi ölümüne inandığı vakit, o inanmadı. Bu Atatürk’ün millet ufkuna doğuşu ile başlayan ilk ve büyük nikbinliğinin tecellisidir.



İkinci vesika; milli kahraman, hasta döşeğinde günden güne fenalaşırken yakınlarından itibaren bütün Türk milleti’ne kadar herkes ağır bir ümitsizlik içinde boğuluyor; fakat kendisi bir çocuk gibi saffetli, ayağa kalkacağı, otomobiline veya motörüne bineceği dakikayı bekliyor, ölebileceğine bir an bile mümkün gözü ile bakmıyordu. Bu da sonuncu tecelli.

Atatürk, başlangıçta milletinin; sonunda da kendisinin ölümüne inanmadı. Bu iki nikbinlik tecellisinin birinde haklı, ötekinde haksız çıktı. Fakat koca bir millete hayat vesilesi getirmiş bir kahramanın ferdi hayatı olamayacağı için onu ikinci tecellide de haksız bulamayacağız.”

Herkesin aklı, fikri var.
İsteyen istediği yorumu çıkartsın.

A.Toplumsal Bilinç Ahmet Dursun

NECİP FAZIL KISAKÜREK HAKKINDA GERÇEKLER

NECİP FAZIL KISAKÜREK HAKKINDA GERÇEKLER !!!

5 Eylül 2011 Pazartesi, 22:40 · tarihinde Referandumda '' HAYIR'' Diyoruz tarafından eklendi
O kadar bereketli vatan toprağımız var ki kahramanlar yetiştirdiği gibi ayrık otları da yetiştiriyor.V e bu ayrık otları zamanla nufus sahibi olup bu memleketin gerçek kahramanlarını sahte kahraman muamelesi yaparak hainliklerini su yüzüne çıkartıyorlar.Bizim okumayan,araştırmayan,sorgulamayan halkımızda bu ayrık otları ile ilgili ortaya atılan yalan metiyelere inanarak başlarının üzerinde bir kahramanmış gibi taşıyorlar.

Bir saidi nursi çıkardılar ortaya.adamın İngiliz ajanlığı yapıp İngilizlere destek vermek için doğuda kürt teali cemiyetini kurduğu ve Ulu öndere karşı ayaklanma çıkardığı belgeli iken hala hainlik yapmış adamı kahramanmış gibi gösterenler var.tabi bu adamın kahraman olmadığını katıksız bir vatan haini olduğunu belgelerle ispat eden bizlerde varız.

Dedik ya bu savaş karanlıkla aydınlığın savaşıdır diye.yani biat edenle sorgulayanın özgür düşüncenin savaşıdır.

Bu ülkeyi karanlık çağdan alıp aydınlık çağa taşıyan cumhuriyetimizin kurucusu büyük devrimci Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’e saldırmak moda oldu bu ülkede.Atatürk'e saldırmayı marifet sanan bu tarih yoksunu ard niyetlerin ağızlarında öve öve bitiremediği Necip Fazıl Kısakürek var.

Cumhurbaşkanının,başbakanın,Bülent Arınç’ın “üsdadımız” diye tabir ettiği Necip Fazıl Kısakürek Kimdir?
Necip Fazıl, 21 yaşında yayımladığı Örümcek Ağı adlı şiir kitabının ardından, 24 yaşındayken yayımladığı Kaldırımlar adlı şiir kitabıyla tanınmıştır.[2] 1934 yılına kadar sadece şair olarak tanınmış ve meşhur Bâb-ı Âli'nin önde gelen isimleri arasında yer almıştır. 1934 yılında Abdülhakîm Arvâsî ile tanıştıktan sonra büyük bir değişim yaşamış ve bu değişimi kendisi "...içimi öylesine bir sosyal mücadele ve cemiyeti yorma hamlesi kapladı ki, artık çalışamaz oldum." şeklinde tanımlar.
Bu tarihten sonra Türkiye'nin bir çok şehrinde konferanslar düzenlemiş, düzenlemiş olduğu konferanslarda ki sözlerinden dolayı hakkında dâvâlar açılmış ve bu dâvâlar neticesinde öncülük ettiği Büyük Doğu Hareketi'ne dair yayın yapan Büyük Doğu Dergisi yayın hayatı boyunca 16 kez kapatılmış, Necip Fazıl'ın eserleri toplanmış ve basımı yasaklanmıştır.[

Necip Fazıl şair ve yazarlığın yanı sıra bir süre sonra siyasette de etkin olmaya başlıyor.Dönemin başbakanı Menderes’in yanına giderek örtülü ödenekten kendisine para verilmesini istiyordu.Gerekçe olarak da Menderes ile tam bir anlaşma içine girdiğini şu sözleri ile belgeliyordu.”boyacılık yapacak halim yok ya.bu halim düşmanlara övünç size de utanç kaynağıdır”diyerek yaptığı duygu sömürüsü ile halkın milletin kaynaklarını haksız bir kazançla ele geçirmiştir.
Menderes örtülü ödenekten Necip Fazıl’a para verirken yazdığı yazıların arasına kendisini eleştiren cümleler sıkıştırmasını istiyordu.Bu ikili arasında kapalı kapılar ardında bir anlaşma olduğunu kimsenin bilmemesi için.

Necip Fazıl örtülü ödenekten aldığı para 6 seferde toplam 100 bin TL’yi buluyordu.Sadece  kendisi mi? Tabi ki hayır  eşi Neslihan Hanımda 5 bin TL ile örtülüden kısmetini alıyordu.Karnı doymaya başlayan Necip Fazıl ağzından dini allahı kitabı eksik etmiyor dini toplantılarda örnek bir Müslüman görüntüsü çiziyordu.Kul hakkını tasvip etmediğini her defasında söylüyor ancak kendisi örtülü ödenekten tüyü bitmemiş yetimin hakkını alırken kul hakkını hiç akıl etmiyordu.İstanbul Erenköy’deki evinin döşenmesini de  yine örtülü ödenekten aldığı paralar ile yaptırıyordu.

Hatırlayacak olursak Bülent Arınç’ın annesi için verilen yemeğin bedelini Manisa emniyet müdürlüğü ödemişti.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül devlet bakanlığı yaptığı dönemde devletin paralarını şahsi harcamalarında kullandığı için mahkum olmuştu.bu durum Necip Fazıl’a üstad diyerek izinde gidiyoruz diyenlerin izinde gittiklerini belegeler neitelikte değil mi?
Necip Fazıl Kısakürek’i tanıyan bilen herkesin ortak görüşü Necip Fazıl’ın Atatürk düşmanı olmasıdır.Hala belirli yerlerde Necip Fazılın Atatürk düşmanı olmadığını vurgulayanlar var.Kendilerini kandırırlar.İşte Necip Fazıl’ın hayatı boyunca yargılanmasına sebep olan olayların listesini aşağıda veriyorum.


 NECİP FAZIL'IN TUTUKLANMA NEDENLERİNDEN BİRKAÇI:
- Türklüğe Hakaret: 9.6.1947 – 5.8.1947 (1 ay, 27 gün)
- Türklüğe Hakaret Davası Bitti, Son Posta, 6 Ağustos 1947
- Türklüğe Hakaret: 21.4.1950 – 15.7.1950 (3 ay, 25 gün)
- Tevkif Müzekkeresi, C. Savcı No: 950 / 5191
- Atatürk'e Hakaret: 15.10.1960
– 18.12.1961 (1 yıl, 65 gün)- 1960 / 3349 numaralı mahkûmlar için müddetnâme''Destân'' adlı şiirinde Cumhuriyet inkılâplarına ve  Atatürk'e dolaylı yoldan hakaret vardır.

Atatürk düşmanlığını belgeleyen sözleri ise aynen şöyledir; "Ah küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp!

Görüyorsunuz inanılmaz bir yenilik,çağdaşlık ve Atatürk düşmanlığı.Ve bu gün bu adamı üstadımız diyen kişiler ise memleketimizi yönetmektedir.

Peki Necip Fazıl temelden beri bir Atürk düşmanlığı mı yapıyordu? Tabiki hayır ilk zamanlarda Atatürk döneminde tam bağımsızlık yaşandığı dönemlerde Atatürk’ten çok Atatürkçülük yapıyordu.Ne zaman menderes hükümeti ile abd kabusu ülkenin üzerine çöktü Necip işte ozaman abd yanlısı oldu.Atatürk döneminde yaşanan Menemen olayına istinaden irticayı “zift ruhlu,zehir”olarak belirtmiş Menemen olayını ise şu sözleri ile lanetliyordu.”Vatanımızın kalbimize en yakın bir köşesinde daha dün düşman bayrağından temizlediğimiz bir meydanı (menemen) bugün “inna  fetehnaleke” yazılı zift ruhlu bir irtica aleminden temizliyoruz.irtica,yatağımızın başucundaki bir bardak suya karıştırılan zehirdir”
Hatta 1943 yılında Büyük doğu dergisi’nin kasım sasyısında Atatürk’ün ölmediğini birgün mutlaka geri döneceğini söylüyordu.Ancak menderes hükümeti ile birlikte bu sözlerini unutuyor örtülü ödenekten aldığı sıcak paraya zihniyetini satıyor bir anda Atatürk düşmanı oalrak amerikancı bir zihniyete bürünüyordu.

Cumhurbaşkanının,başbakanın Bülent Arınç’ın Kemal Unakıtan’ın üstad diye nitelendirdiği Necip Fazıl hızını alamıyor ABD’nin İran’a olan işgal heveslerini haklı bulmakla kalmıyor teşvik ediyordu.Belirli zamanlarda katıldığı toplantılarda da yine dini bilgiler veriyor,dinden imandan bahsetmeye devam ediyordu.ABD’nin irana saldırması konusunda tepkili olan Erbakan Necip Fazıl’dan şu sözlerle nasibini alıyordu:”Bana isnat ettikleri kusur olarak Amerikalıları İran cenubunu işgal etmeye teşvik ettiğimi öne süren bu beton kafalı köpekler bilsin ki ABD nin Moskova’nın orayı işgal etmesini önlemek için geçici olarak işgal etmesini istiyorum.Moskova tehliskesi geçince ABD’ye bölgeden çekil demek kolay.” Görüyormusunuz Necip Fazıl kendini ABD ci olmakla kalmıyor sanki ABD ye direktif verecek pozisyonda kendini görüyordu.

