SAĞLIK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SAĞLIK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2012 Çarşamba

SAĞLIKTA KATKI PAYI VE REÇETE ÜCRETİNE ZAM!



ZAMLARLA İSE ÜŞÜTMEK SERBEST!DİYOR LANET AKEPE!


Sağlık Bakanı Recep Akdağ "sağlık ekonomisinde israfı önlemek ve ekonomiyi doğru bir zemine oturtmak" gerekçesiyle aile hekimliğinde 3 TL reçete ücreti almayı planladıklarını söyledi. Akdağ, acile çok fazla insan gitmesini engellemek için de katkı payı olan 5 TL’yi 6 TL’ye çıkarmayı düşündüklerini söyledi.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ yaptığı açıklamada, aile hekimliğinde bundan böyle 3 TL reçete ücreti alınmasının planlandıklarını söyledi. Yeni düzenlemeler yapmalarının nedeninin kamuya para toplamak olmadığını belirten Akdağ, reçete ücreti alacak olmalarının nedeninin, sağlık ekonomisini doğru bir zemine oturtmak ve israfı önlemek olduğunu dile getirdi.

Devlet ve üniversite hastanelerinde katılım payı 6 TL. Reçete yazdırılırsa 9 TL. Özel hastanelerde katılım payı 14 TL. Reçete yazdırılırsa 17 TL ödenecek.

Reçeteye yazılan her ilaç için de 1 TL fazla para ödenecek.

"Acillere gereksiz başvuru var zam yapacağız"
Hürriyet Gazetesi’nin haberine göre, acillere gereksiz başvuru yapıldığını belirten Akdağ, hastane başvurularının yüzde 30’una yakınının acil başvurusu haline geldiğini söyledi.

Bunun iki nedeni olduğunu belirten Akdağ, ilk nedenin acilde para almamaları, ikinci nedenin de mesai sonrası acile gidilebilmesini gösterdi. Ekonomi yönetimiyle bu konuyu görüştüklerini belirten Sağlık Bakanı Akdağ, acile gidildiğinde hiçbir işlem yapılmadıysa, müdahale olmadıysa, sadece reçete yazılıp gönderildiyse 5 TL olan ve 6 TL’ye çıkarmayı planladıkları katkı payını yine alacaklarını bunun nedenin ise acildeki iş yükünü azaltmak olduğunu söyledi.

SGK'dan alınan her ilaca 1 TL ödeyeceğiz
Bakan Akdağ'ın açıkladığı yeni tasarruf tedbirlerine göre muayene için hastaneye giden vatandaşlar, doktorun ilaç yazması halinde ceplerinden artı para ödeyecek. ...

Üç kutuya kadar 3 lira ödeyen hastalar, üç kutudan sonraki her kutu için 1 lira verecek. Altı kutu ilaç yazdıran bir hasta 6 lira ödeyecek.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın açıkladığı sağlıkta tasarruf için yapılan düzenlemelerin ayrıntıları ortaya çıktı. Aile hekimlerine 3 lira reçete parası getiren Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) katılım paylarına da 1 lira zam getirdi. Ekonomi Koordinasyon Kurulu'nda kararlaştırılan tedbirler çerçevesinde hastalar devlet hastanelerinde muayene olmaları halinde, ilaç yazdırmadan ödedikleri 5 lirayı bundan böyle 6 lira, özel hastanelerde ise 14 lira olarak verecekler.

NE KADAR İLAÇ O KADAR PARA

İlaç yazılması halinde bu fatura daha da kabaracak. Aile hekimi, devlet ve üniversite hastanelerindeki doktorlara muayene olup ilaç yazdıranlar aile hekiminde 3 lira, devlet hastanelerinde 9 lira, özel hastanelerde 17 lira ödeyecek.

Ancak hastanın cebinden çıkan para bununla da sınırlı kalmayacak. Doktorun yazdığı reçetede ne kadar çok ilaç varsa o kadar çok para ödenecek. Bir kutu yazılsa dahi 3 lira ödeyecek olan hastalarda sınır 3 kutu olarak belirlendi. Üç kutuya kadar 3 lira verecek olan vatandaşlar, 3 kutudan sonraki her bir kutu için 1 lira ödemek zorunda kalacak. Vatandaşlar aynı zamanda ilacın yüzde 20'lik kısmını da ödemeye devam edecek.