Necip Fazıl’ın ABD’ye olan düşkünlüğünü belgeleyen bir sözünü daha belirtmek istiyorum diyor ki Necip Fazıl;”Amerikan politikasını korumakla mükellefiz,amerikan siyasetini tutmak biricik yol”Necip Fazıl bir yandan ABD fanatiği olurken bir yandan din dersleri vaazları veriyor bir yandan da at yarışına merakından dolayı borç üstüne borca giriyor bu borçları ödemek için iş bankası adına “Ata Senfoni” kitabını yazıyordu.Birgün Kumar oynarken basılıyor Basıldığında “ben orda araştırma yapıyordum” diyerek basılma olayından sorumlu tuttuğu Ahmet Emin Yalman’ı “Deyyuslukla” suçluyordu.  Necip Fazıl, 1946'da İstanbul'da verdiği bir konferansta Atatürk'ü sâhte kahraman ilan etmiştir.



Necip Fazıl "Son Devrin Din Mazlumları" isimli kitabında Dersim İsyânı'nı, Şeyh Said'i, Said'i Kürdî'yi vs. öve öve bitiremez.
1937'de Tunceli isyanında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin katliam yapıp bilmem kaç yüz bin Kürt'ün öldürdüğünü iddia eder.

Necip Fazıl, 1946'da İstanbul'da verdiği bir konferansta Atatürk'ü sâhte kahraman ilan etmiştir.
Abdullah Öcalan denen insan ziyânı olan aşağılık köpek,Necip Fazıl ile ilgili bir soruya aynen şöyle cevap vermiştir…
"20 yaşlarında ya vardım, ya yoktum. Necip Fazıl Kısakürek'in konferanslarına gider,bayağı da etkilenirdim..."
" (Apo ve PKK adlı kitaptan)

Tayip Erdoğan'ın başdanışmanı olan, Amerikalılara ''bizi delikten aşağı süpürmeyin diyen'' Kürt Cüneyt Zapsu'nun dedesi Abdürrahim Zapsu, Necip Fazıl'ın yazdığı haftalık "Ehli Sünnet" dergisinin yayıncısıdır.
Necip Fazıl aynı zamanda yazmış olduğu “KADIN BACAKLARI” şiirle kendisinden sonra gelecek nesile (Hüseyin üzmez,Müslüm gündüz) ilham kaynağı oluyordu.işte o şiir;

Her ayağın bastığı yerde sanki kalbim var,
Kalbim ki vahşi bir zevk alır ezilişinden.
Ömrümün geçtiği yolda bana sorsalar,
Gidiyorum bir kadın bacağının peşinden.

Bir kadının içinden ağlayışı,gülüşü,
Gözlerinden ziyade bacaklarına yakın,
Bir lisandır onların duruşu, bükülüşü,
Kadınlar! Onlar varken konuşmayınız sakın.

İnce sütunlardaki ilahi güzelliğe,
Bacakların ruhudur şekil veren diyorum.
Bacakları bir kalın örtüde saklı diye,
Mermerde kalbi çarpan Venüs'ü sevmiyorum.
Boynuma doladığın güzel putu görseler,
İnsanlar öğrenirdi neye tapacağını.
Kör olsam da açılır gözüm,ona sürseler, İsa'nın eli diye,bir kadın bacağını.
Kendisinden sonra görevi devralan nesil ise üstadlarının ! izinden gitmeye devam etmektedirler.

Madde madde Necip Fazıl’ı özetleyecek olursak bu araştıma yazıam itiraz edeceklere şu soruları soruyorum.Beni baltalayackalarsa da bunları araştırıp yanlışım varsa ozaman baltalasınlar.Buyrun araştırın;

1 – N. Fazıl, 1947 ve 1950 iki defa olmak suretiyle Türklüğe ve 1960'da Atatürk'e hakaret suçlamasıyla yargılanmış mıdır?

2- Necip Fazıl, 5816 sayılı Atatürk'ü koruma yasası uyarınca İstanbul Toplu Basın Mahkemeleri'nce 8.7.1981 tarihli ve 1977-137 sayılı kararı ile Atatürk'e hakaretten mahkûm edilmiş, bu mahkûmiyet kararı Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin 17.2.1982 tarih 1982-13 esas ve 1982-786 sayılı kararı ile onanmış mıdır?

3- N. Fazıl, 17 Temmuz 1959'da Büyük Doğu dergisinde yayımlanan bir yazısında "Amerikan politikasını korumakla mükellefiz... Amerikan siyasetini tutmak biricik yol... Amerika'dan nazlı bir sevgili muamelesi görmek biricik dikkatimiz olmalı. Yoksa bir Amerikan bahriyelisinin iki yana açık bacakları arasında mütalaa ettiği kadından ileri geçemeyiz.
Dış siyasetimizde Amerikan siyaseti ve iç bünyemizde Amerikanizm politikasını kendimize tecezzi etmez (birbirinden ayrılmaz) bir siyaset vahidine (tekliğine) göre ayarlamakta büyük ve her işe hâkim bir mânâ gizlidir." diyerek Amerikan emperyalizmin savunuculuğunu yapmış mıdır?

4- "Son Devrin Din Mazlumları" adlı kitabında İngiliz desteğiyle gerçekleştirilen Dersim'deki Kürtçü ayaklanmaları desteklemiş midir? Bu kitabında bölgede Kürtleri tepeleyen kahraman Türk askerlerini katliamcı ve soykırımcı olmakla suçlamış mıdır?

5- "Ah küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap / Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp" şeklindeki mısraları ile kast ettiği "maymun" ve "inkılâp" nelerdir? Bu soruyu büyük bir ıstırap ve utanç ile sorduğumu da belirtmeliyim…

6- İrticaî terör nedeniyle yitirdiğimiz en kutlu ve kutsal şehitlerimizden biri olan Şehit Kubilay ve menfûr Menemen hadisesi hakkında N. Fazıl'ın Büyük Doğu dergisinde bu işin devlet provokasyonu olduğu iddia edilmiş midir? Bu yazı ile o devrede devletin başında bulunan  Atatürk zan altında bırakılmış mıdır?

7- Başlık içerisinde belirtilen Türkçe hakkında düşünceleriyle, Türkçe'de bulunan tek heceli kelimelerin fazlalığını dolayısıyla "Türkçe'yi kalitesizlik ve Türkleri kafasızlıkla" ithâm etmiş midir?

8- Yine aynı yazısında "Türk, İslâmiyeti kabul ettikten sonra düşünmeye başlamıştır." diyerek binlerce yıllık İslâm öncesi Türk tarihine, medeniyetine ve Müslüman olmayan Türklere hakaret etmiş midir?

9- Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün Gençliğe Hitâbesi'ne nâzire olarak kaleme aldığı kendi Gençliğe Hitâbesi'nde "....halka değil Hakk'a inanan, meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakk'ındır" düstûruna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti Hakk'a kölelikte bulan bir gençlik..." şeklinde düşünceleriyle Başbuğ Atatürk'ün "Egemenlik kayıtsız-şartsız milletindir" düşüncesini tel'in ve tekzip etmiş midir?

10- Bizzat en yakınlarının şahâdetiyle ile "Büyük Doğu" dergisine DP iktidarının bilhassa son yıllarında Menderes tarafından örtülü ödenekle para aktarıldığı şeklindeki iddialar doğru mudur?
               
Mustafa Kemal ATATÜRK’e pervasızca saldıran okumadan araştırmadan kulaktan dolma gerçek dışı bilgilere bel bağlayan kişilerin bunları araştırmasını öneririm.Ve Mustafa Kemal ATATÜRK’e saldıran bu zihniyetlerin kendi savundukları din maskesine bürünmüş zatı şahanelerin! Kirli çamaşırlarını görerek ne olduklarını nasıl bir yalan içinde oılduklarını görmelerine vesile olduysam ne mutlu bana.

Saygılarımla

Orçun  Kendigelen



KAYNAKLAR:

1)      http://tr.wikipedia.org/wiki/Necip_Faz%C4%B1l_K%C4%B1sak%C3%BCrek
2)      http://arsiv.sabah.com.tr/2003/12/14/yaz33-10-107-20031205.html
3)      http://www.intelligence.org.il/Eng/var/yf_12_03.htm

NAZIM HİKMET'E İLK VE SON HİTA


Burada 80 yıl önce, 80 yıl sonra başlığında verdiğim yazıyı yinelemeden geçemeyeceğim.
Dikkatle bakınız kimler ne demiş?
Şimdi daha iyi anlaşılmaktadır bölücülükte nasıl işbirliği yapıldığı, neleri kullandıkları.
Dincilik ile Kürtçülük üzerinden nasıl ve ne zamandan beri ülke bütünlüğü, ULUS devlet yıkılmaya çalışılmaktadır. İzleyiniz ibret alınız. (A.Dursun)

YORUMSUZ; 80 YIL ÖNCE 80 YIL SONRA

80 yıl önce
'Ne mutlu Türküm diyene'
ATATÜRK

80 yıl sonra
'Sen ne mutlu Türküm dersen oda ne mutlu kürdüm der. Türklük yerine Türkiyelilik bilinci yerleştirilmelidir'
Tayyip Erdoğan

'Cumhuriyetin ilanı İstanbul'un tarihi değerini ve saygınlığını düşürmüştür'
Kadir Topbaş

'Kürtlerin geleceği ve özgürlüğü için Türk askerinin kanının oluk oluk akması gerekir'
Leyla Zana

'Toprak tek başına bir anlam ifade etmiyor. APO Türklere Allahın bir lütfüdür.
İnsanları öldürmek yerine Kürtlere istedikleri toprakları vermek gerekir'
Ahmet Altan

'Türkiye, sadece Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir'
M. Ali Birand

'Atatürk öldüğünden beri hala zenginlik ve özgürlük üretemiyorsak sebebi Kemalizm'dir'
Ahmet Altan

'Vatan sevgisi nedir ki? Vatanı seveceğinize gidin evde karınızı sevin'
Çetin Altan

'Memleketi bir çift kadın memesine satarım'
Ahmet Altan

'Kimse söylemiyor bari ben söyleyeyim. Türkiye'de 1 milyon Ermeni'yle 30 bin Kürt katledildi'
Orhan Pamuk

'Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sırtımızı Amerika'ya dönmeliyiz'
Fetullah(ya da Fethullah) Gülen

'Boğazlar milletler arası bir komisyona devredilmelidir'
Rahmi Koç

Yorum yok, çünkü yoruma dahi gerek duyulmayacak kadar açık bu ifadelere sadece ulu önder Mustafa Kemal'den bir yanıt verelim yeterli olur.

“Bilirsiniz: Bizi yanlış yola sürükleyen kötüler, çoğu zaman, din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep “şeriat” sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz; görürsünüz ki ulusu gerileten, tutsaklaştıran, çürüten kötülükler hep din örtüsü altındaki geriliklerden, bayağılıklardan ve alçaklıklardan gelmiştir. Onlar her türlü davranışı dinle karşılaştırırlar."
M. K. Atatürk (1923)
*********

25 Aralık 1919, İngiliz Yüksek Komiserliği Baş tercümanı A. Ryan'ın raporu:

"Amacımız bölmek ve hükmetmek olmalıdır. Biz, bu gerçek ideali dinmiş gibi davranacak çıkarcı bir grubu idareci olarak takdim etmeye çalışacağız"

[Yoruma gerek varmı? Bu yöntem açık ya da dolaylı emperyalizmin başlıca silahıdır] kaynak:
1881-1938 Atatürk, Kurtuluş savaşı ve cumhuriyet kronolojisi, Turgut Özakman, Bilgi yayınevi, 1999, sayfa 93

********

[Kürsü] Dua, Allah'la gizlice konuşmaktır.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=624734#
------------

Türkler nasıl mahvedilir?
Devrin Fener Patriği Grigoryos’un Rus Çarı I.Aleksandr’a yazdığı ve Türklerin nasıl mahvedileceğine dair tavsiyeleri şunlardır:
“Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayri mümkündür.
Çünkü Türkler başka milletleri gurur ve ifrada sevk edecek zaferler önünde olduğu kadar her türlü ümitleri kaybedecekleri mağlubiyetlere ve felaketlere karşı sakin, sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefislerine fevkalade düşkündürler.
Ferdi iradelerin üstündeki hadisatı değişmez mukadderat sayma inancına sahiptirler. Bu inanışları dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, ananelerinin kuvvetinden, padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaat duygularından gelmektedir. Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevkü idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar.
Onların bütün meziyetleri hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da ananelerine olan bağlılıklarından ahlaklarının selabet ve safiyetinden bilhassa dinî ve manevî hayatlarını tanzim ve tedvin eden şahsiyetlere olan bağlılık ve hürmetlerinden gelmektedir. Türkleri evvela bu din ve maneviyat şahsiyetlerinden mahrum bırakmak, buhran anlarında irşad vazifesini îfâ edecek şahsiyet ve mihraklardan nasipsiz kılmak icap eder.
Bunun da kestirme yolu dinî ve manevî hayatı temsil eden teşkilat ve şahsiyetleri milletleri üzerinde müessir kudret halinden çıkarmak. Halkı da ananat-ı diniyye ve milliyetlerine intibak etmeyen haricî telkin ve fikirlerle tahrip etmektir. Manevî mihraklardan mahrum oldukları gün Türkleri kendilerinden şeklen çok kudretli, kalabalık ve zahiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kuvvetleri sarsılacak ve ancak o zaman maddî vesaitin faikiyetine istinat edilerek Türkleri yıkmak mümkün olacaktır”.
**************
BAY NECİP FAZIL'I ÜSTADLAŞTIRAN ZAT!

Necip Fazıl ve Abdülhakim Arvasi
Necip Fazıl'ın Büyük Doğu ile bütünleşmesi büyük ıstırapların akabinde gerçekleşmiştir. Üstat, bir akşam çalıştığı bankadan çıkar Eminönü'nden vapura biner. Kendisine İslami telkinlerde bulunacak esrarengiz bir adamla karşılaşır. Yanına oturan adamla önce zahiri meseleleri konuşur. Necip Fazıl tasavvuftan sorunca adam Beyoğlu'nda Ağa Camii'nde Cuma günleri vaaz veren Abdülhakim Arvasi Hazretleri'ni işaret eder. Vapur Beylerbeyi'ne vardığında karşılıklı selamlaşıp ayrılırlar. O andan itibaren Necip Fazıl'ın zihninde hep fuhşun merkezi olan Beyoğlu'nda yalnız Cuma günleri vaaz veren Büyük Veli vardır. Kiminle konuşursa konuşsun hakikatte aklı hep Ağa Camii'ndedir.
Tamamı...
http://anadoluhaber.blogspot.com/2008/11/bay-necip-fazili-stadlatiran-zat.html
*************
Devlet tarikatları sevmiş miydi?
...  Kısakürek'in de mürşidi olan Abdülhakim Arvasi'den şeyhliği devraldı. Işık, Suudi...
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1621.0NAZIM HİKMET'E İLK VE SON HİTAP

Nâzım Hikmet!
Nafile çabalıyorsun.
Sana kızmıyorum. Kızmıyacağım.
Hiç bir operatör, ameliyat masasından kendisini yumruklıyan kanserliye, hiç bir gardiyan, parmaklığı içinden kendisine deli diye bağıran çılgına, hiç bir hâkim darağacı önünde küfürler savuran mahkûma kızamaz.

Ben kendimi, ne kanser operatörü, ne deli gardiyanı, ne de ağır ceza hâkimi şeklinde görmüyorum. Fakat görüyorum ki her hareketim, seninle hiç de alâkadar olmadığı halde, ciğerine neşter gibi saplanıyor, seni delilerin parmaklığı gibi bir azap çerçevesine hapsediyor ve başının üstünde ip varmış gibi kudurtuyor. Beni, doktor, gardiyan ve hâkim şeklinde gören sensin! Senin bu halini sezer sezmez artık sana kızmıyorum. Merhamet ediyorum.

Sanma ki ben öfke kabiliyetini kaybetmiş bir adamım. İnsan başiyle fare kafasını birbirinden ayıran tek hassa, bence fikir öfkesidir. Bir hiç için ölçüsüz öfkeler duyacak kadar alıngan ve hassas bir mizaç taşıdığımı sen de bilirsin. Fakat bu öfke, iyi kötü bir kudreti, bir şahsiyeti, bir mesuliyeti kalmış insanlara ve hadiselere karşıdır. Sen mazursun.

Çünkü iflâs nedir, onu bütün hacmiyle idrak ettin.
O kadar yalnızsın ki, etrafında bir sürü (namı müstear) dan başka kimse yok. O kadar konuşulmuyorsun ki, isminden ancak kendi (namı müstear) ların bahsediyor. Eskiden herkesin dilinde bir problem gibi gezinmeyi tercih eder ve bir dedikoduya, bir ankete doğrudan doğruya iştirak etmeyi Greta Garbo esrarına aykırı bulurdun. Şimdi bir yerde anket oldu mu, kıymeti ve seviyesi nedir, hiç düşünmeden, kapısı önünde aç biilâç bekleşen yedi sekiz kişinin başına en evvel sen geçiyorsun ve sıranı kaybetmemek için kimbilir nelere baş vuruyorsun? Fıkraların baş sahifelerden moda sahifelerine atılıyor, gene yazıyorsun. Hatırlanmak şartı ile ne hakaretlere razı değilsin? Tükürüğü bile uzun zaman gıda edindin. Şimdi o da yok. Bir zamanlar, şiirlerinde (kıllı ve kalın) olduğunu ilân ettiğin sarışın ve pembe ensenden, şunun bunun tokat izleri bile uçmuş. Zaman seni değil, yüz karalarını bile götürmüş. Ne hazin bir manzaran var. Akşamları, beyoğlu sokaklarında, yüzlerinde kalın bir duvak, ayaklarında bir çift siyah bot, ellerinde köpek başlı bir şemsiye, ağır ağır geçen sabık Rum aşüfteleri bile senin kadar merhamete şayan değildir. Artık nefret vermiyorsun. Zamanın hainliği önünde insanları tefekkür ve merhamete çağırıyorsun.

Bundan bir kaç ay evvel Bâbıâlide, Ştaynburg lokantasında seninle şöyle konuşmadık mı:
Ben - Gazetelere yazdığın bu fıkraları nasıl yazıyorsun, bu kadar adileşmeye nasıl tahammül ediyorsun?
Sen - Ne yapayım, ekmek paramı kazanıyorum. Başka ne yapabilirim?
Ben - Kendinden ve haysiyetinden bu kadar fedakârlık edeceğine niçin potin boyacılığı etmeyi tercih etmiyorsun?
Sen - Potin boyacılığı etsem, bir şey zannederler de beni bu işten menederler.
Kendisini bu kadar saçma bir mazeretle teselli ediveren, hakikatte tesellisi olmıyan seninle görüyorsun ki ben hiç bir gün kavga etmedim. Sana selâm verdim. Sana acıdım. Bu kadar düşmene -acısını ben duyuyormuşum gibi- razı olmadım.
Şimdi bana -tam da senden bekliyebileceğim bir tarzda- çatıyorsun. Devlet günlerinde seni rakip diye almaya tenezzül etmeyen adam, bu perişan halinde sana nasıl tenezzül eder? Artık sen benim gözümde hiç bir şeyi temsil etmiyorsun. Ne hokkabaz şiirini, ne işporta komünizmanı, ne hile ustalığını, ne 24 saatlık reklâm açık gözlülüğünü... Senin nene mukabele edeyim?

Aynı ideoloji içinde vaktiyle sarma dolaş olduğun ve içlerinde fikirlerine taban tabana zıt olmama rağmen konuşulabilecek insanlar bulduğum gruplar, yani sana benden daha yakın zümreler bile seni, fikir ve sanat âdiliğinin, dolandırıcılığının prototipi diye gösteriyorlar. Bana ne düşer?

İşte açıkça söylüyorum: Ben senin kâbusun, geceleri uykuna giren umacın, her an yokluğunu hissettiren şeytanınım. Sana acıyorum. Fakat elimden ne gelir?
Çektiğin yokluk ıstırabına hürmeten, sana vaktile vermediğim şerefi veriyorum. Seninle ilk ve son defa olarak konuşuyorum. Fakat hepsi bu kadar. Dediğim gibi sen, bence artık mazursun. Seni affediyorum, ve ne yapsan affedeceğim. Bu vaade güvenerek istediğini yap! Sakın bu fırsatı kullanmamazlık etme!

Yalnız bil ki, sönmüş ve pörsümüş hüviyetine, o kadar muhtaç olduğun ve elde etmek için ne yapacağını bilemediğin hayatı nefhedemiyeceğim.
Ölü diriltmek ve müflis kurtarmaktan âcizim.

Benim hakkımda, içinde hapsettiğin şeylerin hacmini bilmiyorum. Rivayete göre üç perdelik bir piyes, rivayete göre bir roman...

Fakat sana karşı hiçbir taktiği kalmamış adamın, bütün bir samimiyet ve açıklıkla içini tasfiye etmesine rağmen söyleyebileceği her şey ve sırf sana hitap etmekle düşebileceği bayağılık burada toptan ve ebediyen nihayete eriyor.
İşte görüp göreceğin rahmet!