VATANDAŞLAR: DOKTORA İLAÇ YAZMA MI DİYELİM?

Sağlık Bakanlığı yetkilileri, düzenlemenin Danıştay'ın reçetelerde ilaç sınırlamasını kaldırmasından sonra artan gereksiz ilaç yazılımını önleme amacıyla çıkarıldığını savundu.

Vatandaşlar ise ilacı kendilerinin yazmadığını doktorun yazdığını ifade ederek tepki gösterdi. Cemil Turuncu isimli emekli vatandaş, "Bu düzenleme hastayı cezalandırıyor. Doktor bana istediği kadar ilaç yazıyor. Benim hastalığımı doktor biliyor diye sesimizi çıkarmıyoruz. Ama para yine de bizim cebimizden çıkıyor." eleştirisinde bulundu.

EMEKLİNİN MAAŞINDAN KESİLİYOR, ÇALIŞAN ECZANEYE ÖDÜYOR

Hastalar reçete parasının yanında hastanelere katılım payı da ödüyor. Katılım payları emeklilerin maaşlarından kesiliyor. Çalışanların ise eczanede ilaç alırken karşısına çıkıyor. Reçete ücreti olan 3 lira emekliler tarafından da eczanelere ödeniyor.

Devlet ve üniversite hastanelerinde katılım payı 6 lira oluyor. Reçete yazdırılırsa 9 lira. Özel hastanelerde katılım payı 14 lira. Reçete yazdırılırsa 17 lira olarak ödeniyor.

http://www.sicakgundem.com/HD48528_sgk-dan-alinan-her-ilaca-1-tl-odeyecegiz.html 

GDO'lu gıdaları yıllardır yiyoruz!