(11 Nisan 1936)

Necip Fazıl Kısakürek




Nazım'ın bu mektuba cevap veremediği, haftalarca içerek bunalıma girdiği rivayet edilir ki; bu hitaptan sonra bunalıma girilse yeridir :)

Necip Fazıl Kısakürek

Üstat - Necip Fazıl - Kumarbaz At Yarışına Meraklı

Necip Fazıl,en büyük Türk düşmanlarından birisidir.

Ne hazindir ki; eğitim seviyesi düşük insanlar bu adamı milliyetçi bir kimse olarak tanırlar.
Türklük ve Atatürk düşmanı, fikrî dönek, kadın bacağına şiirler yazan bir müptezel olan bu şahsın herzelerinden ve saklanan adî kişiliğinden birkaç değerlendirmeyi dikkatinize sunmak isterim...

Üstat, yüz tikleri olan, çok sigara içen ve tanımadıklarının yanında az konuşan, at yarışlarına pek meraklı biriydi.
Devlet bankalarının genel müdürleri üzerinde büyük nüfuzu vardı. Örneğin; Ziraat Bankası Genel Müdürü Mithat Dülge'nin odasına kapıyı vurmadan girer ve "Oğlum Mithat. Bana para, sana da bir iki skeç lazım der" sonra genel müdürün özel çalışma odasına girer ve birkaç saat içinde Ankara Radyosu için nefis iki skeci kaleme alır ve merkez veznesinden gelecek binlikleri beklerdi. Oradan da bahis oynamaya Hipodrom'a. Çoğu kez o morlar orada erir ve üstat hiç üzülmezdi...
İçkiye çok düşkündü ve ben o gençlik yıllarında bu ehlî keyif yazarın nasıl olup da din simsarlarının idolü olduğunu anlamaya çalışır dururdum
."


 NECİP FAZIL'IN TUTUKLANMA NEDENLERİNDEN BİRKAÇI:
- Türklüğe Hakaret: 9.6.1947 – 5.8.1947 (1 ay, 27 gün)
- Türklüğe Hakaret Davası Bitti, Son Posta, 6 Ağustos 1947
- Türklüğe Hakaret: 21.4.1950 – 15.7.1950 (3 ay, 25 gün)
- Tevkif Müzekkeresi, C. Savcı No: 950 / 5191
- Atatürk'e Hakaret: 15.10.1960
– 18.12.1961 (1 yıl, 65 gün)- 1960 / 3349 numaralı mahkûmlar için müddet nâme''Destân'' adlı şiirinde Cumhuriyet inkılâplarına ve Başbuğ Atatürk'e dolaylı yoldan hakaret vardır.

İşte millî devlet ve lâik rejime muhalefetini ispatlayan bir mısrası...
"Ah küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap; Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp!


NECİP FAZIL VE İBDA-C TERÖR ÖRGÜTÜ İLİŞKİLERİ
İBDA-C (İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi)"
İBDA fikriyatı, İslamcı edebiyatçı Necip Fazıl Kısakürek ve onun Şeyhi Seyyid Abdülhakim Arvasi yanlısı akıncı gençler tarafından 15 Kasım 1975 tarihinde, Salih Mirzabeyoğlu öncülüğünde çıkarılan Gölge Dergisi çerçevesinde oluştu.

"Necip Fazıl Kısakürek'in "BÜYÜK DOĞU" fikriyatından etkilenerek ortaya çıktığı iddia edilen, Osmanlı Devleti modelinde federatif yapılı bir İslam Devleti kurulması amacını güden ve bu amaç doğrultusunda silahlı mücadele yöntemini benimseyen terör örgütüdür.
http://www.yesil.org/teror/ibdac.htm

İslami Büyük Doğu, Necip Fazıl Kısakürek'in düşüncelerini yansıtan bir dernektir.
Akıncılar Birliği de 80 öncesinin MSP Gençlik Kolları'nın kurduğu dernektir. Bu iki dernek birleşmiştir, İBDA-C'yi oluşturmuşlardır.
http://arsiv.sabah.com.tr/2003/12/14/yaz33-10-107-20031205.html

 "Necip Fazıl Kısakürek, the IBDA-C's ideologue, published 130 books on Islamic thought, Islamic arts and other issues. His thought continues to influence the IBDA-C."
http://www.intelligence.org.il/Eng/var/yf_12_03.htm

Necip Fazıl Kısakürek için yürüyüş yapan İBDA/C'ciler
http://www.milliyet.com.tr/2006/05/25/son/sontur34.asp

Necip Fazıl "Son Devrin Din Mazlumları" isimli kitabında Dersim İsyânı'nı, Şeyh Said'i, Said'i Kürdî'yi vs. öve öve bitiremez.
1937'de Tunceli isyanında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin katliam yapıp bilmem kaç yüz bin Kürt'ün öldürdüğünü iddia eder.

Necip Fazıl, 1946'da İstanbul'da verdiği bir konferansta Atatürk'ü sâhte kahraman ilan etmiştir.
Abdullah Öcalan denen insan ziyânı olan aşağılık köpek, Necip Fazıl ile ilgili bir soruya aynen şöyle cevap vermiştir…
"20 yaşlarında ya vardım, ya yoktum. Necip Fazıl Kısakürek'in konferanslarına gider, bayağı da etkilenirdim..."
" (Apo ve PKK adlı kitaptan)

Tayip Erdoğan'ın başdanışmanı olan, Amerikalılara ''bizi delikten aşağı süpürmeyin diyen'' Kürt Cüneyt Zapsu'nun dedesi Abdürrahim Zapsu, Necip Fazıl'ın yazdığı haftalık "Ehli Sünnet" dergisinin yayıncısıdır.

Bu sahtekârın meşhur şiiri "Kadın Bacakları"nı okuyalım da,nasıl bir Müslüman (!) olduğunu da görelim…

Her ayağın bastığı yerde sanki kalbim var,
Kalbim ki vahşi bir zevk alır ezilişinden.
Ömrümün geçtiği yolda bana sorsalar,
Gidiyorum bir kadın bacağının peşinden.

Bir kadının içinden ağlayışı, gülüşü,
Gözlerinden ziyade bacaklarına yakın,
Bir lisandır onların duruşu, bükülüşü,
Kadınlar! Onlar varken konuşmayınız sakın.

İnce sütunlardaki ilahi güzelliğe,
Bacakların ruhudur şekil veren diyorum.
Bacakları bir kalın örtüde saklı diye,
Mermerde kalbi çarpan Venüs'ü sevmiyorum.
Boynuma doladığın güzel putu görseler,
İnsanlar öğrenirdi neye tapacağını.
Kör olsam da açılır gözüm, ona sürseler,
İsa'nın eli diye, bir kadın bacağını.


Bu şiire göre Necip Fazıl'ın, bir ayak fetişisti olduğu ortaya çıkıyor.
Necip Fazıl, 1934 yılına dek kadınların bacaklarına şiirler yazacak kadar nefis düşkünü bir adamdı. Eğlence ve kadınlar onun hayatının baş unsuruydu. Daha sonra da bu pislik hayatını devam ettirmediğini iddia etse de ''döneklerden, dönenlerden'' hayır gelmez.

Devam edelim… Bu müfteri ayrıca Türkçe düşmanıdır.
Türkçeye ağır hakaretler içeren yazısını aktarıyorum…

- Kısa heceler...
Aşağıdaki cümleyi, ona hususî bir mâna biçmeden, onda ayrı bir mâna murad edildiğini hesaba katmadan, sadece Türkçe olarak okuyunuz.
- Ciğerimi delici, yüreğimi yakıcı, kafamı kemirici soru şu ki, gericiliğe mi, ilericiliğe mi, ne tarafa döneceğini bilemeyene, ne diyeceğini, ne edeceğini bulamayana, baba izini görmeyene, anadilini yitirene, yolunu şaşırana, ya kuzu gibi boyuna budalaca acı acı meleyene, ya da kısa heceli ölü kelimeleri dizi dizi boşuna sıralayana, şu yeni kuşağa ne demeli; acımalı mı, acımamalı mı?

İçinde 50 kelime ve 162 hece bulunan bu cümlede tek bir uzun hece yoktur ve böyle bir lisan yeryüzünde mevcut değildir.
- Bu hâl, tarihin ilk çağlarında, henüz hançeresi gelişmemiş bir millete işarettir.
- Tek heceler...
Dilimiz umumiyetle tek, hiç değilse az heceli kelimelerden örülü: al, kal, çal, dal, ol, sol, dol, yol, ser, ver, ger, yer, ar, ban, kan, san, at, kat, tat, çat, kap, sap, tap, yap, say, yay, kay, cay, sil, bil, ek, çek, şiş, piş, ye, de, filân, falan, sayısıza kadar giden bir dizi...

Askerî kumanda sesine benzeyen ve sonlarına birer "mak" veya "mek" edatı eklenince ancak iki heceli mastarlığa çıkabilen "emr-i hâzır"lardan ibaret bu tek veya az heceli kelimeler kalabalığı içinde yabancı dillerden devşirilmiş dolgun heceler de Türk hançeresine uymadığı için bölünmüştür:
Psomi (Rumca ekmek) İpsomi... Fikr-Fikir... Spor-Sipor... Film-Film... Nefs-Nefis... Remz-Remiz... Vesaire...- Başka dillerde tek hecede 4-5 sese kadar çıkabilen (rast, drops) dolgun heceler Türkçede 2-3 sesi aşamaz ve ancak kültürlü insanların hançeresinde yer bulabilir.

- Bir dilde uzun, dolgun ve çok heceli kelimeler, tefekküriyet ve medeniyet işaretidir.

- Türk Milleti'nin, ruhunu dayayacağı üstün bir medeniyet mihrakı buluncaya kadar sürdüğü hayat içinde dili, kısa heceler bahsinde olduğu gibi, konuşmaya ve dolayısıyla düşünmeye vakti olmayan bir topluluğu ifade eder.

- Mücerret mefhum...

Türkçede, kendi öz anlamı olarak tek bir mücerret mefhum yoktur.
 Aşağıdaki, hemen her lisanda mevcut mücerret mefhumların Türkçe karşılığını arayınız:
Zaman, mekân, mesafe, zevk, şevk, mevzuu, merkez, mihrak, gaye, mefkûre, din, Allah ve nâmütenâhîye kadar sayabiliriz.
Mücerret mefhumların hattâ basitlerinden olan bu kelimelerden bir tanesini bile Türkçede bulamazsınız.
"Allah" adının hiçbir lisanda eşi bulunmaz hâs ve âlem ismi olması bir tarafa, ilâh mânasına her dilde mevcut kelime bile Türkçede yoktur. "Tanrı" kelimesi "tanyeri"nden gelir ve mücerretlikle alâkasız, putperestlikten kalma bir madde ismi olmaktan ileriye geçemez.
"Mevzuu" kelimesine uydurulan "konu" ise "koymak" gibi kaba ve maddî bir fiile dayanır.
 "Vazetmek" fiili "koymak" değildir ve onun üstünde bir mânayı (nüans-gamiza) belirticidir.

- Neticede, sade ve mahdut madde isimlerine mahsus, beşerî tefekkür malzemesinden mahrum bir lisan karşısında kalıyoruz. Hattâ "dil" bile "lisan" kelimesine uymuyor ve ağızdaki et parçasından ibaret kalıyor.

- Cedlerimiz İslâm’ı kabul edip kâinat çapında bir tefekkür ve tahassüs hazinesini yüklendikleri an, takdir ettiler ki, kumanda seslerinden ibaret tek ve kısa heceli, âhenksiz sadece yalçın madde plânına bağlı, mücerret mefhumdan sıfır derecesinde bir dille ne insan, ne cemiyet, ne de devlet teşkil edilebilir.

Artık Türk, madde fatihliğinden, onunla beraber mâna fâtihliğine geçmiştir; bunun için de maddî kılıcına eş bir mâna kılıcı lâzımdır. Hâlbuki elinde, mânevî kılıç adına, çelik değil, bir saman parçası bile yoktur? Ne yapsın?

- Türk, İslâmiyeti kabul ettikten sonra düşünmeye başlamıştır. Bu, anlayan ve insafı olan için riyazî bir hakikattir. İşte bu Türk, yani İslamiyet'i kabul ettikten sonra gerçek Türk'ü bulan Türk, ilk iş olarak, kaba müşahhaslardan ileriye geçemeyen dilini zenginleştirmek zaruretini idrak etmiştir.
Bunun için de, Batılının, Yunan ve Lâtin kaynaklarına uzanışı gibi, öz kültür kaynağının iki örnek diline el uzatmış ve Türkçenin çarşafı üzerine Arap ve Fars ağaçlarının meyvelerini silkelemeyi tek yol kabul etmiştir.
Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yay.


Bu yazıda Necip Fazıl, Türk diline hakaret ederek, Arap dilini kutsadığı gibi ''Türkler Müslüman olduktan sonra düşünmeye başlamıştır'' diyerek de koskoca İslâm öncesi Türk tarihine ve Türklerine bile sövmüştür.
Sanırım bu kadar bilgi Necip Fazıl'ın Türk ırkı için ne kadar tehlikeli bir yaratık olduğunu ispata kâfidir.

Necip Fazıl KISAKÜREK denen kişi bugün molla, takunyalı, çarşaflı, şalvarlı, şeriatçı takımına mâl olmuş yobazın ve Türk düşmanının biridir.


Necip Fazıl KISAKÜREK, Nazım Hikmet RAN gibi kişiler için "Kendisi, kişiliği işe yaramaz ama şiirleri iyidir!" demek, Ahmet KAYA'nın bir PKK'lı olduğunu bile bile "Olsun be, müziği çok güzel!" deyip dinlemek gibi bir şeydir.

Bir şiiri: Destan

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden,
Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;
Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

Durum diye bir lâf var, buyurunuz size durum;
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum!
Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey,
Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey;
Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.

Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;
Evde cinayet, tramvay arabasında zina!
Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;
Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!
Ve ferman, kumardaki dört kralın buyruğu;
Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!

Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!
Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan!
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!

Allahın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!

Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;
Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.
Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç;
Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilâç.

Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvak tan;
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!
Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;
Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?
Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp.

1 – N. Fazıl, 1947 ve 1950 iki defa olmak suretiyle Türklüğe ve 1960'da Atatürk'e hakaret suçlamasıyla yargılanmış mıdır?

2- Necip Fazıl, 5816 sayılı Atatürk'ü koruma yasası uyarınca İstanbul Toplu Basın Mahkemeleri'nce 8.7.1981 tarihli ve 1977-137 sayılı kararı ile Atatürk'e hakaretten mahkûm edilmiş, bu mahkûmiyet kararı Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin 17.2.1982 tarih 1982-13 esas ve 1982-786 sayılı kararı ile onanmış mıdır?

3- N. Fazıl, 17 Temmuz 1959'da Büyük Doğu dergisinde yayımlanan bir yazısında "Amerikan politikasını korumakla mükellefiz... Amerikan siyasetini tutmak biricik yol... Amerika'dan nazlı bir sevgili muamelesi görmek biricik dikkatimiz olmalı. Yoksa bir Amerikan bahriyelisinin iki yana açık bacakları arasında mütalaa ettiği kadından ileri geçemeyiz.
Dış siyasetimizde Amerikan siyaseti ve iç bünyemizde Amerikanizm politikasını kendimize tecezzi etmez (birbirinden ayrılmaz) bir siyaset vahidine (tekliğine) göre ayarlamakta büyük ve her işe hâkim bir mânâ gizlidir." diyerek Amerikan emperyalizmin savunuculuğunu yapmış mıdır?

4- "Son Devrin Din Mazlumları" adlı kitabında İngiliz desteğiyle gerçekleştirilen Dersim'deki Kürtçü ayaklanmaları desteklemiş midir? Bu kitabında bölgede Kürtleri tepeleyen kahraman Türk askerlerini katliamcı ve soykırımcı olmakla suçlamış mıdır?

5- "Ah küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap / Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp" şeklindeki mısraları ile kast ettiği "maymun" ve "inkılâp" nelerdir? Bu soruyu büyük bir ıstırap ve utanç ile sorduğumu da belirtmeliyim…

6- İrticaî terör nedeniyle yitirdiğimiz en kutlu ve kutsal şehitlerimizden biri olan Şehit Kubilay ve menfûr Menemen hadisesi hakkında N. Fazıl'ın Büyük Doğu dergisinde bu işin devlet provokasyonu olduğu iddia edilmiş midir? Bu yazı ile o devrede devletin başında bulunan Başbuğ Atatürk zan altında bırakılmış mıdır?

7- Başlık içerisinde belirtilen Türkçe hakkında düşünceleriyle, Türkçede bulunan tek heceli kelimelerin fazlalığını dolayısıyla "Türkçeyi kalitesizlik ve Türkleri kafasızlıkla" ithâm etmiş midir?

8- Yine aynı yazısında "Türk, İslâmiyeti kabul ettikten sonra düşünmeye başlamıştır." diyerek binlerce yıllık İslâm öncesi Türk tarihine, medeniyetine ve Müslüman olmayan Türklere hakaret etmiş midir?

9- Aynı NECİP FAZIL,Yüce Başbuğ Atatürk'ün Gençliğe Hitâbesi'ne nâzire olarak kaleme aldığı kendi Gençliğe Hitâbesi'nde "....halka değil Hakk'a inanan, meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakk'ındır" düstûruna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti Hakk'a kölelikte bulan bir gençlik..." şeklinde düşünceleriyle Başbuğ Atatürk'ün "Egemenlik kayıtsız-şartsız milletindir" düşüncesini tel'in ve tekzip etmiş midir?

10- Bizzat en yakınlarının şahâdetiyle ile "Büyük Doğu" dergisine DP iktidarının bilhassa son yıllarında Menderes tarafından örtülü ödenekle para aktarıldığı şeklindeki iddialar doğru mudur?


Necip Fazıl Kısakürek 7 Temmuz 1959 Büyük Doğu Dergisinde; Bugün de ABD nin şefkatli(!) kucağında oturan biri de yakın zamanda benzer sözleri etmişti.

Üstadının öğüdünü ne güzel tutmuş değil mi?

Fazıl'ın Türk töresini, dilini; arap töresinden, dilinden aşağı gören birçok yazısıda var arasanız bulursunuz.
Fazıl'ın ve onun ardından gidenlerin bilmediği ya da görmezden geldiği nokta şudur kavm-i necip olarak dillendirilen Arap bin türlü rezilliğe saplanmışken, onlarca puta taparken, Şamanist diye küçümsenmek istenen Türk ataların, Tanrıya olan inançlarını ifade biçimleridir.

Bengütaşların doğu yüzünden birkaç satır;
Davar, at, sığır, kazlar kendi dilince neyler?
Horozlar tan atmadan öter bu ödke söyler. (ödke: zaman, bu ödke Tanrının kullarının uyanık olmasını istediği zaman)
Kuşlar bile uyumaz o çağ uyanık olur!
Dağ sırtına çıkan kurt o çağda neden ulur?
Ağaçlar dallarını sallayıp hışırdatır.
Otlar yere eğilip bize neler anlatır?
Kendi dilince söyler her biri bize neler?
Usu olanlar anlar sesleri kulak deler..
Her birisi yalvarır, derler yaratanına,
Sen bizleri var ettin, eriştik bu tanına.
Bizden saygı, arpağı kabul et ey Tanrı'mız! (arpağ: dua, yakarış)
Vermeseydin güneşi ağarmazdı tanımız...
Dinle Bilge Kağa'nı boşa gönül avutma!
Geleceği öğütler, iyi öğren, unutma!...
Tanrı üstte gökleri, içinde varlıkları,
Altta yağız yerleri, ışık, karanlıkları...
İkisi arasında kişiyi yaratmış,
Kopuna üstün kılmış bellek, usla donatmış. (Kopu: topu,hepsi)
Gökte, yerde var kopu da yaratılan.
Benzemez yaratana sonradan yaratılan.
Kökte Tengri, Yerde Biz;

İleti: H.Murat Çelik

NİYAZİ MISRÎ

Mehmet Niyazi, II. Osman devrinde, hicri 1027, miladi 1617 yılında Malatya’da doğmuştur. Babasının ( Ali Çelebi) bir Nakşibendi tarikatı mensubu olmasına rağmen, henüz 21 yaşında genç bir vaiz iken Halvetî Tarikatı şeyhi Malatyalı Hüseyin Efendi’ye intisab etmiş, kadiri bir mutasavvıftan istifade etmiş olan bu şair sufi nin kabiliyetlerini geliştirebilecek kişileri bulabildiği söylenebilir.
Diyarbakır ve Mardin de mantık ve kelam okudu, o zamanlar hocası yalnız Mısır’da bulunan "Miftah-ı Ulumil Gayb" (Gayb ilimleri anahtarı) ilmini öğrenmek üzere Mısır’a gidip Ezher Camii civarında kadiri bir şeyhe bey at etti.