Çünkü Türkiye’de GDO'lu ürün ithali geçen aya kadar kontrolsüzdü. Hükümetler ithalatı başıboş bıraktı. Yasal boşluklardan dolayı en geri Afrika ülkesinde bile ender görülen bir laçkalıkla halka yıllarca GDO!lu gıdalar yedirildi!
ABD’de ilk ekildiği 1996’dan bu yana milyonlarca ton GDO’lu gıda ve hayvan yemi kontrolsüz olarak Türkiye’ye ithal edildi. Bunların çevreye, insan ve hayvan sağlığına etkisi konusunda hiçbir bilgi yok. İthal edilen ürünler arasında bu konuda dünyanın en liberal ülkesi olan ABD’de bile yetkili makamlardan izin almadan ekilen GDO’lar olabilir. Bunlar bebek mamalarına bile girmiş olabilir. Genetiği ile oynanmış pamuktan üretilmiş giysiler giyiyor olabilirsiniz. Genetiği değiştirilmiş tohum bile ithal edilmiş ve ekilmiş olabilir. Ve bunun çevrede, yabani bitkilerde kimsenin farkına varmadığı etkileri bile olabilir. Soframıza gelen beyaz ve kırmızı etlerin büyük bir bölümü GDO’lu yem ile beslenen hayvanlardan elde ediliyor. Yağ, hazır gıda ve meşrubatlar da GDO’lu ürün içeriyor. Hangi markalarda ne kadar kullanılıyor, meçhul!
Bunlar neden oldu?
Çünkü Türkiye’de GDO’lu ürün ithali geçen aya kadar tamamen serbest ve kontrolsüzdü. Hükümetler GDO konusunda duyarlı davranmadı, ithalatı başıboş bıraktı. Yasal boşluklardan dolayı en geri Afrika ülkelerinde bile ender görülen bir laçkalıkla yıllarca halka GDO’lu gıdalar yedirildi. Türkiye Yem Sanayicileri Birliği’ne göre her yıl dışarıdan ithal edilen 4 milyon civarında hayvan yeminin yüzde 80’den fazlası GDO’lu. Hayvan Besleme Bilim Derneği geçen sene “ağırlıklı olarak” genetiği değiştirilmiş 1.7 milyon ton mısır ve yan ürünü, 1.6 milyon ton soya ithal edildiğini açıkladı. Bu rakamlar ülkemizde kullanılan hayvan yeminin yaklaşık yüzde 40’nın GDO’lu yemlerden meydana geldiğini gösteriyor.
Hükümet ‘devam’ dedi
Hükümetten bu ürkütücü durumu düzeltmesi beklenirken, Tarım Bakanlığı geçen ay sürpriz bir yönetmenlik yayımlayarak GDO’lu ürünlerin ülkeye girişini meşrulaştırdı. GDO lobicisi Amerikan kuruluşu ISAA’ya göre Türkiye resmen GDO’lu gıda ve yem ithal eden 31’inci ülke oldu. Dünyadaki toplam ülke sayısı yaklaşık 200. Artık bebek mamaları dışında her hazır gıda, meşrubat ve yağda GDO’lu ürün bulunması serbest ve yasal. Yemde de durum aynı...
GDO NEDİR?
Kısmen hayvan, kısmen bitki
GDO ‘genetiği değiştirilmiş organizma’nın kısaltılmışı. Bitkilerin on binlerce yıldan beri nesilden nesle aktardıkları özellikleri var. Bu özellikleri tayin eden ve bir nesilden diğer nesle doğal yollardan nakleden, DNA denilen kimyevi bileşim. DNA’yı bir formül gibi düşünebilirsiniz. Yeni teknolojiler bu formüllerin doğal olmayan yollardan, insan eliyle değiştirilmesine izin veriyor. Bioteknoloji veya GEN teknolojisi kullanılarak bir canlının bazı genleri alınıp bir bitkiye monte ediliyor.