Bir gün şeyhi ona “Zahir ilim talebinden tamamen vazgeçmedikçe tarikat ilmi sana açılmaz” dediğinde niyaz ile Allah’a istihare ettiğini, rüyasında Abdülkadir-i Geylani Hazretlerinin Niyazi'ye nasibinin bu şehirde olmadığını ve “Senin şeyhin bu şehirde değildir” diye Anadolu tarafını işaret ettiğini Mevaidu’l-İrfan (İrfan Sofraları) adlı eserinde anlatmaktadır.

Bunun üzerine şeyhinden ısrarla izin ister, rüyasını duyan şeyhi, kendisine hilafet vermeyi teklif eder ise de o gitmede ısrar eder ve izin alıp Mısır’dan ayrılır Anadolu yoluyla İstanbul'a gelir. Sokullu Mehmet Paşa Medresesi'nde bir hücrede irşada başlar (1646).

İstanbul'dan Bursa'ya gidip orada Veled-i Enbiya Camii kayyimi Ali Dede'nin evinde ve Ulu Cami yakınındaki medresede oturan Niyazi-i Mısri, yine bir rüya üzerine Uşak'a giderek Halvetiyyenin Elmalı'lı Yiğitbaşı Ahmet Efendi kolundan ve Ümmi Sinan Halifelerinden Şeyh Mehmed'e intisab eder. “Akıbet Şeyhim, göz bebeğim, kalbimin devası” olarak ifade ettiği Şeyh Ümmi Sinan Elmalı (k.s) ile Elmalı'ya giderek şeyhinin dergahında imamlık, hatiplik ve şeyhinin oğluna öğretmenlikte bulunur. Kırk yaşına ulaştığında Mısri Ümmi Sinan’dan hilafetini alarak irşada başlar. İşte onun mücadele hayatı bundan sonra başlar. Uşak, Çal, ve Kütahya’da bulunmuş; Bursa, Edirne’den sonra bir müddet İstanbul’a yerleşmiştir. Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri ile komşu olmuştur.

1669 tarihinde Bursa’ ya gelmiş, Bursa’da Ulu Camii civarında bir hücrede irşad, camide va’azlara devam etmiş; bir yandan da geçimini temin ve yoksullara yardım maksadıyla mum yapıp satmıştır. Abdal Çelebi adlı bir tüccar Niyazi'ye bir dergah yaptırır. Bursa’da Ulu Cami’nin kıble tarafında şu anda postanenin bulunduğu köşede, dergah 1080 (1669-1670) tarihinde merasimle açılmıştır. Bursa’da tekkesini kurduğu yıllar tekke – medrese tartışmalarının en yoğun olduğu yıllara rastlar; sesli zikir meclisleri yasaklanmıştır. Mısri bu karara uymamış ve açıkça mücadele etmiştir. Hacı Mustafa adlı birinin kızı ile evlenir. Bir kız çocuğu olur.
Sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa'nın daveti üzerine Edirne'ye giden Niyazi, cifre dayanarak bazı sözler söylediğinden 1087 (1673)’ te Rodos'a sürülür. Dokuz ay sonra affedilerek Bursa'ya döner.
Dönüşte Bursa’da çalışmaya devam etmiş, 1677’de Rusya seferi için halkı cihada davet etmek amacıyla 300 kişilik bir derviş grubuyla Edirne’ye geçmiş, Selimiye Camii’ndeki bir hutbesinden dolayı bu kez Limni Adası’na sürgün edilmiştir. İki sene sonra affedilmesine rağmen dönmez ve Limni’ de Mısri dergahı kurar. On beş yıl sonra tekrar Bursa’ya gelir.

Padişah II.Ahmed’ in, şeyhe mahsus bir koçu araba, dervişler için de para gönderdiği bilinmekte olup, Niyazi'yi çok saydığı anlaşılmaktadır. Niyazi-i Mısri'nin padişaha, iş başında bulunan hainleri keramet ile birer birer haber vereceği şayiası, devlet adamları arasında telaş uyandırır. Sadrazam Bozok'lu Mustafa Paşa, Mısri Efendi'nin duasını almak isteyen ve sonra sefere çıkılmasını münasip gören II. Ahmed’i, bu zat geldiği takdirde büyük bir fitne zuhur edeceği yolundaki telkinleriyle fikrinden vazgeçirdi. Niyazi, 26 Şevval, 1104 (30 Haziran 1693) Salı günü Edirne'ye gelip va'zetmek üzere Selimiye Camiine indiği zaman, halk caminin etrafını almış, kalabalıktan içeriye girilemez olmuş idi. Bu durum karşısında Sadrazam, Niyazi-i Mısri'nin eğer derhal sürgün edilmezse büyük bir karışıklık çıkacağını padişaha telkin ederek, Niyazi-i Mısri'nin Limni'ye gönderilmesi hususunda bir ferman alır. Tekrar Limni’ye sürülür (1693). Orada, bir müddet sonra 20 Recep 1105 (16 Mart 1694)’te, 78 yaşında vefat eder.

Değişik tarikatlara mensup kişilerden istifade etmiştir. Onun şiirlerine farklı tarikatlara bağlı kişiler şerh yapmışlardır.

Niyazi-i Mısri' den Seçmeler:
“ İlim ikiye ayrılır: Zahir ilim, batın ilim. Birincisi cehaleti giderir; ama kibir, kendini beğenme, kin ve hasedin yeşermesine sebep olur; ikincisi nefsin sıfatlarını giderir, af, eziyete tahammül, kötülük edene iyilik, herkesin iyiliğini istemek gibi sıfatların neşv ü nema bulmasına imkan verir. Birinci ilim, evin duvarına işlenen nakış gibidir. İkincisi bu duvarın karşısındaki duvara çekilen cila gibidir. Bu nakış orada daha canlı görünür.”

“Dünya ağacının meyvesi olan insan, yaratıkların özüdür. Bunun için gayelerin en yücesini araması gerekir. Bu da ilimdir. Zahir ilmi güzeldir, amellerin tohumudur. Ama bunun güzelliği Adem’in ilmi olan ilm-i esma ile olur ki bu da batın ilmidir. Batın ehli, zahir ilminin şerefini inkar etmemişlerdir. Nitekim Sırr-ı ve Sakati, müridi ve yeğeni Cünetd-i Bağdadi’ye şöyle dua etmiştir: ‘Allah seni Hadis’i bilen mutasavvıf eylesin!...’ ”

“Ey veli, iç dünya itibariyle Allah’a ulaşmaya çalışırken, dışınla da ondan ayrı olduğunu bilmelisin. İçinde cem tarafında, dışınla fark tarafında olmalısın. Vahdet ile kesretten, kesret ile vahdetten perdelenmemeli, kullukla marifet arasını bulmalısın ki tehlikelerden kurtulasın. Farkı olmayanın kulluğu, cem’i olmayanın marifeti olmaz.”

“Ey gönül gel gayrıdan geç aşka eyle iktida
Zümre-i ehl-i hakikât anı kılmış mukteda,
Cümle mevcudat u malumata aşk akdem dürür
Zira aşkın evveline bulmadılar ibtida.
Hem dahi cümle fena buldukta aşk bâki kalır,
Bu sebepten dediler kim aşka yoktur intiha.
Dilerim senden Hüda’ya eyle tevfikin refik,
Bir nefes gönlüm senin aşkından etme gel cüda.
Masivâ-yı aşkının sevdasını gönlümden al,
Aşkını eyle iki alemde bana âşinâ.
Aşk ile tamûda olmak cennetidir aşıkın,
Lîk cennette olursa tamûdur aşksız ana.
Ey Niyazi mürşid istersen bu yolda aşka uy,
Enbiya vü evliyaye aşk oluptur rehnüma.”

ESERLERİ

DİVAN:

“İlmihal-i tarikat “ olarak tanınan Mısri’nin divanı en çok tanınan ve sevilen eserlerden bir tanesidir. Bestelenmiş şiirleri tekkelerin ve zikir meclislerinin ayrılmaz parçası olmuş, Kadiriye’den, Uşşakiye’den, Nakşibendiye’den, pek çok tekke şairi de muhtelif manzumelerine şerh yapmışlardır.

MEVAİDU L-İRFAN
“İrfan Sofraları” anlamına gelip, 71 bölümden meydana gelen eser tasavvufi konularla ilgili tespitlerin yanı sıra bazı hatıraları ihtiva etmektedir.

KASİDE-İ BÜRDE TESBİ-İ
1075 Senesinde Bursa’da Resulullah’ın mübarek yüzünü rüyada görmek şerefine nail olduktan sonra on gün içinde yazıp bitirdiğini ifade ettiği beyitler...

MECMUA
Büyük bir bölümü elyazması olan bu kitap, Bursa Eski Eserler Kütüphanesi’nde bulunmuş, Cifr ve Hurufi kültürünün derin izlerini taşıdığı bazı müstehcen ifadeler ihtiva ettiği gibi istikbale matuf tesbitleri de barındırmakta olduğu okuyanlarca ifade edilmektedir.
TEVHİD RİSALESİ
RİSALE-İ HASENEYN

DEVRE-İ ARŞİYYE
FATİHA TEFSİRİ
ESMÂ-İ HÜSNÂ ŞERHİ
ESMÂ-İ HALVETİYYE
MEKTUBAT

SERVET-İ FÜNUN EDEBİYAT

SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI        (EDEBİYATI CE    (1896-1901)      Bu edebiyat Recaizade Mahmut Ekrem ile Muallim Naci arasındaki eski edebiyat yeni edebiyat tartışmasında Recaizade Mahmut’un yol göstermesiyle Servet-i Fünun  etrafında toplanan gençler tarafından oluşturulmuş  bir harekettir. Bu hareket 1896 yılında başlar.Bu hareketi oluşturan gençler;Tevfik Fikret,Cenap Şahabettin , Halit Ziya Uşaklıgil Mehmet Rauf,Hüseyin Cahit Yalçın’dır.Bu topluluğa Halit Ziya daha sonra katılmıştır.    Bu dönemin ana karakteri Çağdaş Fransız edebiyatına benzer eserler vermektir.Örnek aldıkları Fransız yazar ve sanatçılar, roman ve hikayede realist ve natüralist;şiirde parnasizyen ve sembolisttir.Bu dönem yazarları devrin baskıcı şartlarını bahane göstererek toplumsal konularla hiç ilgilenmemişlerdir. Tanzimat dönemindeki hak,adalet vb. konular bu dönemde terk edilmiştir. Sanatçılar şahsi konulara yönelmişleridir.Bu konular aşk,üzüntü,tabiat güzellikleri,şahsi hayaller ve melankolidir.      Yukarıda belirttiğimiz gibi bu dönem yazarları  Fransız edebiyatını örnek almışlardır.Bu dönemde Türk edebiyatı Avrupai bir nitelik kazanmıştır.Bu edebi topluluk bir tartışmadan ortaya çıkmıştır.(Kafiye göz için değil kulak için)           Özellikleri
1-Sanat sanat için görüşü benimsenmiş seçkin zümre edebiyatıdır.             2-Konuşma dilinden tamamen uzaklaşılmış Arapça ve Farsça dil kurallarına fazlaca yer verilir .Ayrıca dilimizde o zamana kadar olmayan Farsça ve Arapça kelimelerde sokulmuştur.                                                                     3- Din dışı konularda eser vermişlerdir.                                                          4-Baskı nedeniyle Tanzimatçıların kullandığı kavramları kullanmazlar suya sabuna dokunmayan kavramlar üzerinde dolaşırlar.    5-Fransız edebiyatından etkilenmenin bir sonucu olarak batıdan “Sone”-“Terze-Rima”  ve serbest müztezat biçimleri alınır.                                                       6-Aruz ölçüsü kullanılır hece ölçüsü hiçbir zaman ciddiye alınmaz.Hece ölçüsüyle  sadece çocuk şiirleri yazarlar.       7-Göz için kafiye yerine kulak için kafiyeyi kabul ederler.       8-Nazım nesre yaklaştırmışlardır.                 9-Beyit hakimiyetinde bütün hakimiyetine geçilir.                                           10-Şiirin konusu genişletilmiştir.En basit nesne,günlük olaylar,gözlem ve duygular konu olarak işlenmiştir.                         11-Halit Ziya’nın Mensur Şiir adlı eseriyle edebiyatımıza ilk defa mensur şiir girer.                                 12-Roman tekniği gelişmiş,romanda gereksiz tasvirler ya da konu dışı gereksiz bilgilerin verilmesinden kaçınılmıştır.                        13-Roman ve hikayede yazarın kişiliği gizlenmiştir.Olup bitenler kahramanın gözüyle verilir.             14-Olaylar  İstanbul’dan alınmıştır.         15-Olay kişileri çoğu zaman aydın kişilerdir ama bazı küçük hikayelerde halk tabakasından kişilere de yer verilmiştir.             16-Batı uygarlığına özellikle Fransa’ya hayranlıkları vardır.             17-Fransızca kelimeleri sıklıkla kullanmışlardır.
    Servet-i Fünun Sanatçılarının En Belirgin Ortak Özellikleri
1-Hüzne ve hüzünlü manzaralara düşkünlük vardır.           2-Hakikatten kaçarak hayale ve tabiata sığınma vardır.       3-Sanat sanat içindir görüşünü benimsemeleri                4-Günlük hayatın ufak tefek meselelerini konu olarak benimsemeleri 
          SERVET-İ FÜNUN  Döneminin  Edebi Türleri ve Özellikleri              Şiir-    Bu dönemin şiir anlayışı Tanzimatçılardan bir hayli farklıdır.Özellikle parnasizmin etkisiyle biçim mükemmelliyetçiliğine büyük önem vermişlerdir.Şiiri  ideolojik bir anlatım yolu olmaktan çıkarmışlardır. Sone ve Terze-Rima nazım şekillerini kullanmışlardır.    Aruzu şiirin vazgeçilmez bir unsuru olarak görmüşler onu Türkçe’ye Başarıyla uygulamışlardır.Hece ölçüsüyle sadece çocuk şiirleri yazmış lardır.       Göz için kafiye yerine kulak için kafiye benimsenmiş,özellikle serbest müstezatı çok kullanmışlardır.Şiiri düz yazıya yaklaştırmışlar, beyit bütünlüğü yerine konu bütünlüğünü yeğlemişlerdir.Cümleler bir beyitte tamamlanmamış bir sonraki beyite kaymıştır.        *Mensur şiir ilk defa bu dönemde görülür.Şiirin konusunu genişletmişlerdir.Bu dönemin en önemli şairleri Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin’dir.
                    Tevfik FİKRET (1867-1915)  +    Bu dönemin en güçlü yazarlarındandır.Parnasizmin etkisindedir. Şiir- lerinde biçim kusursuzdur.Ölçü,kafiye ve şekil gibi unsurlarla oluşturulmuş bir musiki sezilir.İşlediği konuyu sözcüklerin sesiyle hissettirir.Aruz ölçüsüne öylesine hakimdir ki konuşur gibi yazdığı şiirlerinde kusursuz bir ölçü vardır.Şiiri düz yazıya yaklaştırmış birkaç dize süren cümlelerden oluşan şiirler yazmıştır.
     Servet-i Fünun döneminde yazdığı şiirler kişisel ve sanatlıdır.Daha sonraki dönemlerde yazmış olduğu şiirler ise aşırı toplumcu bir  şiir anlayışı vardır.    Edebiyatımıza müstezat şiir şeklini getirmiş soneyi çok iyi kullanarak yaygınlaşmasını sağlamıştır.
      Eserleri: ----------    Rubab-ı Şikeste:Bu kitapta bulunan şiirler Servet-i Fünun döneminde sanat için sanat görüşüyle yazdığı şiirler bulunmaktadır.Önceki şiirlerinde Recaizade ve Abdülhak Hamit’in etkileri görülür ancak daha sonraki şiirlerinde kendi üslubunu yakalamıştır.---------------    Haluk’un Defteri:Bu kitapta oğlu Haluk’un kişiliğinde istediği neslin özelliklerini,onlara verdiği öğütleri anlatmıştır.Buradaki şiirler sanat için sanat görüşünden toplum için sanat görüşüne doğru yönelmektedir. Şiirleri sosyal bir endişe ile de yazılmış olsa biçimdeki özeni ve mükemmelliği hiçbir zaman kaybetmemiştir.---------    Rubabın Cevabı: Bu kitap Tevfik Fikret’in toplumcu ve vatan şiirlerinin olgun ve güçlü örneklerinin olduğu kitaptır.Vatanın kötü yöneticiler elinde çektiği sıkıntıları eleştirel bir  üslupla anlattığı  ve bu durum karşısında şairin umudunu yitirmediği görülüyor.--------   Şermin:Hayatının son dönemlerinde çocuklar için yazdığı bir kitaptır ve bu kitap hece ölçüsüyle yazılmıştır.-----*****Tevfik Fikret hiç roman ve tiyatro yazmamıştır.-----   İstanbul’u anlattığı  SİS şiiri İstanbul’u kötüleyen karamsar bir şiirdir.  Doksan Beşe Doğru ve Tarih-i Kadim  önemli şiirlerindendir.-----------   Toplumcu görüşle yazdığı ve memleketin Batı medeniyeti seviyesine gelmesini istediği şiirleri ;Haluk’un Vedası(Annesi ölmüş bir kızı anlatır)Tarih-i Kadim(M.Akif buna karşılık bir eser yazmıştır)Sis , Haluk’un Amentüsü
           Roman ve Hikaye--      Bu topluluğun en başarılı olduğu alan roman ve hikayedir.Tanzimat romanında batının taklidi yapıldığı için bu dönem romanıyla karşılaştırıldığında sönük kalır. --------  Realizmden etkilenen Servet-i Fünun yazarları konu hep İstanbul’ dan almışlardır.Bunda yazarların yaşadığı çevreyi iyi gözlemlemeleri  ve eserlerine yansıtmasının etkisi vardır. Ancak eserde yabancı kelimelerin bolca kullanılması eserlerin geniş halk kitlelerine yayılmasını engellemiştir.Hikaye alanında da yeni ve önemli eserler verilmiş,Anado lu’nun değişik yörelerinin de konu edildiği hikayelerde dil daha sadedir.    ------  Romanlarda teknik gelişmiş,açıklamalar ve gereksiz tasvirler atılmış, olaylar İstanbul’da geçer,kişiler aydın kişilerdir ve yazar kişiliğini gizler.   Hikaye ve romanda Halit Ziya ve Mehmet Rauf’tur.   
Tiyatro--      Sanat sanat içindir görüşünü benimsedikleri için halka dönük tiyatroyu ihmal etmişlerdir.
         Eleştiri--        Servet-i Fünun döneminde gelişmiş bir diğer tür ise eleştiridir.Özel- likle Hüseyin Cahit Yalçın  siyasi yazılarıyla şimşekleri üzerine çekmiştir.Onun Fransızca’dan çevirmiş olduğu Edebiyat ve Hukuk makalesinin çevirisiyle de Servet-i Fünun dergisinin kapanmasına topluluğunda bitmesine neden olmuştur.
   FECR-İ ATİ TOPLULUĞU (1909-1912)       Servet-i Fünun dergisi 1901 yılında kapatılınca  bu dergi etrafında toplanan Servet-i Fünun edebiyatçıları artık bir daha  bir araya gelme imkanına sahip olamamışlardır.  Hatta basına uygulanan sansürden dolayı sanatçılar şiirlerini bile rahatça yayınlayamamışlardır. 1908 yılına kadar süren,edebiyatın bu fetret devri bu tarihte meşrutiyetin ilan edilmesiyle sona ermiştir.  Edebiyat aşığı gençler tarafından bir toplantı yapılmıştır.