İlk genetiği değiştirilmiş organizmalar, çiftçinin ürününü hastalıklara karşı korumak amacıyla geliştirildi. Gıda veya yem olarak kullanılan bazı bitkiler, genetik yapıları değiştirilerek, haşerelere ve virüslere karşı daha dayanıklı hale getirildi.
Raf ömrü uzadı
İkinci aşamada raf ömrü daha uzun olan çilek, domates, kabak ve biber gibi ürünler geliştirildi. Halen sayısı 30 olan genetiğiyle oynanmış ürün sayısının 2015’e kadar 120’ye çıkması bekleniyor. Yüzyılın yarısına gelinmeden, genetik mühendislik dünyanın en önemli teknolojisi olacak ve ticari önemi olan bütün ürünlerin genetiği değiştirtilecek. Doğanın yarattığı gıda bitkileri âleminden insanın yarattığı kısmen hayvan kısmen bitki gıda bitkileri âlemine geçeceğiz!..
Türkiye resmen GDO’lu gıda ve yem ithal eden 31’inci ülke oldu
ANAVATANI ABD
Sert domates size ne hatırlatıyor?
Gıda bitkilerinin genleriyle oynanması işi ABD’de başladı. Piyasaya çıkan ilk genetiği değiştirilmiş ürün yumuşamayan ve çürümeyen sert domatestir. (Size bir şey hatırlatıyor mu?)
Domateste onun yumuşamasını sağlayan ‘polygalacturonase’ adlı bir enzim var. Transgenetik domates bu enzimin çalışamaz duruma getirilmesiyle sağlandı. Avrupa’da da satılan domatesler, 1994’te piyasaya çıktı ve GDO’lu ürünlerin sembolü haline geldi. Ama beş yıldan kısa bir süre içinde sağlık nedenleriyle piyasadan çekildi.
Pirinç ve buğday sırada
Ekilen ve hâlâ ekilmeye devam edilen ilk genetik mühendislik ürünü tohumlar 1996’dan bu yana ürün veren soya fasulyesi, pamuk ve mısırdır. Ardından pamuk, kabak, papaya, kanola, karanfil çiçeği geldi. Geçen yıl ise ABD’de ilk defa genetiği değiştirilmiş şeker pancarı ekimi başladı (Bizde hükümetlerin dış baskıyla şeker pancarı ekimini öldürdüğünü hatırlayacaksınız). Sırada pirinç ve buğday var. Susuzluğa, sıcağa, tuza dayanıklı tohumlar da geliştiriliyor. ABD’de 2012’ye kadar susuzluğa dayanıklı darı yetiştirilmesi bekleniyor. Genetik mühendisliği diğer gıdalara ve pazarı geniş olan ürünlere (mesela çiçek) de el atacak ve yüzyılın yarısına gelmeden her gıda ürününün genetiği değiştirilmiş çeşitleri bulunacak.
Silah olabilir mi?
Avrupa Komisyonu tarafından yayımlanan bir rapora göre bugün 30 civarında olan GDO cinsi ürünler, altı yıl içinde 120’ye yükselecek. Bioteknoloji yandaşı bir kuruluş olan Amerikan ISAAA’ya göre, 2008 yılında dünya GDO ekiminin yüzde 63 kadarı ABD’de yapıldı (Diğer iki büyük GDO ülkesi ABD’nin nüfuz sahasındaki Brezilya ve Arjantin). Gıda ve Bioteknoloji Pew Girişimi’ne göre, ABD’de ekilen soya fasulyesinin yüzde 85’i, pamuğun yüzde 76’sı ve mısırın yüzde 45’i GDO’lu. Amerikalı çiftçiler ihracat gelirlerinin dörtte birden fazlasını GDOlu ürünlerden elde ediyor.
GDO işinin bir tehlikesi daha var. Dünya gıda ve yem piyasası Amerikalıların eline geçecek ve Washington (Rusya’nın doğalgazı kullandığı gibi)  bunları bir silah olarak kullanabilecek.
Üreticilerin iddiası ne?
Tohum üreticilerinin iddiaları şunlar:



 

Yayımları durduran bile oldu
ABD’nin önde gelen bilim dergisi Scientific American Monsanto (ABD), Pineer ve Syngenta gibi dev üreticilerin bağımsız bilimsel araştırma konusunda “Veto yetkileri var” diye şikâyet etti bir başyazısında.

Bilimsel dergiler sadece tohum şirketlerinin onayladığı araştırmaları yayımlayabiliyorlar. Tohum şirketleri ortaya çıkan bulgular aleyhlerine olduğu için onayladıkları bazı araştırmaların yayımlanmasını durdurdu.
“Bu tehlikeli bir olgudur” diyor Scientific American; çünkü bilim adamları halkın yediği yemeğin içinde bulunan malzemeleri inceleyemiyor, GDO’lu tohumla ekili milyarlarca dönüm tarladaki ekini teste tabi tutamıyor.
BİZİMKİLER NE DİYOR?
Türkiye’deki hayvancıların tezi GDO’lu yemlerin hayvan ve insan sağlığı için bir tehdit oluşturmadığı yönünde. Hayvan Besleme Bilim Derneği’ne göre GDO’lu yemlerin “hayvanlarda gelişme, verim ve sağlıklarına olan etkileri bakımından, yapılan çok sayıda bilimsel araştırmada olumsuz bir bulguya rastlanılmamış”. Avrupa Birliği tarafından “GDO’lu yemlerle beslenen hayvanlardan elde edilen ürünlerin risk taşımadığı kabul edilmektedir”. “Risk olsaydı AB dünyanın en büyük GDO’lu yem ithal eden yerlerinden biri olmazdı” diyor Yem Sanayicileri Birliği Başkanı Ülkü Karakaş.
ABD: YİYECEKSİNİZ VE YEDİRECEKSİNİZ
GDO’lar konusunda temkinli olmayı gerektiren bir olgu daha var.
Washington, Kanada ve Arjantin’i de yanına alarak GDO’lu ürün ithal etmiyor diye 2003’te AB aleyhinde serbest ticareti engelleme iddiasıyla Dünya Ticaret Örgütü’nde dava açtı. İddia şu: AB’nin genetiğiyle oynanmış ürün ithalatını yasaklamasının bilimsel temeli yoktur, ticareti engellemek üzere yapılıyor.
İşin ilginç tarafı şu: Brüksel 2004’ten bu yana testten geçirdiği 30 küsur GDO’lu gıda ve yeme ithal edilebilir lisansı verdi. Ama ABD’nin tek amacı mal satmak değil. AB’nin kapılarını ardına kadar açmasını, ince eleyip sık dokumadan ithal izni vermesini istiyor. AB’nin sırtını yere getirerek dünyanın diğer bölgelerinde özellikle Asya’da GDO’lara karşı direnci kırmak istiyor. Özetle ABD, “Yiyeceksiniz ve yedireceksiniz!” diyor: “Faydalı mı zararlı mı fazla üzerinde durmayacaksınız!”
GDO’NUN ANAVATANI ABD’DE DURUM NE?
ABD’de hazır gıda maddelerinin yüzde 80’i GDO ihtiva etmektedir. Halk potansiyel sağlık risklerinin ne olduğundan habersiz bu gıdaları tüketiyor. Çünkü gıda ürünlerinin etiketlerine içinde GDO’lu organizma bulunduğunun yazılması yasak. Buna karşılık bugüne kadar genetiği üzerinde oynanmış ürünlerden elde edilen gıdalara bağlı olarak önemli bir sağlık sorunu baş göstermedi. Ama bu sağlık sorunlarının baş göstermediğini kanıtlamıyor. GDO’lu gıdaların etiketlenmesi yasak olduğundan bu gıdaları tüketip bunlardan dolayı hastalananlar, hastalıklarının nedenini GDO’ya bağlayamaz. Çünkü tükettikleri gıdanın içinde GDO var mı, yok mu bilmiyorlar.
AB NE YAPIYOR?
Avrupa’da durum ABD’nin tam tersi. AB’ye sadece Brüksel tarafından izin verilen GDO’lu yemler ve gıdalar ithal edilebilir. Bugüne kadar otuzdan fazla GDO ve GDO’dan üretilmiş gıda ve yemin ithalatına izin verildi. Peki Avrupa’da halk ne düşünüyor. Genetiği değiştirilmiş organizmalara karşı büyük bir şüphe var. Halkın yüzde 70’ten fazlası GDO’ya tamamen karşı. Bu nedenle süpermarket raflarında GDO’lu gıda pek bulamazsınız. Bulursanız bunu etiketinde göreceksiniz çünkü gıdadaki GDO etikette belirtilmek zorunda. Avrupa Birliği’nde yapılan kamuoyu araştırmalarına göre, Avrupalıların yüzde 95’i gıdaların içeriğinin etikette gösterilmesini istiyor. Amerika’da ise bunun konusu bile edilmiyor. Gıda Bilgilendirme Konseyi’nin yaptığı bir araştırmaya göre her bin Amerikalı’dan sadece beşi biyoteknolojiyi tehlike olarak görüyor. İngiliz bir süpermarket yöneticisine göre ise raflara “GDO’lu ürün koymak neredeyse ticari intihar demek.”
Metin Münir-Milliyet

30 Mart 2012 Cuma

ATIK PİLLERİN ZARARLARI NELERDİR...?





Evlerde, işyerlerinde, ulaşımda ve sanayide kullanılan birçok alet ve ekipmanda pil kullanılmaktadır. Atık piller; kağıt, metal ve cam gibi atıklara göre daha az hacme sahip olmalarına rağmen, onlardan binlerce kat fazla doğal yaşama ve insanlığa zararlı ağır metaller içerirler. Atık haldeki piller ayrı bir yerde (naylon torba, kutu, kavanoz, vs.) biriktirilerek atık pil toplama kutularına atılmalı veya satın alındığı yere geri götürülmelidir. Atık piller uzun süre muhafaza edilmemelidir.


Dünyada pillerde kullanılan ağır metal miktarının azaltılmasında ana kriter;


1. Pillerde kullanılan ağır metal miktarını azaltmak,


2. Atık pilleri ayrı toplayarak, bunların çevreye zararlarını minimize etmektir.


Tüketiciler olarak pillerin tipine, üreticiye ve pazarlamacıya bakmaksızın tüm pilleri geri toplamalı ve geri dönüşüm kutusuna atmalıyız. Özellikle cıva oksit, gümüş oksit, nikel-kadmiyum veya sızdırmaz kurşun-asit bataryalar çöpe kesinlikle atılmamalıdır.