          Bu gençler arasında; Ahmet HAŞİM,Yakup KADRİ, Refik Halit KARAY,Fuat KÖPRÜLÜ,Hamdullah SUPHİ,Ali Canip YÖNTEM,Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU gibi yazarlar vardı.            Fecr-i Ati gerçekte bir edebi topluluk ya da bir edebi akım değildir.Bu hareket yukarıda adı geçen gençlerin birkaç toplantısıyla sınırlı kalmıştır.Gençlerin yetenekli olması, edebiyat dünyasının bu toplantıdan haberdar olmasını sağlamıştır. +            Fecr-i Ati edebiyatımızda beyanname yayınlayan ilk topluluktur.       + (Fecr-i Ati Encümen-i Edebisi Beyannamesi 20/02/1909)Bu beyanname de gençlerin  o günün edebiyat dünyasına bakışını,edebi alanda yapmak istediklerini görüyoruz.Bunlara göre kendilerinden öncekiler yeterince Batılı değillerdi.Öncekiler için edebiyat boş vakitlerini değerlendirdik- leri  güzel bir uğraştır.                +Fecr-i Aticilere göre “Sanat şahsi ve muhteremdir (saygıdeğer dir).”Hedeflerinin sanata ve edebiyata hizmet olduğunu açıklamışlardır.                  Batıdaki sanat topluluklarıyla ilişki kurmak istemişlerdir.Kendilerine Fransız edebiyatını örnek almışlardır. Fransız sembolistlerden etkilenmişlerdir.Eserlerinde aşk ve tabiat konularını işlemişlerdir.Gerçekten uzak tabiat tasvirleri yapmışlardır.Dil ve üslup bakımından servet- i Fünunculara benzerlik gösterirler. Bu topluluğun dili süslü ve ağırdır.Fecr-i Aticiler kendilerini Servet-i Fünun edebiyatçılarından farklı görseler de onların devamı olmaktan kurtulamamışlardır.             Sanat anlayışında birlik olmadığı için 1912 yılında dağıldılar. İçlerinde akıma en sadık kalan Ahmet Haşim olmuştur.
          Fecr-i Aticilerin Yapmak İstedikleri
1-Batı’yı günü gününe takip etmek,edebi çalışmalara Batıdaki gelişmeler ışığında yön vermek.   2-Genç sanatçıların Batı anlayışıyla yetişmesi          3-Zengin bir kütüphane kurmak.Batıdaki bir çok eseri Türkçe’ye kazandırmak için dil komisyonu oluşturmak            4-Edebiyat ve fikir konularında konferanslar vererek halkı eğitmek
             Yüksek ideallerle bir araya gelen gençler Fecr-i Ati’yi 1909 yılında kurdular.Ancak grup daha ilk ayda 31 Mart olayı yüzünden dağıldı ve bir daha bir araya gelemedi.Grubun dağılmasından sonra Fecr-i Ati anlayışını sürdüren Ahmet Haşim olmuştur. Belki de Ahmet Haşim olmasaydı bu topluluğun adı bile duyulmazdı.Yakup Kadri ve Hamdullah Suphi daha sonra Milli Edebiyata geçmişlerdir.
                     Fecr-i Ati Edebiyatının Özellikleri
1-Edebiyatımızda ilk edebi topluluktur.   2-Edebiyatımızda ilk beyannameyi yayınlayan topluluktur.   3-Servet-i Fünun edebiyatına bir tepki olarak doğmuştur.Ama onun devamı olmaktan kurtulamamışlardır.    4-Sanat şahsi ve muhteremdir görüşünü benimsemişlerdir.Bu nedenle zaten kısa sürede dağılmışlardır.        5-“Edebiyat ciddi ve önemli iştir bunun halka anlatılması lazımdır.” Görüşündedirler.     6-Başlıca konuları tabiat ve aşktır.      7-Tabiat tasvirlerini gerçekten uzak bir şekilde yapmışlardır.(subjektif)         8-Dil bakımından Servet-i Fünun edebiyatının devamıdırlar. Arapça,Farsça kelimelerle dolu konuşma dilinden uzak bir şiir dili meydana getirmişlerdir.
9-Aruz veznini kulanmışlar ve serbest müstezat nazım şeklini benimse- mişler ve geliştirmişlerdir.    10-Şiirde sembolistler,romanda ve hikayede maupassant, tiyatroda da Henrich İbsen örnek alınır
        FECR-İ ATİ TOPLULUĞU SANATÇILARI
  Ahmet HAŞİM  (1884-1933)       Fecr-i Ati anlayışını döneminde Milli Edebiyatın çokça revaçta olmasına rağmen değiştirmemiştir.Ne şiir ne de dil anlayışında sapma olmamıştır.Ancak dilde sadeleşme fikrini nesirlerinde kullandığı sade dilde görürüz.Hatta bu dil bazen milli edebiyatın dilinden bile sadedir.      Ahmet Haşim, şiir görüşlerini şöyle açıklar; Şair ne bir hakikat habercisi ne bir belagatli insan ne de bir kanun koyucusudur.Şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil, duyulmak için vücuda getirilmiş,musiki ile söz arasında sözden ziyade musikiye yakın bir dildir.Şiir nesre çevrilemeyen bir nazımdır.Şiir hikaye değil sessiz bir şarkıdır.        Görüldüğü gibi Haşim,şiirde anlamın değil söyleyişin önemli olduğunu söylemiş ve şiirlerini bir ses güzelliği oluşturmak için yazmıştır       O “Şiirde anlam aramak kanaryayı eti için kesmeye benzer.”der . Serbest müstezatı kulanmış,aruzu ahengin kaynağı görmüş ve heceyi hiç kullanmamıştır.
       Konu olarak Akşam,gurup,şafak,gece,mehtap,yıldızlar,göller orman- lar yer alır.Şiiri sembolist sayılmasa da söyleyiş olarak anlatım olarak onu çağrıştırır. En azından Haşim’in şiirinde sembol kullanımı çoktur. Fakat gerçekten kaçış,hayale,akşam vakitlerine ,yalnızlığa ve bezginliğe sığınış onu sembolizme yaklaştırır.Aslında bütün bunların kökeninde onun yüzünü çirkin bulması vardır.Bu nedenle insanlardan kaçar. Yazar çirkin yaratıldığını düşünmektedir. ***O her şeyi hayal havuzunun sularında seyretmiş ve onları renkli bir akış olarak görmüştür. Ayrıca şiirde musikiye değer vermesi de onu sembolizme yaklaştırır.Kelimelerde musiki araması onu sözcük seçiminde titizliğe götürür.Beğendiği sözcükler genellikle Arapça ve Farsça kelimelerdir onları çekinmeden şiirlerinde kullanır.
      Haşim, nesneleri değil nesnelerin kendisinde bıraktığı izlenimi anlatması,renklere değer vermesi onu birazda empresyonistliğe götürür.      Dilinin yabancı  sözcük ve tamlamalarla yüklü olması onun şiirlerinin günümüzde bile anlaşılmamasına neden olmuştur.     
     Eserleri:     Haşim’in ilk kitabı Göl Saatleri’dir.Diğer kitabı ise Piyale ’dir.     Nesir alanında Haşim anlaşılmak için yazar.Dili sade,söyleyişi konuşma havasındadır.Edebiyatımızda en güzel seyahatnamelerden birini Frankfurt Seyahatnamesi’ni ortaya koyan şairin ayrıca değişik deneme sohbet ve diğer nesirlerini bir araya getirdiği Gurabahane-i Laklakan ve Bize Göre adlı eseri vardır.***Ahmet Haşim hiç roman yazmamıştır.          Diğer Fecr-i Ati sanatçıları daha sonra Milli Edebiyata katıldıkları için onları Milli Edebiyat sanatçılarının içinde göreceğiz.
MİLLİ EDEBİYAT (1911-1923)
+----Milli Edebiyat akımı 1911 yılında Ömer Seyfettin ve Ali Canip’in Selanik’te birlikte çıkardıkları Genç Kalemler adlı dergiyle başlar.-----Ömer Seyfettin’in bu dergide çıkan Yeni Lisan Makalesi bu akımın fikir temelini oluşturur.  Buna Göre;
a)Milli bir edebiyat için milli bir gereklidir.b)Konuştuğumuz dil,İstanbul Türkçesi  en tabii dildir.c)Yazı dili konuşma dili ile birleştirilirse edebiyatımız yeniden canlanacaktır.Türkçe karşılığı olan kelimeler atılmalıdır.--Türk milliyetçiliğine çok önem verilir.Tarihimize ve milli kaynaklara yönelme görülür.----Sade dil,hece ölçüsü ve halk edebiyatından yararlanma görülür.-----İstanbul dışına çıkılır ve Anadolu’dan konular işlenir,   Anadolu eserlerde  bolca anlatılır.-roman ve hikayesinde ülke sorunları ele alınır.--Darülbedayi kurulur ve tiyatro gelişir.
-----Yazarların bilinçli olarak Anadolu’ya açıldıklarına örnek olarak Refik Halit KARAY’ın Memleket Hikayeleri ve Ebubekir Hazım TEPEYRAN’ ın Küçük Paşa’sı örnek verilebilir.
-----Bu dönemin önemli şair ve yazarları: Ömer Seyfettin,M.Emin Yurdakul,Hamdullah SuphiTanrıöver,Halid Fahri Ozansoy,Orhan Seyfi Orhon,Faruk Nafiz Çamlıbel,Yusuf Ziya  Ortaç, Kemalettin Kamu vb. şiir alanında ;     Y.Kadri Kraosmanoğlu,Halide Edip Adıvar,Refik Halid Karay,Reşat Nuri GüntekinPeyami Safa,Ebubekir Hazım Tepeyran nesir alanındaki yazarlardır.  
        MİLLİ EDEBİYAT YAZAR VE ŞAİRLERİ
            Ömer SEYFETTİN        Maupassant tarzı realist hikayeleriyle ünlüdür. Sade bir dille yazar. Hikayelerde şahısların ruh tahlilleri yerine olaylar arasında bağ kurmaya çalışır.        Konu olarak çocukluk anıları,tarihi olaylar ve Türklere balkanlarda uygulanan zulümler ağır basar.        Hikayeleri beklenmedik bir biçimde biter.Şiirleri de vardır ama tanıtıcı özelliği hikayeciliğidir.
 Ünlü Hikaye Kitapları: Bomba,Beyaz Lale,Gizli Mabet,Yüksek Ökçeler,Yalnız Efe,Efruz Bey(Batı hayranı birisi), Harem,Bizim Eshab-ı Kehfimiz,Bahar ve Kelebekler(Bu hikayede bir genç kızın eskiyi savunan ninesiyle  çatışması vardır)
Ünlü Hikayeleri: Başını Vermeyen Şehit,Pembe İncili Kaftan,Kütük,Bomba,Kaşağı,Teke Tek,Falaka,Kızıl Elma Neresi
         Ali Canip YÖNTEM(1887-1967)   Genç Kalemler dergisinde yazdığı makalelerle tanınan yazar sade dille hece ölçüsüyle şiirler yazmıştır.Sonraları edebiyat incelemeleriyle uğraşmıştır.
           Ziya GÖKALP (1876-1924)       Milli Edebiyatın fikir temellerini kurar.Turancıdır.Edebiyat değil fikir önemli olduğu için halk diliyle yazmıştır.Türkiye’nin ilk sosyoloğu dur.    Şiirleri: Kızıl Elma, Altın Işık,Yeni Hayat,     Fikir Eserleri: Türkçülüğün Esasları,Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak,Türk Medeniyeti Tarihi, Türk Töresi,Malta Mektupları