Çöpe atılan pillerdeki ağır metaller zamanla bozunarak serbest hale geçer, sızıntı suyu ile birlikte yer altı sularının, toprağın ve yüzeysel suların kirlenmesine neden olur.


Piller çöpe atıldığı zaman katı atık depolama sahasında zamanla bozularak bazı tehlikeli ve zararlı maddeler serbest hale geçer. Bunlardan biri de cıvadır. Cıva doğada bozulmaz. Cıva ve cıva bileşikleri halk ve çevre sağlığı bakımından çok tehlikeli ve toksiktir. Akan pildeki cıva hızla deri veya solunum yolu ile vücuda girebilir. Bu maddenin eser miktarda suda bulunması dahi ciddi tehlike oluşturur. İçme suyu veya gıda zinciri yolu ile insan vücuduna giren cıva;


- Parastezi, ataksi, dişartri ve sağırlık gibi nörolojik bozukluklara,


- Merkezi sinir sisteminin tahribine ve kansere,


- Böbrek, karaciğer, beyin dokularının tahribine,


- Kromozonları tahrip edip sakat doğumlara, neden olmaktadır.


Piller çöpe atıldığı zaman depo sahasında piller bozularak kadmiyum ve bileşikleri serbest hale geçerek suya karışır. Ağır metaller içerisindeki en tehlikeli ve toksik maddelerden biri kadmiyumdur. Kadmiyumlu sızıntı suyu, içme suyunu ve toprağı kirleterek gıda zinciri ve içme suyu yolu ile insan vücuduna girer. Kadmiyum;


- İtai – itai ve akciğer hastalıklarına, prostat kanserine, kansızlığa, doku tahribine,


- Anfiyen ve kronik neval tübüler bozukluğa ve böbrek üstü bezlerin tahribine neden olur.


Kadmiyumun vücuttaki yarılanma ömrü 10-25 yıl arasında değişir. Dolayısıyla havada, gıdada ve içme suyunda kadmiyum bulundukça, kadmiyumun sudaki birikmesi artarak devam eder. İçme suyu veya gıda zinciri ile kadmiyumun %2’si vücutta birikirken, solunum yolu ile gelen kadmiyumun %10-50’si vücutta tutulur. Vücut kadmiyumu kalsiyum gibi algılar ve kadmiyum vücutta birikmeye başlar. Vücutta kalsiyum eksilmesinden dolayı kemikler yavaş yavaş zayıflamaya başlar. Ayakta durmak hatta öksürmek bile kemiklerin kırılmasına hatta iskelet ufalanarak neticede hastanın ölmesine neden olur.


Çöpe atılan pillerden kaynaklanan kurşun da önemli bir sağlık ve çevre tehdidi oluşturmaktadır. Kurşun vücuda solunum, içme suyu ve gıda zinciri yolu ile girer. Vücuda giren kurşun ciğerlere kadar ulaşır ve ciğerlerde yavaş yavaş absorbe edilerek kana karışır. Kurşunun kan yolu ile önce karaciğer, böbrek, beyin ve kas gibi yumuşak dokularda 35-40 gün bekledikten sonra kurşun metabolitleri yardımı ile kemik ve diş gibi sert dokularda yarılanma süresi 20 yıldır. Vücutta demir, kalsiyum eksik, D vitamini yüksekse kurşun fazla miktarda birikir.


0-6 yaş grubu çocuklar kurşun kirliliğine karşı yetişkinlere göre en az 4 kat daha fazla etkilenirler.


Kurşun; işitme bozukluğuna, sinir iletim sisteminde ve hemoglobin bileşiminde düşmeye, kansızlığa, mide ağrısına, böbrek ve beyin iltihaplanmasına, kısırlığa, kansere ve ölüme neden olmaktadır.